Seri katil filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seri katil filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2017

Özgün bir taklitçilik: Solace


Polisiye türünde heyecan verici yeni fikirlerin çıkmadığı bir dönemdeyiz. Bu bakımdan özgün senaryoya sahip bir filmle karşılaştırdığımızda övgünün dozunu kaçırabiliyor ve abartabiliyoruz. Diğer yandan özgün bir hikâyesi olmadığı gibi türün kalburüstü örneklerini taklit eden yapımları da bir çırpıda silebiliyoruz. Peki, bu yazıda ele alacağımız Solace, hangi tarafta duruyor? Bir çırpıda silebileceğimiz örneklere daha yakın durduğunu söyleyebileceğimiz gibi hiçbiri seçeneğini de işaretleyebiliriz. 

Senaristlerimiz Sean Bailey ve Ted Griffin, daha önce izlemediğimiz bir seri katil hikâyesi yazmak için yola koyulmuşlar. Bunu da doğaüstü seri katil filmi yaparak gerçekleştirebileceklerini düşünmüş olmalılar. Şüphesiz ki, başarabilirlerdi. Seri katile özel bir yetenek vermek iyi bir fikir ancak onu yakalamaya çalışan deneyimli analistin de özel bir yeteneği olması o kadar iyi bir fikir değil. Hatta iki karakterin de özel yeteneği olması Solace’i tam bir formül filmine dönüştürmüş. Özel yeteneği olan karakterlerin kedi-fare oyunu pek çok türde gördüğümüz ve artık heyecan vermeyen bir numara diyebiliriz. Bu noktada seri katilimizin amacı ve felsefesi önem kazanıyor. Dedektiflerimizin ve analistimizin onu nasıl yakalayacağını merak ederken, katilin ne yapmaya çalıştığını da sorguluyoruz. Bu çifte merak filmi ayakta tutmaya yetiyor. Evet, katil ne yapmaya çalışıyor? Uzun zaman gizemini koruyan bu husus açıklığa kavuştuğunda Solace çuvallamaya başlıyor. Çuvallamasının sebebi ise taklitçiliği… Ama taklit ederken özgün kalabilmeyi başarması da filmin en ilginç özelliği diyebiliriz.

Katili uzun bir süre göstermeyerek gizemi artıran yönetmen Afonso Poyart, kamera arkasında fena bir iş çıkartmıyor ama türe ne kadar hâkim olduğu konusunda kafada soru işaretleri de bırakıyor. Solace’in üzerine sinen olmamışlık hissi, tüm film boyunca hissediliyor. Olmamışlığın birkaç temel sebebi var: Senaryo zafiyeti, yönetmenin işinin ehli olmaması, cast seçimindeki yanlışlar ve taklit sorunu… Cast seçimindeki yanlışa değinmişken, Anthony Hopkins’in filmin en büyük kozu gibi sunulmasına rağmen, karakterine oturmadığını düşünüyorum. Hopkins gibi bir isim kâğıt üzerinde kusursuz bir seçim gibi görünebilir ama kâğıtta durduğu gibi durmadığı bir gerçek.

Yazı bu noktadan itibaren spoiler içerir, izlemeden okumayınız!

Charles Ambrose (seri katilimiz), kısa süre içinde acılar içinde öleceğini gördüğü insanları kurban olarak seçiyor ve etkili bir yöntemle onları acı duymamalarını sağlayarak öldürüyor. Kurbanlarına iyilik ettiğini düşünen Ambrose, peşindeki analist Dr. John Clancy’i ve biz seyircileri ahlaki bir sorgulamanın içine çekmeyi başarıyor. Siz olsanız ne yapardınız, acılarınıza son verilmesini istemez miydiniz? Ya da çok sevdiğiniz bir yakınınızın acılarına son verilmesini… Düşündürücü ama filmin bu meseleye çok da kafa yorduğunu söylememiz güç. Daha çok şov yapmakla, seyirciyi etkilemeye çalışmakla uğraşıyor Poyart. Ama birilerinin ona seyircinin artık bu numaraları yemediğini söylemesi gerekiyor. Solace, açıkça türün klasikleşmiş örneklerinden Seven ve son dönemin daha çok korkuya meyleden filmi Saw’dan esinlenmiş. Yalnız esinlenirken taklit etmekten kurtulamamış. Taklitçilikte ise son derece başarılı çünkü kendine has bir yöntemi var. Kanser hastası olan Jigsaw, hayatın değerini anlamış ve insanların da anlaması için onları çeşitli oyunlarla bir tür sınava tabi tutmuştu. Ambrose’a baktığımız zaman, onun da ölmekte olduğunu görüyoruz. Hem ruhsal hem de fiziksel acı çekiyor ve aynı durumda olan insanları bu dertten kurtarmak için harekete geçiyor. Jigsaw’ın gibi onu seri katil olmaya iten şey, ölümün soğuk nefesini hissetmesi. Ama temelde ayrılıyorlar. Ambrose, zaten ölecek insanları öldürüyor. Merhametli bir seri katil olduğunu düşünebiliriz. Burada önemli olan karakterin yaratılırken tamamen Jigsaw üzerinde yoğunlaşılması. Ambrose’un kendisini yakalamaya çalışan polislerle oyun oynaması dahi Jigsaw esintisi taşıyor. Finaldeki Seven-vari hamle ise taklitten öteye gidemediği için ters tepiyor. Ambrose’un geleceği görerek her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayabilmesi, Philip K. Dick’in kısa öyküsünden uyarlanan Next’i anımsatıyor. Örnekleri çoğaltabiliriz ama Solace’in taklitçiliği net bir şekilde görüldüğü için yeterli olacaktır.

Son söz: Saw hususundaki özgün taklitçiliği, merak ettirmeyi başarması ve önsezi-öngörü sahnelerinin iyi kotarılması gibi artıları, Solace’i görmek için yeterli bir sebep veriyor. 5.5\10

1 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #17 From Hell


"Tarihe bakıldığında 20. yüzyılı benim başlattığım görülecektir" diyen 19. yüzyılın son çeyreğinde Londra'da birtakım seri cinayetler işleyen ve kendisine "Karındeşen Jack" adı verilen tarihin en meşhur seri katilinin kurgusal hikayesinin anlatıldığı From Hell (Cehennemden Gelen), Alan Moore'un bir çizgi-roman şaheseri olarak görülen aynı adlı eserinden sinemaya uyarlandı. Filmin yönetmen koltuğunda ise bu film dışında kayda değer bir başarıları olmayan Albert ve Allen Hughes kardeşler oturuyor.

From Hell, için polisiye örgüye sahip bir dedektiflik hikayesi diyebiliriz. Ana karakterimiz Fred Abberline yöntemleriyle filme sürreal bir nitelik taşıyor. Afyon çekip, kendini kaybettiğinde üçüncü gözü Karındeşen Jack'in cinayetlerini görmesine olanak tanıyor. Toplumsal çürümenin önüne geçebilmek için başlıca suçlular olarak gördüğü fahişeleri öldürme misyonuyla hareket eden Karındeşen Jack, filmde esas kimliği son kısma kadar gizlenen bir karakter. Şüphesiz bu da merak unsurunu ve gerilimi artıran bir unsur. Her ne kadar, Karındeşen Jack hiçbir zaman yakalanamamış ve kim olduğu anlaşılamamış olsa da yönetmenlerimiz filmin havada kalmaması ve seyircinin tatminsizlik hissi yaşamaması için somut bir katil çıkarıyor karşımıza.

Polisiye örgüsü iyi işleyen From Hell, yan hikayelerle de zenginleştirilmiş. Masonlarla kurduğu bağlantı, o dönem insan anatomisi üzerine yapılan çalışmalar (canlı insanlar denek olarak kullanılmakta), sınıf farklılıkları ve ana karakterlerimiz arasına gelişen aşk hikayesi seri katil hikayesini besliyor diyebiliriz. Film, gücünü görselliğinden alıyor dersek yanılmış olmayız. Viktoria İngiltere'si kusursuz bir şekilde canlandırılmış. Evlerde ve sokaklardaki kesme taş örgüsü dönemin dokusunu hissetmemizi sağlıyor. From Hell'in büyük kısmının gece çekimlerinden oluştuğunu ve hikayenin karanlık yanının filmin atmosferiyle birebir örtüştüğünü söyleyebiliriz. Filmi izlerken katil kim sorusu zihninizi hep meşgul edecek ve bu da kurgusu, görselliği ve sanat yönetiminde ortaya konan birinci sınıf işçilikle birleştiğinde seyir keyfi denen şeyi sonuna kadar yaşamanıza olanak tanıyacak.

