2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2016

Snowden'a Dair...


3 Oscar ödüllü Oliver Stone, Amerikan istihbarat tarihinin en geniş kapsamlı güvenlik ihlalinin sorumlusu olarak bilinen Edward J. Snowden’ın hikayesini beyazperdeye aktardığı son filmi ile Snowden geri dönüyor. Film, 6 Ocak'ta vizyona giriyor.

Filmin konusu

Edward Snowden’ın, CIA’e girmek istemesinin en büyük sebebi, ülkesinin dünyada bir fark yaratmasına yardımcı olmaktı. Amerikan hükümetinin güvenlik adı altında e-postalara, sosyal medya hesaplarına, cep telefonu mesajlarına, hard disklerinize, kredi kartı ekstelerinize ve hatta masanızın üzerinde duran bilgisayar kamerasına kadar erişebildiğini öğrendi. İnternetin hudutsuz dünyasında hükümetler için gizli hesap diye bir şeyin olmadığını ve tüm bunların gizli kanunlarla yasallaştırıldığını 2013 yılı Haziran ayında tüm dünyaya duyurduğu gün “Amerikan tarihinin gördüğü en büyük vatan haini” ilan edilirken aynı zamanda da bir kahramana dönüştü. Üzerine kitaplar yazılan, belgeseli Oscar Ödülü kazanan Eward Snowden’ın gerçek hikayesi, bu kez Oliver Stone yönetmenliğinde Joseph Gordon-Levitt, Shailene Woodley, Melissa Leo, Nicholas Cage, Zachary Quinto, Tom Wilkinson’un bulunduğu ödüllü oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkıyor.

Filme dair önemli detaylar

Platoon, JFK, Natural Born Killers ve Wall Street gibi çeşitli tarzlardaki beğeni toplamış filmleriyle Oliver Stone, kariyerini Amerikan kültürünün önemli noktalarını inceleyerek geçirdi. Vietnam Savaşından 9 Eylül’e kadar, filmlerinde kişisel olduğu kadar evrensel de olan tartışmalı konuları cesurca ele aldı. Edward Snowden’ın hikayesi, Stone’un yüksek makamlardaki riyakarlıkları ortaya çıkarmadaki ustalığı için adeta biçilmiş kaftan olarak çıktı karşısına.

Yeri göğü sarsan açıklamalarından önce, Edward Snowden her yönüyle kendini Amerikan hükümetine yardıma adamıştı. Devlet hizmetine adanmış bir ailede büyüdü ve ilk iş olarak seçilmiş Özel Kuvvetler’e ve Irak Savaşına katılma hedefiyle orduya yazıldı. Orduda, idmanlar sırasında geçirdiği bir kaza nedeniyle bacakları kırılan Snowden, yarış dışı kalmıştı. Sonrasında ise CIA’de ve daha sonra NSA’de bir kariyere yöneldi.

Oliver Stone, Snowden’ın hikayesinde henüz kamuya ifşa edilmemiş ne gösterebileceğini düşündü. Halihazırda Snowden’ın yolculuğunu anlatan Oscar kazanmış bir belgesel (Citizenfour), olay üzerine yazılmış birkaç kitap vardı. Stone’un kendi sözleri ise şöyle: “Ed’in zihninde olanları incelemek istediğime karar verdim, onu tüm bunları insanlara anlatmak zorunda hissettiren şey neydi? Ve bedelini biliyor muydu?”

Edward Snowden’ın Rus avukatı Anatoly Kucherena, Stone’un yapımcısı Moritz Borman ile irtibata geçti. Kucherena, bir kurgu hikâye yazmıştı ve Stone ile görüşüp romanının filme uyarlanışı hakkında konuşmak istiyordu. Avukat ile ön görüşmelerin ardından, Snowden’ın kendisi ile tanışmak için Stone Moskova’ya uçtu. “Başta kurgu üzerinden gidip gitmeyeceğimizden emin değildim,” diye açıklıyor Stone. “Hikâyenin iskeletini arıyorduk. Onunla konuşup biraz daha bilgi sahibi olunca kafamda bir taslak hikâye canlandı ve nasıl bir yol izleyebileceğimi gördüm.”

Yapımcılar sonunda hem Kuchenera’nın kitabını hem de Guardian muhabiri Luke Harding’in olayları ifşa eden gazetenin gözünden anlattığı The Snowden Files’ı kullanmaya karar verdi. Snowden’ın yardımlarıyla Stone, daha önce de kendisiyle birlikte Stuart Cohen’in The Army of the Republic romanının sinema uyarlaması üzerine çalıştığı, Tommy Lee Jones filmi The Homesman’in yetenekli genç yazarı Kieran Fitzgerald ile bir senaryo üzerine çalışmaya başladı.

Stone’a göre hikâye Edward Snowden’ın politik ve kişisel evrimi üzerine kurulu. “Long Island’dan kalkıp Vietnam Savaşına inandığı için savaşa giden Ron Kovic’i anlatan Born on the Fourth of July ile bir benzerlik var. Tamamen hayal kırıklığına uğrayıp Birleşik Devletlere savaş karşıtı protesto yapmak için geri dönüyor. Eninde sonunda bir kahraman olarak görülüyor. Bay Snowden için de benzer bir sonuç olacak mı bilmiyorum. Casusluk Kanunu ve hakkındaki suçlamalar yüzünden çok daha zor bir durumda.”

Filmi, antreman sırasında geçirdiği kazasıyla başlıyor ve devamında, buluştukları otel odasından Snowden’ın hayatındaki önemli anlara geri dönüşler yapıyor. “Özel Kuvvetler’e katılmak istedi, ama iki bacağını da kırdı,” diyor film yapımcısı. “Sonra CIA’e katıldı ve yükselmeye başladı. Irak Savaşı’na sonuna kadar inanan bir vatanseverdi. O zamanlardaki çoğu Amerikalı gibi doğru şeyi yaptığını savunuyordu.”

