4 Aralık 2014

Labirent Oyunları!: The Maze Runner


Geçtiğimiz sonbaharda ülkemizde vizyona giren The Maze Runner’ın, sinemaya uyarlanmasındaki itici güç Hunger Games’in yakaladığı gişe başarısıydı. Ancak The Maze Runner’ı tür kapsamında değerlendirirken, yüzeydeki teenage yaklaşımları ve birkaç küçük detay dışında ortak noktalarının olmadığı göz önünde tutulmalı. James Dashner’ın dört kitaptan oluşan serisinin ilk halkası The Maze Runner’ı Vincenzo Natali’nin 1997 yapımı bilimkurgusu Cube üzerinden okumak gerekiyor.

Kartlarını açık oynayan bir giriş filmi

The Maze Runner, hikayesini bir deney üzerine kurarken, Vincenzo Natali’nin 1997 tarihli bilimkurgusu Cube’ün ana fikrini ödünç alıyor. Ve bunu da Lord of the Flies’ın alt metnini çıkarıp, iskeletini alarak gerçekleştirdiğini söylememiz gerekiyor. Aynı yaş grubundaki gençlerin yaşamak zorunda bırakıldıkları yeni, kısıtlanmış hayatlarının kendi içinde bir düzene ihtiyaç duymasıyla karakterlerimiz arasında çatışma ve zıtlaşma kaçınılmaz oluyor. Yönetmenimiz Wes Ball, giriş filmi olmasına karşın tempolu bir film çıkarmış. Karakterlerini derinleştirmemesi veya filmin dramatik yapısını çok da sağlam kurmamış olmasına rağmen hedefinden sapmadan finale erişmeyi başarmış. Özellikle son düzlüğe girdiğimizde gizem perdesinin en azından bir kısmını aralaması, The Maze Runner’ın kurduğu dünyanın kafamızda şekillenmesi, filmin aslında hangi alt tür ürünü olduğunu göstermesi açısından oldukça önemli.

Hayatta kalmak yetmez!

Stephen King uyarlaması The Running Man ve Hunger Games filmlerinde hayatta kalan kazanır formüllü ölüm oyunları, The Maze Runner’da karakterlerimiz bir deneye tabi tutuldukları için hayatta kalmak pek de önemli değil. Önemli olan ne, niçin, nasıl ve kim? sorularının peşinde gidip gerçeği öğrenmek, gerçekle yüzleşmek. Ancak bu şekilde hayatta kalmak bir anlam kazanabilecektir. Fare misali labirente kapatılan insanoğlunun, oradan kaçış yolculuğu bir nevi hapishaneden kaçış filmlerini andırıyor. “Izdırap Veren” olarak adlandıralan dev mekanik böcekler de hapihanenin gardiyanları denilebilir. Ki bu noktada labirentin koridorlarında yaratıkla mücadele etme durumunun, Alien filmlerini andıran bir gerilime sahne olduğunu söyleyelim. Film için Alienvari bir bilimkurgu\korku diyemesek de korku öğesini görmezden gelemeyiz.

Lost’a selam, Cube ile yola devam!

Lost’ta gözlerini ıssız bir adada açan karakterlerimiz, kapana kısıldıkları adayı keşfe çıkarken kendileriyle ilgili yeni şeyler öğreniyor ve bir çıkış yolu arıyordu. 6 sezon sonunda öğrendiğimiz ise adada olmalarının ulvi bir amacı olduğuydu. İnsanlık yararı veya ulvi amaç fikriyle Lost’a selam çakan The Maze Runner, bütününe Cube etkisi sinmiş bir bilimkurgu. Birbirini tanımayan insanların bir tür labirente kapatılması ve deneye tabi tutulmaları durumu sadece deneylerin amacı ve filmlerimizdeki dünya tasvirleriyle birbirinden ayrılıyor. Çıkışı ararken türlü tehlikeyle sınanma, korkularla yüzleşme, her karakterin farklı özelliklerinin olması ya da yapabildikleri doğrultusunda sınıflandırılması ise filmden önce James Dashner’ın kitabını kurgularken Cube’den etkilendiğinin bir göstergesi diyebiliriz. Natali’nin belki de düşük bütçesi sebebiyle filmin sonunu açık -seyirciye- bırakmış, bu da Cube için bir artıya dönüşmüştü. Wes Ball ise ilk yönetmenlik çalışmasında elindeki imkanları kullanmış. Gişeden de başı dik ayrılabilmek için hedef kitlesine yönelik oldukça açık bir son kurgulamış. Gelgelelim, yeni soru işaretlerini de beraberinde getiren final, The Maze Runner’ın fevkalade temiz bir bilimkurgu olmasının önünü tıkamamış.

Son söz: Giriş filmiyle Hunger Games ve Divergent serisinden bir adım önde başlayan The Maze Runner’ı serinin ikinci ayağı gelmeden mutlaka görün. 7.6\10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder