suç filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suç filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2016

İntikam Meleği: Ms. 45


Amerikan bağımsız sinemasının, 80’li ve 90’lı yıllarda çektiği kalburüstü tür filmleriyle tanınan isimlerinden Abel Ferrara, o günleri aratsa da hiçbir eseri popüler olamadığı için sinemaseverler için filmleri hala saklı hazine olarak niteleyeceğimiz bir yönetmen. Ferrara’yı uluslararası üne kavuşturan filmi Ms. 45, hala pek bilinmiyor ne yazık ki. Bir suç gerilimi olan Ms. 45’i önemli kılan ana karakterimiz Thana ve onun inanılmaz dönüşümü. Dolayısıyla filmi de bu bağlamda ele almak gerekiyor.

Dilsiz olmasının yanı sıra çekingen bir genç kız olan Thana, işten eve dönerken, tenha bir köşede maskeli ve silahlı biri tarafından tecavüze uğrar. Polise gitmek yerine evine döner. O sırada evini soymakla meşgul olan soyguncu da ona tecavüz eder. Bu kez tecavüzcüyü öldürmeyi başaran Thana, farkında olmasa da geri dönülmez bir yola girer. Filmin hızlı açılış kısmını bu şekilde özetleyebiliriz. Thana’yı tam anlamıyla tanıyamadan, başına gelen trajik olaylar silsilesiyle biz de sarsılıyoruz. Geçmişine dair hiçbir şey bilmediğimiz Thana, yalnız yaşayan ve kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış bir kadın. Her ne kadar zarif ve kırılgan bir yapısı olsa da karşılaştığı olaylar karşısında, daha çok o olaylardan sonra soğukkanlılığını koruyabilmesi, kaybetmeyi kabullenmemesi ve savaşçı özelliğiyle ilintili. Aynı gün iki farklı erkek tarafından tecavüze uğraması Thana’nın erkeklere bakışını kaçınılmaz bir şekilde tamamen değiştiriyor. Aslında kaçmayı, eski hayatına gönülsüzce devam edebilmeyi umarken, hayat buna izin vermiyor. Dolayısıyla da Thana, sessiz bir intikam yemini etmek zorunda kalıyor diyebiliriz. Ancak bu yemin sağ kalan tecavüzcüsüne değil, kadınlara kötü davranan, onları birer seks objesi olarak gören tüm erkeklere yönelik. Taxi Driver’ın Travis Bickle’ı gibi şehri pisliklerden temizlemek için harekete geçiyor Thana. O ürkek kız, yavaş yavaş ancak emin adımlarla yerini korkusuz bir Amazon’a bırakıyor deyim yerindeyse. Ferrara, Thana’nın dönüşümünü olması gerekenden hızlı bir şekilde veriyor. Nasıl oldu da Thana, bu noktaya gelebildi net bir biçimde algılayamıyoruz. Filmin belki de tek kusuru bu. Bu kusuru görmezden gelirsek, Thana’nın kişiliğiyle birlikte kıyafetlerinin ve görünümünün (makyaj da yapmaya başlıyor) de değişmesi iyi düşünülmüş bir detay. Geceleri korkusuzca erkek avlamaya çıkan Thana’nın erkekleri öldürürken hedefine kilitlenmiş bir Terminatör gibi hareket ettiğini görüyoruz. Yaşadığı travmatik olayın onu bu yola sürüklemesini karakteristik özelliklerine yormalıyız. Hissizleştiğini, bu hayattan bir beklentisinin kalmadığını ve eski Thana’yı gömdüğünü söyleyebiliriz. Thana yeniden doğuyor, bambaşka bir kadın olarak…

Mezarına Tüküreceğim (I Spit on Your Grave)’de olduğu gibi tecavüze uğrayan bir kadının intikamını izliyoruz. Ancak orada korku filmi kalıpları veya klişelerine hapsedilen mevzu, Ferrara’nın filminde sosyal psikolojinin alına girilerek işleniyor ve böylece derinlik de yakalanabiliyor. Toplumsal şartların modern bireyi nerelere sürükleyebileceğinin, özellikle de kadınlara biçilen rolün, kadının meta olarak görülmesinin sonuçlarının nerelere varabileceğinin filmi olduğunu söyleyebiliriz Ms. 45’in. Hikâyesini ele alırken farklı yollara sapmayan, ana temayı besleyecek ve zenginleştirecek hikâyeciklere gereksinim duymayan Ferrara, tertemiz bir anlatımla mesajlarını verirken, usta işi yönetmenliğiyle de filmi unutulmaz kılmayı başarıyor.