12 Eylül 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #5 - Frequency


90’lı yıllarda Fallen ve Primal Fear gibi oldukça başarılı filmler çeken Gregory Hoblit’in ilk bilimkurgu denemesi Frequency (Frekans), hakkı pek teslim edilmemiş filmlerden olduğu için öneri listeme eklemek istedim.

"Eğer zamanda geriye gidip hayatınızı sonsuza kadar değiştiren bir olayı tersine çevirme şansınız olsaydı, ne yapardınız?" sorusunu çıkış noktası olarak belirleyen filmde 30 yıl önce çocukken babasını kaybeden bir polisin, eski bir telsiz ile babasıyla iletişim kurarak geçmişi değiştirmesi konu ediliyor. Frequency’de geçmişe müdahale ederek, geleceği değiştirme düşüncesi, zamanda yolculuk yapılmadan gerçekleştiriliyor. Bir doğa olayı bunu olanaklı kılıyor. 30 yıl önce ölen babasını yönlendirerek kurtaran oğul, geleceği tamamen değiştiriyor. Elbette ki daha vahim olayları da tetiklemiş oluyorlar. Frequency’nin Butterfly Effect’in öncülü olduğunu da söyleyebiliriz. Geçmişi değiştirme motivasyonları aynı olsa da yöntemleri çok farklı iki film var karşımızda. Ama gerçek olan bir şey varsa yakın tarihli iki filmden Freqency’nin diğerini etkilediğidir.

Filme dönersek geçmişe müdahale edildiğinde polis karakterimiz oğul John’un çözmeye çalıştığı hemşireleri avlayan bir seri katil vak'ası birincil olayımız haline geliyor ve polisiye sularına kayıyoruz. Geleceğin her müdahale ile sürekli değişmesi ve olayların içinden çıkılmaz bir noktaya ulaşması ise gerilim yüklü bir sona yürümemizi sağlıyor. Geçmiş ve geleceği paralel olarak veren Hoblit, polisiye-bilimkurgu gibi enteresan ve zeki bir tür filmi çekmiş. Butterfly Effect gibi popüler bir filme dönüşemese de daha başarılı bir çalışma olduğunu vurgulamak istiyorum. Türü sevenler kaçırmasın! 7.7\10

2 Ağustos 2014

The Cell


Son iki filmiyle hayal kırıklığı yaşatan Tarsem Singh, The Fall gibi bir başyapıta imza atabilmiş takdir ettiğimiz yönetmenlerden biri. Singh'in ilk filmi The Cell (Hücre), 2000'li yılların en kayda değer polisiye filmlerinden biri. Türe taze bir soluk getirebilmesi ve pek çok özelliğiyle uzun uzun konuşulabilecek ve incelenebilecek özenli bir çalışma...

Catherine Deane, yeni bir terapi metodu üzerinde çalışan bir psikologdur. Catherine, bilimin imkanları dahilinde insanların zihnine girmesine olanak tanıyan bu yeni bilimsel keşfi, şizofren bir seri katilin bilinçaltına girip yerini sadece bu katilin bildiği son kurbanını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu yolculuk son derece risklidir ve daha önceki bilinçaltı yolculuklarına hiç benzemez.

Polisiye sinemaya bilimkurgu açılımı

Polisiye ve bilimkurgu, yolu çok fazla kesişmeyen iki farklı tür. Bilimkurgu sineması daha çok suç filmleriyle melezleşiyor. Seri katil hikayeleri de kendi türü dışına pek çıkmama eğiliminde olduğundan polisiye-bilimkurgu örneklerine pek rastlayamıyoruz. İşte o nadir örneklerden biri olan The Cell, bu birlikteliği mümkün kılmakla yetinmeyip benzersiz bir tür kırmasına dönüşmüş. Ana karakterimizin, şizofren bir katilin beynine girerek bizi de dahil ettiği uçsuz bucaksız bilinçaltı dünyası; son derece karanlık, ürkünç ve görkemli... Polisiye örgüyle sıkı sıkıya bağlanan fantastik sahnelerden gerçekliğe döndüğümüzde, görsel olarak keskin bir ayrım, bir özensizlik hissediyoruz. Bunun en büyük sebebi yönetmenin hikayenin polisiye boyutundan ziyade bilimkurgusal yönüyle ilgilenmesi denilebilir. Zaten tüm hünerlerini de bilinçaltı sahnelerinde sergilemesi önceliklerini açık ediyor. Sanat yönetmenliği ve görselliğiyle öne çıkan, filmde de önemli bir yer tutan bu sahneler, filmi polisiye olarak adlandırdığımız tür içinde 'arthouse' olarak nitelendirebileceğimiz nadir örneklerden biri yapıyor.

The Cell'in ataları

a) Polisiyedeki ataları

The Cell, polisiye türünün en iyi iki örneği olan Se7en ve The Silence of the Lambs'ın formüllerini kullanıyor. Se7en'da John Doe adlı seri katilimiz bir noktadan sonra teslim oluyordu ve film hiç beklenmedik bir sona ulaşıyordu. The Cell, bu formülü ters çevirip (katilin finalden çok önce polisin eline geçmesini) kullanıyor. Katili ilk yarım saat içinde yakalatıyor ve hikaye de bu şekilde ivme kazanabiliyor. Polisiye sınırlarının dışına çıkılıyor. Singh'in filmi Kuzuların Sessizliği'nden 3 farklı biçimde etkilenmiş. Birincisi; bir seri katili yakalamak, kurbanını kurtarabilmek için başka bir katilden yardım alma düşüncesini, bilinçsiz durumdaki katilin zihnine girerek ondan faydalanma, kendi kurbanını ondan habersiz ama onun sayesinde bulmaya çeviriyor. İkincisi; Kuzuların Sessizliği'nde katilin kadınlardan seçtiği kurbanlarını, çıkmalarının mümkün olmadığı bir kuyuya hapsetmesi ve yavaş yavaş ama umut da vererek öldürmesi, The Cell'de katilin (kurbanlar yine kadınlar) sert bir cam hücre içine hapsettiği (yine ona umut vererek) kızın ölümünü seyretmesiyle ciddi benzerlik taşıyor. Son olarak iki filmde de kızları kurtarmanın zamana endekslenmesini örnekleyebiliriz.

b) Bilimkurgu sinemasındaki  ataları 

The Cell'de geliştirilen yöntemle bir insanın bilinçaltına girilebiliyor. Bunu mümkün kılan teknoloji, gerçek olmadığını karakterlerin de bildiği bir ortamda gerçeküstü bir yaşanmışlık izletiyor bize. 90'lı yıllara döndüğümüzde Sanal gerçekliğin yükselişine tanık oluruz. Bilimkurgu filmlerinde sıkça karşımıza çıkan bir olgu bu, Strange Days'den The Matrix ve The Thirteenth Floor'a varan... Bu filmlerden The Matrix ve The Thirteenth Floor'da teknolojinin yardımıyla farklı bir boyuta geçme-bağlanma durumu The Cell'de bilinçaltına açılan bir kapıya dönüşmüş. The Cell'in bahsettiğimiz iki filmin hemen ertesi yıl vizyona girdiğini de düşündüğümüzde taze bir etkileşimi gözlemleyebiliyoruz.

Inception'ın esin kaynağı

Açıkça Inception'ın atası diyebiliriz. Inception 2010'da vizyona girdiğinde Christopher Nolan'ın bu fikrin 10 yıldır üzerinde çalıştığını söylemesi ve The Cell'in de 2000 yapımı olması elimizdeki ilk önemli veri. Nolan'ın rüyalara uzanma fikri The Cell'i izlediğinde aklına düşmüş olmalı. Inception'da teknolojik bir bağlanma ile birinin rüyasına girmek ve onu etkileyebilmek söz konusudur. The Cell'in yaptığı da hemen hemen bu. En önemli fark Inception'daki 'fikir ekme' işleminin The Cell'de 'fikir edinme' amacıyla bilinç altına süzülme biçiminde vuku bulması. İki filmde de büyük yer tutan rüya sahneleri, ana karakterin büyük bir tehlikeyle yüz yüze geldiği, heyecan katsayısı ve seyir keyfi yüksek sahneler olarak karşımıza çıkıyor.