Yazarlar hikâyede yer yer sanatsal ve ahlaki nedenlerden ötürü kurmaca bazı eklemeler yaptıklarını fakat Snowden’ın macerasının özüne sadık kaldıklarını söylüyorlar. “Ed’in bize söylediği her şeyi sizinle paylaşamam,” diye açıklıyor Stone. “Ne yazık ki bir kısmı sır olarak kalmalı. Bence bu durumun tek çözümü Ed’in günün birinde bir kitap yazması.”

Sonuç olarak Edward Snowden hakkında neler hissettiği sorulduğunda, Kieran Fitzgerald belgeleri sızdıranın Snowden olmasının büyük bir şans olduğunu söylüyor. “Amerikan vatandaşı olmayı çok ciddiye alıyor ve herkesin vatandaşlık görevini ciddiye almasını bekliyor. Eğer 70’lerde CIA’in postaları okumasını dert edindiyseniz, e-postaları da dert edinmelisiniz.”

Yapım ekibi, film bittikten çok sonra bile insanları konuşturacak bir son sahnenin çekimi için tekrar Moskova’ya döndü. “O sahneyi bitirmek büyük bir gurur kaynağıydı,” diyor Stone. “Önemi olan bir film yapmıştık, gerçekçi bir gerilimi olan bir film.”

Yine de yapımcı işinin etkisi konusunda oldukça pragmatist. “Herhangi bir şeyi yeniden kurmaya çalışmıyorum,” diyor. “Bir filmle yapabilecekleriniz oldukça kısıtlı ve eylemcilik peşinde değilim. Sadece vicdanıma ve tutkuma uygun şeyleri yapmaya çalışıyorum.”

7 Aralık 2016

Nocturnal Animals ekibi filmi anlatıyor


Kendi gerçeklerinde yaşayan veya yaşamaya çalışan erkeklerin ve kadınların psikolojik ve duygusal dalgalanmalarını cesurca inceleyen Gece Hayvanları (Nocturnal Animals), yazar/yönetmen Tom Ford’un ödüllü A Single Man'den sonraki ikinci filmi. Bir hikaye tarafından tüketilen ve hikayeyi tüketirken geçmişiyle bugünü arasında sıkışıp kalan bir kadını konu alan film, 9 Aralık'ta ülkemizde de vizyona giriyor.

Yapımcı, Austin Wright’ın 1993 kitabı Tony and Susan’ı sinemaya uyarlarken kendisini bir kez daha hem senaryoya hem görüntüye eşit yoğunlukta odaklanırken bulmuş. Yönetmen Ford şunları söylüyor; “Yazmak, film yapımının en sevdiğim yanlarından biri. Senaryo aşamasında süreç tamamen tekil. Film de bu noktada sadece benim zihnimde, en mükemmel şeklinde var oluyor. Yazarken karakterlerle ve dünyalarıyla ilgili görüntüleri toplayarak başlarım. İç mekanlara, lokasyonlara, yarattığım karakterlerin farklı dünyalarında yaşayan gerçek insanlara ait görüntüler ararım. Sonra yazmaya başlarım ve genelde fotoğraf araştırmasında karşılaştığım detayları senaryoya aktarırım. Karakterlerimizin Gece Hayvanları’nda yaşadığı dünyalar benim son derece aşina olduğum dünyalardır. Teksas ve New Mexico’da büyüdüm ve hikayenin Batı Teksas’ta geçen kısmını yazmak benim için çok kolaydı ve Susan’ın Los Angeles’ta yaşadığı, bir şekilde arıtılmış dünya da benim için çok tanıdıktı. Her sesi ve görüntüyü gözümde canlandırırım ve genelde neredeyse film kareleri şeklinde yazarım.” 

“Gerçekten çekim aşamasına geldiğimizde genelde yakalamak istediğim detayların çoğunu çözmüş olurum. Güçlü bir yapım ekibiyle, güçlü oyuncularla çalışmanın güzelliği de çekimler sırasında benim hayal edemediğim spontan şeylerin yaşanmasıdır ve bunlar nihai ürünü çok daha zengin ve detaylı kılar. Çekim sırasında açık fikirli olmak ve bir şeylere yeni bir gözle bakmaya çalışmak önemlidir. Genelde çalışma masama yazmak için oturduğumda hayal ettiğimden farklı olsalar da çoğu zaman asıl an ve performans, filmin katmanlarına ve karmaşıklarına büyük katkıda bulunur.” Sadece hikaye içinde hikaye olmayan aynı zamana insan arzusunu, hırsını ve hoşgörüsünü inceleyen bu hikayeyi anlatma arayışında Ford, hem yönetmenlik, hem de senaryo yazarlığı yeteneklerini ilk filminden daha büyük bir oranda çalıştıracağını fark etmiş. 

A Single Man, önceki yıllara geri dönüşlerle 1962 yılında geçse de büyük oranda bir adamın dünyasını anlatıyordu. Buna karşın Gece Hayvanları, üç karakterin serüvenine, birbirleri arasındaki yolları kapatarak köprüler kuruyor. Tony and Susan’ı Gece Hayvanları için senaryoya aktarırken modern yaşam tarzı sahneleri, başroldeki Susan Morrow karakterinin ne kadar kayıp ve izole olduğuna dair aşırı uçları gözünde canlandırmasına yol açmış. 

Şunları söylüyor; “Bir film yaparken benim nihai amacım stil değildir. Özü olmayan bir stilin içi boştur. Ancak stile de çok dikkat ederim çünkü karakterlerle ve hikayeyle ilgilidir. Setler ve kostümler, sadece izleyicileri bilgilendirmekle kalmaz ayrıca oyuncuların rolü tam olarak içselleştirmesine de yardım eder. Tonun sürekliliği de benim için önemlidir ve uyumlu bir dünya yaratmak için o görüntüler, biçimsel bir şekilde yakalanarak hem filmin müziğiyle hem de ses tasarımıyla birlikte çalışır.”

