11 Aralık 2018

Acısız Ütopya: The Giver


70’li yıllardan beri piyasada olmasına karşın 1989’daki Death Calm ve 90’larda ürettiği bir dizi tür filmiyle hatırladığımız, son dönemde ise The Quiet American dışında nitelikli bir esere imza atamayan Phillip Noyce’un ilk bilimkurgu denemesi olan The Giver (Seçilmiş), Amerikalı yazar Lois Lowry’nin 1993’te yayımlanan romanından uyarlama. 

Ütopik dünyası yeni değil! 

Adaletsiz bir dünyada yaşadığını düşünen insanoğlu, bu dünya düzenini hazırlayan koşulları kendisinin yarattığının farkında. Bir yanda açlıktan ölen insanlar, diğer yanda savaş, başka bir köşede tecavüzler, cinayetler, ihanetler ve daha sayamayacağız türlü türlü kötülükler insan doğasının birer yansıması. Doğada her maddenin bir karşı maddesi olması gibi, iyinin de karşısında kötülük var. Peki, bunu değiştirmek için ne yapmalıyız? Ya da değiştirebilir miyiz? The Giver’ın dünyasında değiştirmek, yepyeni bir dünya kurmak olası. Ama elbette pek çok taviz vererek… Kötü olanı ortadan kaldırmak için insana dair ne varsa yok edilen bir gelecekteyiz. Evet, özetle acının olmadığı bir dünya yaratan, bunun için de kanla yazılan insanlık tarihini silip, yeni kuşaklara aktarmamayı seçen kurucu babalarımızın ütopyası ilk kez karşımıza çıkmıyor. M. Night Shyamalan’ın The Village’i aynı düşünceyle hareket etmişti. Gerçeği bilen yaşlılar, yarattıkları küçük dünyayı korumak için dış dünyayı korkutucu ve yasak bir yer olarak belletmişlerdi. Aynı motivasyonla hareket eden iki film de ütopyayı ulaşılabilir kılsa da ne kadar sürdürülebilir olduklarını tartışmaya açıyor. 

Logan’s Run’ın dünyasını The Giver’a adapte etmek 

70’li yıllar bilimkurgu sinemasının ütopya üreten nadide eserlerinden Logan’s Run, insanların belli bir yaşa kadar hayatta kalmalarına izin verilen, kendi kendine yeten, dış dünyaya kapalı minyatür bir dünya tasvir ediyordu. Gerçek dünya ve insanlık tarihinin üzeri yalanlarla örtülüyordu. The Giver’a baktığımızda benzer bir dünya düzeni kurduğunu hemen görüyoruz. İki filmin dünyası sadece detaylarda farklılık gösteriyor. Logan’s Run’ın dünyasında insanlar, yaşlılık nedir bilmezken, The Giver’da duygularından ve renklerden bihaber yaşıyorlar. Bu düzeni iki filmde de yıkmaya, gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan ve köklerine doğru tehlikeli bir yolculuğa çıkan karakterlerimiz ve iki filmin de ulaştığı nokta Logan’s Run’ın dünyasının bir nevi The Giver’a adapte edildiğini gösteriyor. Sözünü ettiğimiz filmlerin aynı adlı romanlardan uyarlanması ise filmlerden önce kitapların -Logan’s Run daha eski- etkileşimde bulunduğunun işareti. The Giver’daki temel düşünce insanlık tarihini yeniden yazmak. İnsanlık tarihi boyunca yapılagelmiş hataları sıfırlayıp, yeni ve tertemiz bir sayfa açmak ve kirlenmesine de ne pahasına olursa olsun müsaade etmemek. 

İz bırakacak bir bilimkurgu değil 

İnsanların renkleri algılama yetisi ellerinden alındığı için siyah-beyaz açılan, daha sonra ana karakterimizin anılar yoluyla gerçek dünyayı tanımaya başlaması ile başta soluk da olsa renklenen film, bu dönüşümü Pleasantville’de olduğu gibi çarpıcı ve unutulmaz bir biçimde aktarmayı, karakterlerimiz üzerindeki etkisini görselleştirmeyi başaramıyor. Genel anlamda karakter derinliği de yakalanamıyor. Filmin kısa süresi ve temiz ama etkisiz kalan finali de buna eklenince kendi türü içerisinde dahi iz bırakmasının ihtimal dahilinde olmadığını söylememiz gerekiyor. İlk kez bilimkurgu çektiğini belirttiğimiz Noyce’un memur yönetmenlikten öteye gidememesi, uyarlama olarak da filmi sorgulamamıza neden oluyor. Toplum eleştirisini, insanın özündeki iyiliğe dikkat çekmesini, umut aşılamasını ve iyi niyetli yaklaşımını düşündüğümüzde The Giver’ın basit hataların gölgesinde kaldığını söylemek zorunda kalıyoruz. Filmin temel sorunu ise ütopyada gerçekleşen devrimi hikayesinin tabanındaki felsefeyi fazla umursamadan gerçekleştirmesi diyebiliriz