Son söz: Son derece yaratıcı bir polisiye izlemek istiyorsanız doğru adrestesiniz. 7.9\10

20 Kasım 2012

The Raven


Polisiye ve korku edebiyatının öncülerinden Amerikalı yazar Edgar Allan Poe, Kafka gibi yaşadığı dönemde kıymeti bilinmemiş ve yine Kafka gibi genç yaşta ölmüş bir değer. Yazarın esrarengiz ölümü bugün hala aydınlatılamamış olup bu esrar, edebiyat (Poe Gölgesi) ve sinemada (The Raven) yeni hikayelere ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

Yönetmenliğini, V For Vendetta ile tanıdığımız James McTeigue'nin yaptığı filmin konusu şöyle: Bir psikopat, Edgar Allan Poe'nun yazdığı dehşet verici öykülerden esinlenerek korkunç cinayetler işlemeye başlar. Baltimor'lu genç bir dedektif ve Poe el ele vererek, yazarın şiddet dolu öykülerinin birer birer gerçeğe dönüşmesini önlemek için katilin peşine düşerler.

Polisiye edebiyatın sinemadaki ilk yansıması Sherlock Holmes, 19. yüzyıl İngiltere'sini mesken tutan bir dedektif hikayesiydi ve hem polisiye örgüsü hem de o dönemi bu tip bir hikayede kullanmasıyla polisiye - dönem filmi modelini kullanan yeni filmlerin türemesini sağlamıştı. Yakın tarihli From Hell (2001) 19. yüzyıl İngiltere'si, Vidocq (2001) ise 19. yüzyıl Fransa'sında geçen seri katil hikayeleriyle benzer bir estetiğe sahiptirler. Bu alt türün son temsilcisi The Raven, hikayesi, mimari dokusu ve görselliğiyle From Hell'in yakın akrabası diyebiliriz. The Raven'ın örneklediğimiz filmlerden ayrıldığı nokta hikayesinin merkezine olayı araştıran dedektif yerine, bir yazarı oturtması. From Hell ile kurduğumuz akrabalık bağı çerçevesinde şunu net bir biçimde belirtmekte fayda var: From Hell'de olayı araştıran dedektif işlenen cinayetleri rüyalarında görerek farklı bir bağlantı kuruyor, bu da onu seri katili durdurabilecek tek kişi konumuna getiriyordu. The Raven da bu formülü harfiyen uyguluyor; seri katil, Edgar Allan Poe'nun öykülerindeki vahşi yöntemleri kullanarak yazarı olayın içine çekiyor ve olayı çözebilecek tek kişi Poe olarak gösteriliyor.

The Raven, Edgar Allan Poe'yu kurgusal bir hikaye içine yerleştiriyor fakat Abraham Lincoln: Vampire Hunter'ın yaptığı gibi gerçek hayattan aldığı şahsiyeti fantastik bir yapı içine hapsetmektense gerçekçi bir betimlemeyi yeğliyor. Film biyografik bir özellik taşımamasına rağmen yazarın eserlerinin hikayenin bir parçası yapılması, kişiliğinin kısmen yansıtılabilmesi ve gerçek hayatıyla kurduğu kritik bağlantı, gerçek ve kurgu arasında bir denge yakalamalarına olanak tanımış. The Raven'la kuracağınız ilişkide Poe sevginiz önemli bir rol üstlenecektir dolayısıyla.

Film, 19. yüzyıl İngiltere'sinin görsel karşılığını bulabilmiş. Kostüm ve dekor gibi ayrıntılarda da sınıfı geçiyor ancak hikayesini derinleştirememesi (katilin yakalanması, esas kızın kurtarılmasının dışına çıkılamamış), merak unsurunu ayakta tutmayı başarsa da zamana karşı yarış mevzusundan beklenen gerilimi çıkaramaması elini zayıflatıyor. Seri katilimizin silik profili sebebiyle de türe hakim seyirci için tatmin edici bir seyirlik olamıyor. McTeigue'nin vasat yönetmenliği de filmin künyesine koca bir eksi olarak yansıyor.