“Ben bir filmin binlerse kelime söylediğini ve sinemanın gerçek bir görsel araç olduğunu düşünürüm. Bence bir film sessizce oynamalı ve sözcükler ve dil ancak hikayeyi devam ettirmek gerektiğinde kullanılmalıdır. Bununla birlikte bana çok uzun sahneler yazdığımızı söylerler. Bu daha önce dikkatimi çekmeyen bir şey ama bence karakterler arasında bağ kurma arzumdan kaynaklanıyor. Hayatta güzel bir sohbetten daha çok sevdiğim hiçbir şey yoktur. Bu yüzden de hiç düşünmeden izleyicinin hiç konuşmadan bir şey yapan birini izlediği, araları diyalogların serpiştirildiği sahneler yaratma eğilimindeyim.” 

Uyarlama süreci biraz zaman almış. Sonunda nihai senaryosu kitaptan uzaklaşmış. Ford şöyle anlatıyor; “Tony ve Susan adlı kitap çok güzel yazılmış. Müthiş bir hikaye. Kurgu eser aracılığıyla anlatılan ahlaki bir kinaye, kitap içinde kitap kavramının yeni ve orijinal olduğunu düşündüm. Okuduğum anda sevdim ve çok güzel bir film olacağını düşündüm. Fakat uyarlaması çok kolay bir kitap değildi ve nasıl yaklaşacağıma karar vermem uzun zaman aldı. Kitapla film çok farklı şeyler ve bir kitabın edebi yorumu genelde beyaz perdede iş yapmaz. Bana göre kitabın bana hitap eden temalarını almak ve daha sonra onları ekranda abartmak ve incelemek önemlidir.”

Bu açıdan Gece Hayvanları bazı hikaye unsurlarının orijinal olmasına ve ortam aslında kitaptan tamamen farklı olmasına rağmen kitaba sadık kalmış. “Tony and Susan, büyük ölçüde Susan’ın kafasının içinde geçen içsel bir monologdur. Kitapta aklında olduğunu ifade ettiği duygularını aktarmak için sahneler yaratmam gerekti. Ama duygularını film boyunca bir dış ses olarak kullanmadan anlayabilmemiz için görsel olarak yaptım. Ayrıca Edward’ın romanı, kitapta biraz belirsizdir ve ekranda net olması için abartılması gerektiğini düşündüm.” Diyor.

Şunları ekliyor; “Daha kullanışlı bir not olarak da kitabın mekanı da değiştirildi. Bunun bir nedeni de kitabın cep telefonlarının yaygınlaşmasından önce, 90’ların başında yazılmış olmasıdır. Hikayeyi, cep telefonunun çekmediği farklı bir mekana taşımasaydım kitabın merkezindeki suçun yöntemi bugünün cep telefonları ve çevirim içi iletişiminde geçemezdi. Hikayeyi Batı Teksas’a taşımayı seçtim. Orijinal hikaye kuzeydoğuda geçiyor. Çünkü Batı Teksas’ta cep telefonunun çekmediği yerler olduğunu düşünülebilir. Ayrıca dünyanın iyi bildiğim yerlerinden biridir. Eski “Bildiğin konuda yaz” deyişini benimsiyorum. “Tony and Susan adlı kitapta Edward Sheffield ‘kimse kendisiyle ilgili olmayan bir şey yazma.” Der. Ben de buna filme yer vermeyi seçtim çünkü bu ifadeye katılıyorum. Her şeyi kendi varlığımızın filtresiyle görürüz.”

“Edward, Gece Hayvanları adındaki kurgu romanını yazdığında aslında Susan’la olan geçmişindeki detaylarından ve duygularından oluşmaktadır. Ama ben Edward’ın açıkça Susan’la hayatı ve Susan’ın kendisine yaptığı sonucunda ne hissettiğinin açıklaması hakkında kişisel bir hikaye yazdığını vurgulamak istedim. Örneğin geri dönüşlerden birinde Susan’ı, Edward’ın kısa hikayelerinden birini okurken görürüz. Hikayeden sıkılır ve Edward yıkılır. O sahnede kırmızı bir koltukta uzanmıştır. Bunun Edward’ın zihninde iz bıraktığı açıktır çünkü romanında Susan’ı temsil eden karakteri öldürmeyi seçtiğinde onu kırmızı kadife bir kanepeye koymayı seçer.”

“Romandaki katil, 70’lerden yeşil bir Pontiac GTO kullanır ve Susan’ın, Edward’ı terk ettiği geri dönüş sahnesinde aynı araba görülür. Birlikteki hayatlarından detaylar, Edward’ın kurgu hikayesi boyunca dağıtılmış ve Edward’ın bilincinde yer etmişlerdir. Aynı anlayışla, benim hayatımdaki birçok şey de film için senaryoya girdi.” Ford şunları söylüyor; “Beni kişisel olarak etkileyen filmdeki temalardan biri de kültürümüzdeki erkeksiliğin incelenmesidir. Kahramanlarımız Tony ve Edward, kültürümüzün genelde beklediği basmakalıp erkeksilik özelliklerini taşımazlar. Ama sonunda ikisi de zafer kazanır. Teksas’ta büyüyen bir erkek olarak ben klasik bir erkek değildim ve bunun acısını çektim. Tony ve Edward karakterleriyle empati kurdum ve onların azmi bana hitap ediyor.”