26 Eylül 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #31 Rabid Dogs


İtalyan korku sinemasının Dario Argento ve Lucio Fulci ile birlikte en yetkin üç isminden biri olan Mario Bava’nın korku janrı dışına çıktığı ancak alanından da çok uzaklaşmadığı çalışmalarından biri olan Rabid Dogs, yönetmenin en sağlam işlerinden. Öneri listeme eklerken tereddüt etmediğim bir film.

Üç hırsız gerçekleştirdikleri soygun sonrasında polisten kaçarken bir kadını rehin alırlar. Daha sonra bir aracın yolunu kesip oğlunu hastaneye yetiştirmek için acele ettiğini söyleyen bir adamı da rehin alarak şehir dışına doğru yola koyulurlar. 5 karakterin yolculuk esnasında yaşadıkları, hemen hemen tamamı bir arabanın içinde geçen filmin hikayesi denilebilir.

Filmi temposu yüksek bir açılış sekansıyla açan Bava, karakterleri tanıtayım veya derinleştireyim derdinde olmadığını daha ilk dakikalarda belli ediyor. Gözünü kırpmadan cinayet işleyebilen üç azılı suçlu ve rehinelerin gerilim yüklü yolculuğunun nasıl sonuçlanacağı, yönetmenin, seyircinin merakını diri tutmayı başardığı anlatısıyla filmin son ana dek sorunsuz ilerlemesine olanak veriyor. Peki, Rabid Dogs’u klasik bir rehine filmi ve suç filmi olmaktan kurtaran nedir derseniz, spoiler olmaması için bahsedemeyeceğim sürpriz finali diyebilirim. Bu öyle bir final ki, yönetmenin ne yapmaya çalıştığını ancak o zaman anlıyorsunuz. Hikayeye farklı bir bakış açısı kazandıran final üzerinden suçluluk ve masumiyet kavramları da sorgulanabilir. Elbette bugünün sürpriz finalleri gibi sondaki sürpriz üzerine kurgulanan bir film değil Rabid Dogs. Bu da onu daha kıymetli yapıyor. Bava, açıkça neye inanmak isteseniz ona inanırsınız diyor. Kısacası leziz aldatmacasıyla sınıf atlayan bir film bu.

Rabid Dogs, değil ait olduğu 70’lerin, tüm bir suç filmi külliyatının türü taze fikirleriyle besleyen önemli örneklerinden biri.

24 Haziran 2015

Önermediklerimiz - #2 The Way of the Gun


90'lı yılların en akılda kalıcı filmlerinden, bir Neo Noir klasiği olan Olağan Şüpheliler (The Usual Suspect)'in Oscar ödüllü senaristi olan Christopher McQuarrie, bu parlak çıkışın devamını getirememiş bir isim. McQuarrie'nin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlendiği Silahların Gölgesinde (The Way of the Gun), yine suç dünyası etrafında dönen bir hikaye anlatmakta.

Zengin bir çiftin taşıyıcı anneliğini yapan Robin adındaki genç bir kadını kaçırarak kısa yoldan zengin olma hayalleri kuran iki sahtekar, çok geçmeden baltayı taşa vurduklarını anlarlar. Çünkü kendi liglerinin çok dışında oynamaktadırlar ve karşılarına mafyayı almışlardır. Başlarının belada olduğunu anladıklarında ise artık çok geçtir.

McQuarrie, aksiyona buladığı bir suç gerilimi çekmek istemiş. Basit bir kaçırılma hikayesi şeklinde başlayan film, bir süre sonra karakterler kendi aralarında iç çatışma yaşamaya başladıklarında çetrefilli bir hal alıyor.  Silahların Gölgesinde'de klasik bir iyi karaktere rastlayamıyoruz. Hamile Robin dışında herkes bir şekilde suça bulaşmış. Bu da çatışmanın en basit tabirle 'kötüler' arasında cereyan etmesi anlamına geliyor. McQuarrie, mafyayı azılı suçlular olarak çiziyor ve karşılarına da insani değerlerini yitirmemiş iki basit suçlu çıkartıyor. Ve onların birer anti-kahramana evrilişini resmediyor diyebiliriz. Böylece 'kötü' de olsa seyirciye yanında durabileceği iki karakter vermiş oluyor yönetmen.