Son söz: Edgar Allan Poe hayranları mutlaka görmeli, seri katil filmi sevenler görebilir, vasat filmleri baştan eleyenler uzak durabilir. 5.7\10

2 Şubat 2012

Zodiac

David Fincher, ikinci filmi Seven (Yedi) ile bugün hala "Serial Killer" filmi yapacak olan sinemacılara ilham veren ve görsel olarak da hep örnek alınan, taklit edilmeye çalışılan bir 'tür' filmi yaparak beklentileri yukarı çekmiş ve 2007 yılında bu türe dönüş filmi Zodiac ile büyük heyecan yaratmıştı. Zodiac vizyona girdiğinde Fincher'ın aslında seri katil filmi yapmaktan çok karakter odaklı farklı bir işe soyunduğu ortaya çıktı. Tam da bu sebepten Fincher'den Sevenvari bir seri katil filmi bekleyen genel seyirci kitlesi 158 dakikalık, ağır işleyen, karakter dramasına yakın duran bir gerilim filmiyle karşılaşınca sinema salonlarından soğuk duş alarak ayrıldılar.

Kendisine Zodiac adı takılan katilin kayıtlara geçmiş beş cinayeti bulunmaktadır. Ayrıca aydınlatılamamış 37 cinayetten sorumlu tutulduğunu söyleyebiliriz. Öldürdüğü insanların öte dünyada köleleri olacağına inanan Zodiac, hiçbir zaman yakalanamadı ve dava da kapandı. Film, 1968 yılında başlıyor. San Francisco Chronicle'de karikatürist olarak çalışan Robert Graysmith, gazeteye Zodiac adlı seri katilden şifreli mesajlar gelmeye  başlayınca tabir-i caizse olayın içine bodoslama atlıyor. Katil cinayetlerine ve gazeteye yeni şifreli mesejlar göndermeye devam ediyor. Zodiac'ı yakalamaya çalışan üç ana karakter tecrübeli cinayet muhabiri Paul Avery, dedektif Dave Toschi ve Robert Graysmith ne kadar uğraşsa da sonuç alamıyor. Gerçek bir seri katil olan Zodiac asla yakalanamıyor fakat Fincher, filmin finalinde tatminsizlik hissi bırakmamak adına kendi cevabını veriyor.

Zodiac'ın bir polisiye\gerilim olduğunu düşünürsek Fincher'ın gerilimi filmin tamamına yaymayı başardığını söyleyemeyiz. Gerilim sahnelerini filmin ilk yarım saatindeki cinayet sahnelerinde ve Zodiac'ı yakalamayı bir saplantı haline getiren Robert Gaysmith'in olayın çözümüne yaklaştığı son yarım saatte görebiliyoruz. Bu durum filmin başarısına köstek olmuyor. Fincher, hikaye anlatmadaki ustalığını sergilerken birinci sınıf görüntü ve sanat yönetimi de filmi muadillerinden içeriğinin yanında biçim olarak da ayırıyor.
Son söz: Filmi görmediyseniz ve ilk paragrafta yazdıklarım sizi rahatsız etmediyse Zodiac sizin için önemli bir keşif olabilir.

30 Kasım 2011

Perfume: The Story of a Murderer


Patrick Süskind'in 1985'te yayımlanan ve kısa sürede 45 dile çevrilip 15 milyon satan romanı Perfume'e yıllardır sinemaya uyarlaması imkansız olduğu düşüncesiyle bakıldı. Gerçekten öyle miydi? Bunu öğrenmenin tek yolu cesur bir sinemacının elini taşın altına koymasıydı. O isim de son dönem Alman sinemasının Run Lola Run ile ışıl ışıl parlayan yönetmeni Tom Tykwer oldu. Romanı Perfume: The Story of a Murderer (Koku: Bir Katilin Hikâyesi) adıyla beyazperde için yeniden yaratan yönetmen, bu sıra dışı tanımlamasını sonuna kadar hak eden edebi yönü güçlü eserden, görselliğinin yanı sıra hikâyenin ruhunu da taşıma iddiasında bir film çıkarmasını bildi. Gösterime girdiği yıl tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük beğeni toplayan filmi özel kılan nedir bir bakalım.