Anlatımın ileri hareketi, hikaye içinde hikaye gerçekten sürükleyici. Geçmişe bakıldığında, insanı içine alan bir sinema deneyimi olarak kopyalanacak gibi görünür. Filmi götüren karakterlerin, olaya son verme ihtiyaçlarıdır. Kimi çabalarını, daha biz onları görmeden harekete geçirmiştir. Kimi sözde bir ani gereklilikle yakalamaya çalışmaktadır. Üç ana karakterin görünüşlerinin ve kararlı eylemlerinin tam etkisini nakletmek Ford’un A Single Man filminde üstlendiği bir şey olmuş. Gece Hayvanları’nda üç ana karakteri canlandırma görevi, ikisi de izleyicilerin ilgisini kazanmış ve çeşitli duygulara erişebilme performansını kanıtlamış iki baş karaktere gitmiş. 

Ford, Oscar adayı Amy Adams’la “duyguları diyaloglar olmadan sadece yüzü ve anlamlı gözleriyle aktarma konusundaki göz alıcı yeteneği nedeniyle” ilgilenmiş. “Amy, gerçekten harika bir oyuncu. Gözlerinde saf ve gerçekçi olduğu hissedilen bir şey var. Susan karakterinin sempatik olmasını istedim. Susan’dan nefret etmek çok kolay olurdu çünkü filmde kendisinin de dediği gibi ‘her şeyi var’ ama yine de mutsuz biri. Hayatta gerçek doğasına zıt bir yol seçmiş. Bir anlamda yetiştirilme tarzından ve kültürümüzde kadınlardan beklenilenlerden dolayı bir kurban.” 

“Susan’ın karakteri, filmin büyük bölümünde okuyor ve okuduklarına sessiz bir şekilde tepki veriyor. Burası benim için Amy’nin inanılmaz yeteneğinin öne çıktığı yer. Performansında çok içten. Susan’ın acısına, ondan nefret etmemiz yerine bizim de empati kurmamızı sağlayacak şekilde erişebilmeyi sağladı. Susan’ı canlandırması çok ince ve detaylı ve birçok yönden filmdeki en zor roldü çünkü o karakterin hissettiği acıyı iletmek için büyük el, kol hareketlerine ve hatta dile bile güvenemedi.” The Master ve American Hustle filmlerindeki rollerinde görüldüğü gibi Adams’ın izleyiciyle özdeşleşmeyi sürdürürken karakterlerini gri tonlarına yönlendirmesi için Ford şunu söylüyor; “Susan karakteri, yüzeyde sakin ve kontrollü görünürken birçok karmaşık duygu katmanı barındırıyor.”

Adams şunları söylüyor; “Ben belli bir yaştayım bu yüzden hayatınızda belli bir yaşta, düşünceli olmayı, seçenekleri değerlendirmeye başlamayı ve hangi seçeneklerin ileri taşınacağını düşünmekle bağ kurabiliyorum. Susan’ın bu yönünü ve yalan yüzünden yanma duygusunu anladım. Olmak istediği kişiyle olmayı seçtiği kişi arasındaki çatışmayı asla aşamıyor. Şunları söylüyor; “Bu karakterle deneme yapma fırsatını elde ettiğimi hissettim. Sette Tom, kameranın uzun süre çalışmasına izin veriyordu. Bazen kendinizi çok düşünüyorsunuz ama sonra onu aşıp harika bir şeye yol açmak için mücadele etmeniz gerekiyor. Bu yüzden yönetmenler genelde bir oyuncunun mücadele ettiğini gördüklerinde “kes” komutunu verirler. Ama Tom, bunun bizi yoğun duygusal anlara taşıyacağını biliyordu.” 

Daha önce birbirlerinin karşısında rol yapmamış olsalar da Ford, bir başka Oscar adayı olan Jake Gyllenhall’ın Adams’la iyi bir çift olacağını düşünmüş. “İki tanınmış ve çok güçlü oyuncunun hem 20’li, hem de 40’lı yaşlarında karakterleri canlandırmasının inandırıcı olmasının zor olacağını düşündüm. Jake ve Amy bu yeteneğe sahip. Gençlikleriyle daha olgun yaşları arasında davranışlarındaki ve konuşmalarındaki ince değişiklikler çok ustacaydı. İkisi de bunu çok güzel bir şekilde başardılar.” 

Yapımcı Gyllenhaal’ın hikaye içindeki hikayenin zorlu sahneleri için çaba göstereceğinden de eşit derecede eminmiş. “Edward/Tony için Jake’i düşündüm çünkü Jake’in rollerinde aldığı risklere hayranım. Bu zor ve çaba isteyen bir roldü. Jake’in muhteşem bir iş çıkaracağını düşündüm ve kesinlikle pişman olmadım. Gyllenhaal, Ford’un senaryosunu okuduğu zamanla ilgili şunları söylüyor; “Kendimi son derece etkilenmiş ve sarsılmış buldum. Senaryo, birçok yönden kalp kırıklığı yaşamanın nasıl bir şey olduğunu aktarıyordu. Ayrıca nasıl algılanmak istediğimizi ve kendimizi başkalarına nasıl sunduğumuzu ve bundan dolayı da gerçekte kim olduğumuzu ve birinin asıl gerçeğinin ne olduğu sorularını ele alıyor. Tom’un estetiğin dürüstlükten baskın geldiği düşüncesiyle mücadele ettiğini hissettim. Film yapımı da bunu ifade ettiği bir araç. Tom bana kamera önünde hassas olmak için ihtiyacım olan muazzam bir alan ve sessizlik verdi. İnanılmaz detay odaklıdır.”