Filmin 2 saatlik süresi en büyük handikabı olmuş. Öyle ki, bu süreyi 90 dakikaya düşürsek tempolu ve daha akışkan bir aksiyon\gerilim izleyebilirdik. Gereksizce uzatılmış sahneler, karakter derinliği yakalama düşüncesinin bir ürünü bu çok açık. Çatışma ve takip sahnelerinde McQuarrie'nin hakkını teslim etmek şart. Özellikle son yarım saatte bu alanda yetkin bir iş ortaya koyuluyor. Ancak filmin geneline baktığımızda sizi içine çekebilecek bir karakter çatışmasının, bir aksiyonun ve kurgunun olmadığını hemen fark edeceksiniz.

Son söz: Türün her örneğini görmeniz gerektiğini düşünüyorsanız buyrun, aksi halde vakit kaybı olabilir. 5\10

18 Aralık 2014

Gone Girl - Kayıp Kız


Suç unsurundan beslenerek türeyen polisiyede Seven ve Zodiac gibi çarpıcı filmler üreten, Panic Room ve The Girl with the Dragon Tattoo gibi kabaca gerilim diyebileceğimiz filmleriyle de ana rotasından fazla şaşmayan David Fincher, 10. uzun metrajı Gone Girl (Kayıp Kız) ile de sanatını en iyi şekilde icra edebilidği alanda bir eserle çıkageldi. Gillian Flynn’ın çok satan gerilim romanından, bizzat yazarın senaryolaştırğı Gone Girl, odağını aldığı bir çift üzerinden Amerikan halkının toplumsal değerlerini sorguluyor, evlilik kurumuna bakış atıyor ve medya eleştirisine soyunurken, toplum üzerindeki gücünü, tüm acımasızlığıyla gösteriyor.

Bakış açılarında saklanan anlam

Kaybolan kadın motifiyle açılan Gone Girl, olay mahali ve ipuçlarının üzerine gitmesiyle polisiye sularında geziniyor. Ancak hikayesini polisin bakış açısından değil, ana karakterlerimizinkinden vererek kara filmlere göz kırpıyor. Fincher, ustalıkla ördüğü gizemi aydınlatmadan evvel, yani belli bir noktaya kadar seyircinin hangi tarafı tutacağını açık etmemeye özen gösteriyor. Hatta kurgusal hamlelerle (Açılış – kapanış) bir tür manipülasyon yaptığını da söyleyebiliriz Fincher’ın. Özellikle önce erkeğin bakış açısıyla verilen kaybolma anı çok geçmeden onu birincil şüpheli konumuna sokarken, ilk bir saatin ardından başa dönüp olayı bir de kadının bakış açısından izlediğimizde işin rengi değişiyor. Bu noktadan sonra, film çok farklı bir yöne doğru savruluyor.

Hikaye ileri doğru akarken sayısal veriler kullanan Fincher, ağır anlatısını hem kurguda yaptığı manevralarla hem de seyircisini sürekli şaşırtarak kırıyor. Nick ile Amy’nin ilişkisini tanışma safhasından, evliliğe, mutlu günlerden, monotonluğa ve mutsuzluğa uzanışını flashbacklerle verişi ise karakterlerimizi tanıyıp empati kurabilmemizin yanı sıra bugün gelinen noktayı değerlendirirken daha çok veri sağlama işlevi de görüyor. Flashback sahnelerinin bir karakterin bakış açısından verilmesi de Fincher’ın yanılsama yaratmasına hizmet ediyor denilebilir.

Medyanın gücü adına…

Kullanmasını bilirseniz medya çok güçlü bir silahtır. Bilhassa da Amerika gibi idam cezasının olduğunu ve fakat sizi ipe görtürecek veya ipten alacak gücün halk jürisi olduğu ülkelerde… Gone Girl’de olayın topluma malolması ve gündemin ilk maddesi konumuna gelmesiyle “kayıp kız muhteşem Amy” vakası medya için reyting, olayın tarafları Nick ve Amy içinse savaşı kazanmak için en önemli silaha dönüşüyor. Burada doğruyu söyleyenin değil, en iyi yalan söyleyenin kazanacağı bir savaş başlamış oluyor. Çünkü medyadan daha iyi bir manüpilasyon aracı yok. Fincher, bu olay aracılığıyla medyanın toplum üzerindeki inanılmaz gücüne dikkat çekiyor. Amerikan toplumunu da eleştirmekten geri durmuyor. Çıkarları söz konusu olduğunda önce birbirlerini karalayan, sonra yine aynı çıkarlar sebebiyle birlikte hareket edebilen insanoğlunun ikiyüzlülüğünden dem vuyuyor yönetmen.