Kokunun dayanılmaz cazibesi

Kokulara karşı inanılmaz bir duyarlılığı olan Jean-Baptiste Grenouille’in hikâyesini doğumundan itibaren kronolojik olarak anlatmaya başlayan film, farklı olanın dışlanması, yetenekli ve özel olanın ulvi bir amaca yürümesine iyi bir örnek teşkil ediyor. Sinema daha önce böyle bir film görmedi. Görsel karşılığı olmadığı için kokular sinemanın pek yüz vermediği bir duyu olageldi bugüne dek. Suskind’in eserinin uyarlanamayacağının düşünülmesi de bundan. Görsel karşılığı olmayan bir şeyi nasıl görünür ve hissedilebilir kılabilirsiniz? İşte Tykwer ve görüntü yönetmenimiz bu sorunun cevabını bulmuşlar. Kokuları bazen yakın çekimlerle, bazen kamerayı doğada hızlıca gezdirerek, farklı kamera açılarıyla vererek bazen de tanımlamaya çalışarak bizim de o kokuyu hissetmemizi sağlayacak şekilde görselleştiriyor Tykwer.

Eksantrik bir seri katil hikâyesi

Filmin ilk yarısı karakterimizin büyüyüp serpilmesi ve kendini keşfetmesiyle ilgili. İkinci yarıda amacını bulması ve bu amaca hangi yoldan ulaşabileceğine karar vermesiyle karakterimizle birlikte film de tamamen değişiyor. Tüm kokuları bilen ve tanımlayabilen Grenouille, kendi kokusu olmadığını fark ediyor ve toplum içinde her birey gibi var olabilmek için yeteneğine güveniyor. Film bu noktadan sonra Grenouille’in kendi kokusunu yaratmak için genç ve güzel kadınları bir bir öldürmesi ve kadınlardan yağ çıkararak arzuladığı kokuyu yaratabilmek için gözünü karartan bir caniye dönüşmesi biçiminde devam ediyor. Grenouille’in öldürdüğü kadınların sokaklarda bulunmasıyla başlayan panik ve korku, 18. yüzyılın Fransa’sında görülmemiş bir seri katil hikâyesine uzanmamızı sağlıyor. Perfume’ü eksantrik bir seri katil hikayesi yapan unsur karakterimizin amacı şüphesiz. The Silince of the Lambs’da Buffalo Bill, kaçırdığı genç kızların derilerini yüzerek kendisine bir giysi dikmeye çalışıyor. Giysisini diktiğinde hep arzuladığı gibi kadına dönüşeceğine inanıyor. Grenouille’in durumunu Buffalo Bill’e benzetebiliriz. Her şeyi toplum içinde kabul görebilmek ve kimliğini bulabilmek için yapıyor. 

Sinemanın büyüsünü hissettiriyor

Grenouille’in yaptığı parfümü, idamını bekleyen kalabalığın üzerine serpiştirdiği anda halkın ve şehrin ileri gelenlerinin kendinden geçmesi, bu dünyaya, kendilerine ait tüm kuralları, dogmaları unutarak aşkla ve şehvetle birlikte oldukları sahne sinemanın büyüsünü derinden hissettirecek kadar güçlü. Bir kokunun insanoğlu üzerinde böylesine bir etki gösterebilmesini, onun beş duyumuzla algıladığımız dünyaya ait olmamasıyla açıklayabiliriz. Maddi dünyada maneviyatını unutan insan, cennetlik kokuyu algıladığında hırslarını, egosunu, açgözlülüğünü, kibrini ve daha birçok kötü özelliğinden sıyrılıyor. Uhrevi olanla karşılaşan insan acizliğinin farkına varıyor. Bu farkındalığı tüm filmde olduğu gibi inanılmaz bir görsellik ve anlatımla veren Tykwer, eşsiz bir sahneye imza atıyor.