Teğmen Bobby Andes ve Ray Marcus’un önemli yardımcı rolleri, hukukun farklı uçlarını temsil ediyor ve sırasıyla Oscar adayı Michael Shannon ile İngiliz oyuncu Aaron Taylor-Johnson tarafından canlandırılıyor. Her iki oyuncu da, çok yönlülükleri nedeniyle Ford tarafından seçilmiş. Bu ikisinin de farklı dönemlerden ve ülkelerden gelen karakterlerin içinde yok olmalarına olanak veren bir özellik. Öyle ki izleyiciler bu oyuncuları daha önce nerede gördüklerini hatırlamayabilir. Ford şöyle anlatıyor; “Bu özellik, ‘bu adamları tam olarak canlandırmak için önemliydi. Karakterler sadece Susan’ın okuduğu müsveddede yer alıyor olabilir ama canlandırmaların hayal gücünü yakalaması ve izleyicinin dikkatini çekmesi gerekiyordu.” 

Shannon şunları söylüyor, “Romandaki bir karakteri canlandırma fikrine bayıldım. Tony ve Bobby’nin yazar Edward’ın iki yönü olduğunu düşünüyorum. Bobby, klasik, ikonik bir karakter. Ona benzeyen karakterlerle ilgili referans verebileceğim uzun bir liste olabilir. Sahip olduğu özelliklerden bazıları bilinçaltından geliyor. Adalet sağlamak konusunda inatçı. Uzun yıllar kötü insanlarla uğraşmış, birçok hayatın kötü bir şekilde etkilendiğini görmüş. Bu yüzen Tony’nin bu suçları işleyen adamlarla yüzleşecek gücü bulmasına yardım etmek istiyor.” 

Gyllenhaal şunları söylüyor; “Michael’la çalışmak bir zevk. Bobby yorumunu izlemek olağanüstüydü. Çünkü Bobby ile Tony’nin durumu son derece ciddi. Ama Michael yine de birçok sahneye ironik bir özellik getirdi. Bu da gerçekten hoş oldu.”

Shannon şunları söylüyor; “İnsanlar ‘bir Tom Ford filmi’ diye duyduğunda herkesin smokinlerle dolaşacağını düşünebilir. Bobby ‘şık’ olmayı düşünmüyor. Sadece sigaraları ve bir silahı var. Jake, korkusuz bir oyuncu. Bir çekim daha yapmak isteyen biri. Bu hoşuma gidiyor çünkü ben de öyleyimdir. Aaron, karaktere bürünür, sabaha makyaj karavanına heyecanlı, yerinde duramayan bir halde geliyordu. Ray’i canlandırmak için çılgın bir enerjiyle dolu olurdu”


1 Kasım 2016

Doctor Strange Yapım Notları


Çizgi romanlarındaki ilk çıkışını 1963’te yapan Mistik Sanatlar Efendisi Doktor Stephen Strange’in hikayesi olan Doctor Strange, beyazperdedeki ilk yolculuğuna çıkıyor. Bizde 4 Kasım'da seyircisiyle buluşacak olan film, vizyona girdiği yerlerde genel olarak olumlu tepkiler aldı.

Hikaye: Dünyaca ünlü nörocerrah Doctor Stephen Strange, geçirdiği korkunç bir araba kazasından sonra ellerini kullanamamaya başlıyor ve hayatı sonsuza dek değişiyor. Alışılmış tıp onu yarı yolda bırakınca iyileşme ve ümit için alışılmadık bir yere – Kamar-Taj olarak bilinen gizemli bir yerleşim bölgesine bakmak zorunda kalıyor. Çabucak burasının sadece bir iyileşme merkezi değil, aynı zamanda gerçekliğimizi yok etmek üzerine kurulu görülmemiş karanlık güçlere karşı bir savaş cephesi olduğunu öğreniyor. Strange kısa sürede yeni sihirli güçlerle kuşanıyor – ve şöhret ile statü dolu yaşamına geri dönmekle her şeyi geride bırakarak var olan en güçlü sihirbaz olarak dünyayı korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Yapımcı Kevin Feige, “Marvel Evreninde pek çok filmde gördüğümüz bazı sokak seviyesi anlatımları mevcut. Bunlar da ‘Thor’, ‘Galaksinin Koruyucuları’ ve ‘Yenilmezler’ filmlerinin bizi götürdükleri kozmik seviyeler. Ama Marvel çizgi romanlarının her zaman süper önemli bir doğaüstü yanı da var ve biz henüz ona pek dokunmadık. Ve ‘Doctor Strange’ filmi bu diyara girmemiz için kusursuz bir giriş noktası oldu.”

Filmi yönetmek üzere katılan Scott Derrickson, “Lanet” ve “Şeytan Çarpması” gibi pek çok filmiyle tanınıyor. Derrickson bu filme, seyirciyi Marvel Sinema Evreninin en yeni Süper Kahramanını tanımlayan sihir dünyasına ve alternatif boyutlara taşıyacak doğaüstü ve paranormal görüşü katıyor. 

Yapımcı Kevin Feige, “Scott Derrickson’ın muazzam bir başarı listesi var ve eğer en eski günlerden en yakın filmlerine kadar yaptığı işlere bakarsanız sürekli janrlarla oynadığını; sürekli janr yıktığını görebilirsiniz.” şeklinde yorumluyor ve sözlerine şöyle devam ediyor; “Bazen dosdoğru içine dalıyor, bazen biraz çeviriyor. Biz de Marvel’de tam olarak bunu yapmayı seviyoruz. Yaptığımız birkaç harika toplantıda bizi Doctor Strange yolculuğuna çıkartacak adamın bu adam olduğunu anlamıştık.”

Derrickson için “Doctor Strange” filmine yönetmenlik yapma fırsatı sadece hayalinin gerçekleşmesini sağlamamış, aynı zamanda çok da iyi uymuş. Derrickson, “Doctor Strange her zaman en sevdiğim çizgi roman karakteri olmuştur. Sadece Marvel Evreninde değil, bütün çizgi romanlar içinde. Bu çizgi romana yakınlık hissetmemin sebebi mistisizm düşüncesini ve tamamen gizemli bir evren kavramını çok ciddiye alıyor olmam. Etrafımızın bilim araçlarıyla ölçebildiğimizden fazla şeyle çevrili olduğuna inanıyorum ben. ” diyor.