Suç filmlerine yeni bir soluk getiriyor

Zodiac’da klasik bir seri-katil hikayesinden karakter odaklı bir drama-gerilim çıkaran Fincher, Gone Girl’de de benzer bir formülün peşine düşmüş. Ve başarılı olduğu da bir gerçek. Yönetmen, beslendiği tür ve alt türlerden aldığı motifleri ustaca kullanmış. Kara filmleri vazgeçilmezi femme fatale’ın devreye girişi iyi bir örnek mesela. Tabi burada klasik bir femme fatale karakterinin canlandığını söyleyemeyiz. Genel olarak da suç filmlerinin kolları neo noiri ve polisiyeyi bir potada eriten Gone Girl için eklektik suç filmi tanımı yapamasak da en azından türe yeni bir soluk getirdiğini kabul etmemiz gerekiyor. Tür kapsamında izlediğimiz filmlerin tamamından ayrılan ama bütünüyle yeni de diyemeyeceğimiz bir film bu.

Son söz: Fincher’ın uzmanlık alanı olan türlerde yaptığı gezinti, yeni eserinde muazzam bir sonuç vermiş. Gone Girl, yılın en iyilerinden… 9\10

12 Kasım 2013

Only God Forgives


Birçok sinemaseverin Drive ile tanıdığı Danimarkalı yönetmen Nicholas Winding Refn'in Drive'ın izinden gittiği ancak yeni bir üslup denemesine giriştiği son filmi Only God Forgives (Sadece Tanrı Affeder), Cannes Film Festivali'nde yuhalandı. Bu, film vizyona girdiğinde karşılaşacağı eleştiri bombardımanının ilk turuydu sadece. Geçtiğimiz Temmuz ülkemizde de gösterime giren Only God Forgives benzer eleştirileri bizde de aldı. 

Peki, neden sevilmedi bu film? Sebep basit gibi görünse de irdelemeye çalışalım. Aslında Only God Forgives'in beğenilmeme sebeplerini araştırırken Drive'a bakmak gerekiyor. Drive'ın çok başarılı bir film olması sonrasında, Refn'in benzer bir filmle dönecek olması yeni bir Drive beklentisi yarattı. Ancak temel sorun bu değil. Drive, Renf'in anlatı olarak tarzının dışına çıktığı, genel kitlenin daha kolay hazmedebileceği bir işti. Nicholas Winding Refn, her ne kadar Only God Forgives'te deneysel bir işe soyunsa da özüne döndüğünü söylemek lazım. Yönetmenin Valhalla Rising'ini izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Karakterlerini varoluşsal sorunlarla baş başa bırakan, az diyalog kullanıp, mizansenlere daha fazla anlam yükleyen-yüklemeye çalışan Refn, Only God Forgives'te Drive'ın dünyasını Valhalla Rising'in biçimci numaraları ve derinliğiyle buluşturuyor diyebiliriz.

Refn, filmde renklerle oynuyor, ağırlaştırılmış çekimler ve ilginç kamera açılarının üzerine döşediği müzikle seyircisini hipnotize edeceği bir dünyanın içine sürüklüyor. Elbette hikaye akışı ikinci planda tutulduğu için pek çok seyirciyle arasına mesafe koymuş oluyor Refn. İşin özü seyirci hiçbir karakterle özdeşlik kuramıyor. Hikayeye de yabancılaşınca bu stilize suç filminin amacı ve ne yapmaya çalıştığı sorgulanmaya başlıyor. Ve elbette beklenen final de gelmeyince seyirci filmden iyice kopuyor. Only God Forgives'te esasen 'iyi' diyebileceğimiz bir karakter yok. Ana karakterimiz ve etrafındakiler uyuşturucu ticaretine bulaşmış, yer altı dünyasında sözü geçen, nüfuzlu kişiler. Kanun adamları ise özellikle de Chang 'kötü polis'in de önüne geçip şeytani bir figür olarak çiziliyor. Refn'in karakterlerine tanrısal bir bakış açısıyla yaklaşması, intikam filmi veya suç filmi trüklerinden uzak durmaya çalışması gibi kritik detaylar, yönetmenin bir tür deneye dönüştürdüğü biçimci üslubuyla topluca değerlendirildiğinde filmin önemini artırıyor. Şiddet kullanımı ise abartılacak kadar yüksek dozda olmadığından ayrıca üzerinde durmanın lüzumu yok.

Son söz: Only God Forgives, yönetmenimiz Nicholas Winding Refn'in senaryo yazım aşamasında içine girdiği varoluşsal sorgulamanın nimetlerini toplayıp, suç filmlerine yeni bir soluk getiriyor. 8.5\10