Derrickson, bu filmin görsel olarak canlandırılmasına yaklaşımı, alternatif boyut bilimini ciddiye almak ve boyut teorisinin son derece inanılır ve mantıklı olabileceğine fikrine saygı göstermek ve bunu Marvel Sinema Evreninin şu ana kadar yarattığı zemine giden bir yol olarak kullanmak oldu. 

Ama bu “Doctor Strange”deki tüm sihrin bilimsel olduğun anlamına gelmiyor. Derrickson bunu şöyle açıklıyor; “’Doctor Strange’ filminde sihir sadece sihir. Ve bu sihri ‘sihir’ yapan şey de bilimsel anlayışın ötesine geçiyor olması. Mistisizmi ‘Mistisizm’ yapan şey bizim bilimsel, olgusal ve kanıtlanabilir saydığımız kategorilerimizin ve bilgimizle anlama becerimizin ötesine geçmesi. Ben mistisizm fikrini gerçekliğin yokluğu olarak değil, algıladığımızdan daha fazla gerçekliğin var oluşuna bağlıyorum.”

Yönetmene göre Doctor Stephen Strange’in kavraması gereken bilimle sihir arasındaki bölünme onu ilginç bir karakter yapıyor ve; “Şüpheci ve materyalist biri olan, sihir ve mistisizme karşı son derece karşıt düşünen Stephen Strange, zihnini bu dünyada düşündüğümüzden fazlası olabileceğine açmak zorunda kalıyor. Dünya görüşünün tamamen genişlediği bu karakterin yolculuğuna hayran kaldım. Gerçek dünyada insanların zihinlerini açmaya cesaret ettiklerini ve dünyanın düşündüklerinden daha fazlasına sahip olabileceğini gördükleri zaman da onlara hayranlık duyuyorum ve Stephen Strange’in yolculuğu da bu.” diyor. 

Marvel Stüdyolarının “Doctor Strange” filmi dünya çapında pek çok mekanda çekildi, buralara Londra, New York, Hong Kong ve Katmandu, Nepal dahil. Bu da filmi gerçekliğe bağlamaya ve karakterlerin gerçekten var olabilecekleri inancını arttırmaya yardımcı olan 21 pratik setin yapımını kapsıyor.

Bir gerçeklikten diğerine, iki, üç, dört boyutlu dünyalara ve ötesine geçişler sırasında hikayenin yön bulması için filmin tasarımına özgün renk, ışık, yansıma ve grafikler kullanılmış. Wood, “Bu tarz hayalimsi dünyaların hepsine ışıltı yaratan renkler, ışıklar ve yansımalar koymayı denedik. Yarattığımız alanların hepsi oldukça grafik oldu. Bu film çizgi romandan uyarlandığı için sürekli güçlü ve grafik, fazla renkli değil ama zengin olan bir hayal gücü için çaba gösterdik ki bu da hiç kesilmeden Doctor Strange’in ziyaret ettiği gizemli yerlerde devam ediyor. Bu çok ilginç bir film çünkü gerçek bir sette bir kapıyı açtığınız zaman tam olarak neyin içine gireceğinizi asla bilmiyorsunuz.” diyor.

Seyirci Doctor Strange'i izlerken ne beklemeli? 

Benedict Cumberbatch şöyle cevaplıyor, “Bu filmde çok fazla gerçek dünya canlı aksiyon bulunuyor. Çokça drama ve komedi var. Ama aynı zamanda Marvel’in her bir filmde giderek daha da iyi olduğu olağanüstü fantastik bir macera ve çılgınlık var. Bu sahnelerdeki ortamların önemi, içerik ve aksiyon daha da zengin. Bu harika bir sinema deneyimi olacak.”

Rachel McAdams ekliyor, “Burada paralel evrenler, zaman yolculuğu, yıkım ve tekrar yapım var. Kendimizle ilgili kabul edebileceklerimiz ve sınırlarımızı ne kadar zorlayabileceğimiz konusunda beyinde yepyeni bir bölümün kilitlerini açıyor. Bence bu çok heyecan verici.”

Yönetmense kusursuz bir şekilde özetliyor. "Doctor Strange’in garip, tutkulu, çılgın ve uç noktalarda bir aksiyon filmi olmasını bekleyebilirsiniz. Bu film daha önce hiç görmediğiniz şeylerle dolu. Her bir set parçası, geçmişte hiç görmediğimiz şekillerde ve seyirciye taze görsel, eğlence ve adrenalin dolu sahneler sunmak üzere kullanılmaya çalışıldı.”


30 Ekim 2016

Arsız duygular, sakıncalı düşünceler: Elle


Sinemada cinsellikle ilgili kimi tabuları saçma bulan ve ilk dönemlerinden bugüne dek seksi ve şiddeti filmlerinden eksik etmeyen Hollandalı usta sinemacı Paul Verhoeven’ın, Altın Palmiye için yarıştığı Cannes Film Festivali’nden bu yana tartışmaların odağındaki son filmi Elle, Philippe Djian’ın romanından uyarlama. Ülkemizde 15. Filmekimi’nde gösterilen ve karışık tepkiler alan film, yılın en iyilerinden.

Kadın tecavüze uğrar ve hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eder. Bu davranış bizler için ne kadar olağandışıysa ana karakterimiz Michele için o kadar olağan. Bu olağanlığı hazırlayan etkenlere bakmak gerekiyor. Bunun için de Michele’in geçmişini irdelemeliyiz. Bir psikopatın, bir seri katilin kızı olan ve çocukluğundan beri toplumun hep o caninin kızı diyerek ötekileştirdiği, farklı bir gözle baktığı Michele, çocukluk travmasının izlerini silememiş. Bir anlamda adı çıkmış, babasının kurbanı olmuş, güçsüz olduğu gençlik yıllarında, omzuna yüklenen ağır yükün altında ezilmiş. Bu bakımdan karakterin bugününe -işinde de ilişkilerinde de erkeklere hükmeden güçlü bir kadın imajı çiziyor- baktığımızda kötü geçmişine rağmen ayakta kalabilmesi oldukça anlamlı. Karakterinin şekillendiği çocukluk ve ilk gençlik yıllarının travmayla geçmesi arkadaşlarıyla olan ilişkilerinden, cinsel yönelimlerine kadar hayata bakışını tamamen değiştirmiş. Hayatın sillesini bir kez yemiş ve bir şey olmamış gibi devam etmiş, bir kaybedene dönüşmemiş Michele. İşte tecavüze verdiği olağandışı tepkinin altında böyle bir psikoloji yatıyor. Elbette, geçmişine dönmemek, güçlükleri aşıp yükseldiği işinde tökezlememek, basına tekrar meze olmamak ve polisle uğraşmamak da var işin içinde. Şimdi, ilk şoku atlatıp Michele’in neden bu yolu seçtiğini biraz olsun anlayabiliyoruz diye düşünüyorum.

Filmi kısa ama sert tecavüz sahnesiyle açan Verhoeven, seyircisini bu tecavüzden çok Michele’in tecavüzden sonraki tutumuyla şok ediyor. Michele kırıkları topluyor, temizleniyor, yemek yiyor ve günlük problemleriyle ilgileniyor. Soğukkanlılığı kanımızı donduruyor adeta. Bu noktada Michele’in intikamını kendisinin alacağına yönelik bir inanca kapılıyoruz. Aklımıza başka bir senaryo gelmiyor. Biz bu düşünceye tutunmak istiyoruz ama Verhoeven buna izin vermiyor. Yönetmen, Elle’i bilmediğimiz sularda yüzeceğimiz bir film olarak tasarlamış. Michele’i, yakın ilişki içinde olduğu akrabalarını ve arkadaşlarını tanımamız için epey zaman harcayan Verhoeven, karakterleri tanıtırken ve derinleştirirken, tecavüz olayından ve suçlunun kim olduğu sorusundan kasıtlı olarak uzaklaştırıyor seyircisini. Tam da bu bölümde zihinlerimize dillendirmekte çekindiğimiz, sakıncalı düşüncelerin hücum etmesine sebep olacak sahneler yerleştirmekten geri durmuyor yönetmenimiz. Michele ve annesi kahve içtikleri sekansta cani babası hakkında konuşuyorlar. Annesi, Michele’i bundan sonra dikkatli ol diye uyardıktan sonra toplumun kendilerine gösterdiği tepkinin daha ağır olabileceğini ifade ediyor. Bu sekansın peşi sıra tecavüze geri dönüyoruz. Bu kurgu aklımıza şu soruyu getiriyor: Tecavüzcünün Michele’i seçmesinin sebebi, onun geride bırakmaya çalıştığı geçmişi olabilir mi? Bu bir Paul Verhoeven filmi olduğuna göre gayet mümkün.

Michele’i anlamakta zorluk çekiyoruz. Onu tanımaya başladığımızda durum değişmiyor. Bazı davranışlarının sebebini bilsek de çözülmesi hayli zor bir karakter kendisi. Ne zaman ne yapacağını kestiremiyor oluşumuz, Michele’i sinema tarihinin en eksantrik kadın karakterleri arasına almamızı sağlıyor. Isabelle Huppert’ın devleşen oyunu da şüphesiz, bu karakterin bu denli unutulmaz olmasında payı çok büyük. İlk dönem filmlerinden Dördüncü Adam ve meşhur Temel İçgüdü’sünde olduğu gibi güçlü ve hastalıklı bir kadın karakter yaratan Verhoeven, aykırı fikirlerini çoğunlukla kadınlar üzerinden hayata geçirdiği için kadın seyircilerini pek memnun edemiyor veyahut daha çok onların tepkisiyle karşılaşıyor. Elle’de bu durum çok bariz. Tecavüzü umursamayan kadın imajı, sebebi ne olursa olsun sağlıklı herhangi biri tarafından kabul edilemez bulunacağından, bu aykırı duruş öncelikle kadınların filme bakışını olumsuz yönde etkilediği çok açık. Verhoeven, tecavüze uğrayan kadının kabul edilemez davranışlarını, onun anormal geçmişiyle kabul edilebilir gösteriyor. Bir anlamda tecavüzü tecavüzlükten çıkarıyor. Bu yaklaşımı onaylayamayız ancak Verhoeven’ın kötü niyetli olduğunu da söyleyemeyiz. Dolayısıyla Elle’i öncelikle sinema sanatı çerçevesinde değerlendirmek elzem.

Seyircinin beklentileriyle hınzırca oynayan, hiç umulmadık yollara sapan ve sürprizi hiç eksik olmayan bir film Elle. Özellikle de son 40 dakikalık dilimde dumura uğradığımızı söylersek abartmış olmayız sanırım. Film hastalıklı bir hal alırken, bu hastalıklı hal kafamızdaki sorulara da bir nebze cevap oluyor. Sam Peckinpah’ın tecavüz sahnesiyle akıllarda yer edinen başyapıtı Straw Dogs’u da hatırlatan bir sahneye (filmin son bölümündeki sahneden bahsediyoruz) imza atan Verhoeven’ı hala formunda görmek sevindirici. Kendi sinemasını yaparken farklı olabilmesinden, yeni şeyler deneme arzusundan ve cesaretinden hiçbir şey kaybetmemesinden ötürü takdir edilmesi gerektiği kanısındayım. 8.4\10

24 Ekim 2016

Sisteme ve medeniyete karşı: Captain Fantastic


Daha çok oyunculuğuyla bilinen ve kariyerini bir aktör olarak inşa eden Matt Ross, yönetmenliğe geçiş yapan isimler arasına katılmış ve ilk filmi 28 Hotel Rooms ile pek başarılı olamamıştı. Ross’un ikinci yönetmenlik denemesi ise senaryosunu kendisinin kaleme aldığı, sinema duygusunu sonuna kadar yaşatan oldukça parlak bir iş. 15. Filmekimi kapsamında seyirciyle buluşan Captain Fantastic, içinizi ısıtacak bir aile draması. Daha doğrusu kusursuz bir dramatik komedi örneği.

Ben Cash ve eşi Leslie, medeniyetin getirdiği sistemin beraberinde kaos da getirdiğini düşünerek, çözüm aramış ve çözümü de mevcut sistemden kaçmakta bulmuş bir çift. Bu kaçış, mücadele etmekten vazgeçme anlamına gelmiyor. Aksine daha zor şartlar altında güçlü kalabilme ve medeniyetin dayatmacılığına karşı dik bir duruş sergileme olarak yorumlanmalı. Çiftimizi kaçışa iten sebep çocukları, çocuklarına daha iyi bir hayat sunabilme düşüncesi. Amerika’nın Kuzeybatı Pasifik ormanlarında, doğanın kalbinde izole bir hayat yaşayan aile, anne Leslie’nin deyimiyle Cumhuriyetin içinde bir Cennet yaratıyor, kendi Cennetlerini… Film, annenin hastalığı nedeniyle bir hastaneye yatması sonrasında, altı çocuğuyla vahşi doğada yaşamaya devam eden Ben Cash ve ailesinin hikâyesini anlatıyor. Annenin ölüm haberiyle de bir yol filmine dönüşüyor.

Captain Fantastic’in açılış sekansı, ailemizin vahşi doğada yaşamanın yanında ona uyum sağlayabilmek için kurallarına da harfiyen uyduğunun ve bunu da eskinin geleneklerini yaşatarak başardığının altını çiziyor. Açılışta izlediğimiz av sahnesi, sıradan bir av değil. Ailenin en büyük çocuğu Bo’nun, erkek olabilmek için ilk hayvanını avlamak zorunda olması söz konusu. Baba Ben’in bu ritüeli harfiyen uygumla arzusu, hemen hemen aynı koşullarda yaşamış atalarını örnek aldığının ve doğrusunun da bu olduğuna inandığının açık bir göstergesi. Gelenekçi bir görüntü çizmesine karşın, çocuklarının eğitimine önem veriyor, özen gösteriyor. Doğada hayatta kalabilmek için çocuklarını çetin sınavlara tabi tutmasının yanı sıra, bu yaşam tarzının onları mahrum bıraktığı eğitimi de tek başına karşılıyor Ben. Filmde, bir öğretmen olarak da ne kadar başarılı olduğunu gösteren pek çok sahne var. Karakterlerimiz şehre indiğine, çocukların aldığı eğitimin teoride kaldığı ortaya çıkıyor. Bilgi değerlidir ama hayat tecrübesi de bir o kadar değerlidir. Çocukların modern hayatı sadece kâğıt üzerinde bilmeleri, şehirdeyken ve modern insanlarla iletişim halindeyken kendilerini birer ucube gibi hissetmelerini kaçınılmaz kılıyor. Çıkan çatlak sesler sonrasında Ben’in kendisini ve tercih ettikleri yaşam biçimini sorgulaması da kaçınılmaz. Ben’le birlikte şüphesiz ki biz de bu sorgulamaya dâhil oluyoruz. Sistemin kölesi olmak, herkes gibi olmak bir yanda, sınırlarını kendin çizdiğin bir dünyada yaşamak diğer yanda. Hangisinin bizim için daha iyi olduğu hususu çoğunlukla çocuklar üzerinden veriliyor. Ross, bu yaşam tarzının olumlu yönlerini sıralarken, doğurabileceği tehlikelere de dikkat çekiyor ve nihayetinde tercihi seyirciye bırakıyor. Bu noktada şu soru da akla geliyor: İlkel ve modern hayat birlikte sürdürülemez mi? Modern hayatın ve mevcut sistemin yaşamamızı ön gördüğü yaşam biçimi, diğerini seçtiğimizde bizi ötekileştirmek zorunda mı? Elbette film ilk soruyu sormuyor ancak yönetmen Ross’un Cash ailesinin hikâyesini anlatırken, alt metne yerleştirdiği düşüncelerden bu soruların peşine takılmak da bize kalıyor.

Captain Fantastic esasında tam bir formül filmi. İzlerken aklınıza ister istemez Little Miss Sunshine’ı getirecektir. Orada sevimli minibüsleriyle yolculuğa çıkan eksantrik ailenin yol boyunca yaşadıkları maceralar, aile olma üzerine söylenen sözler ve tüm bunların komediyle dramanın dengelenerek sunulması, yönetmen Ross’u etkilemiş olmalı. Çünkü Captain Fantastic bu formülün izini sürüyor. Little Misss Sunshine’da olduğu gibi eksantrik ailemiz ulvi görevleri için yola çıkıyor, parçalanıp birleşiyor. Ross, filmini hem düşünsel anlamda hem de dramatik yapısı açısından öyle sağlam kurmuş ki hayran olmamak elde değil. Bu hikâye nasıl sonlanmalı sorusu da, olabilecek en iyi final tercihiyle Captain Fantastic’in kendi türünde, zaman içinde bir klasiğe dönüşecek olmasında önemli bir paya sahip diye düşünüyorum. Mizahı, duygusal anları, akılcı senaryosu, görselliği, çizilen karakterlerin başarısı, oyuncuların performansları, yönetmenliği ve sinema diliyle yılın en iyi filmlerinden Captain Fantastic. 8.6\10