Sinefil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinefil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2018

Gerçek Sinema Ve İtibarsızlaştırılan Sinema


Jean-Luc Godard, “Sinema D.W. Griffith ile başlar, Kiarostami ile sona erer.” diyor ve fena halde yanılıyor. Ama meselemiz ne Godard ne de sinemanın sona erip ermemesi. Meselemiz, bu açıklamadan doğan bir tartışma, gerçek sinema tartışması… 

Bu açıklama üzerine Twitter’da iki kelam ettiğimde sevdiğim sinefil arkadaşlarımdan biri, sinema Kiarostami ile sona erer derken, Godard’ın aslında Kiarostami gerçek sinemanın son temsilcisidir demek istediğini belirtti. Bana göre ise durum hala vahametini koruyordu. Gerçek sinema neydi, nasıl sona ermişti? Gerçek sinema sona erdiyse hala belirtilen gerçek sinema kriterlerinde film çekmeyi sürdüren yönetmenlerin yaptığı neydi? Neden böyle bir ifadeye ihtiyaç duyulmuş, ne amaçlanmıştı? Sorular, sorular… En iyisi baştan başlamak… 

Sinema, teknolojiyle var olabilen bir sanat dalı ve teknolojik gelişmelerden bağımsız bir ilerleme kaydetmesi (Anlatının gelişmesinden bahsetmiyorum) de söz konusu değil. Film karelerinin art arda sıralanmasından hikâye anlatmaya başlanması, kurgunun gelişmesi, önce sesli sonra renkli sinemaya geçilmesi gibi pek çok yenilikten bahsedebiliriz. Ancak elbette bir noktadan sonra sinema teknolojisinin gelişmesini sürdürmesi, sinemayı daha ileri taşımadı. Aksi halde sinemanın altın çağı sürekli değişir ve bugün o altın çağı yaşıyor olurduk. 

Görsel efekt teknolojisi sinemada değişimin, yeni bir dönemin habercisiydi. Bu değişimi 90’lı yıllardan itibaren belirgin bir biçimde hissetmeye başladık ve artık birçok filmin yeşil perde önünde kotarıldığı bir döneme girdik. Tam da bu dönemde sinemada illüzyonun, yapaylığın had safhaya ulaştığı günlerde, eski usül çekilen filmleri kayırmak için gerçek sinema ifadesinin peydah olması gayet anlaşılır olacaktır. Ancak sinemanın en verimli olduğu 60’lı ve 70’li yıllarda sinemada gerçek-yapay ayrımının yapılmasının altında başka şeyler aramak gerekiyor. Sahi nereden çıktı bu gerçek sinema? Çıkış noktası görsel efekt kullanılan filmlerle, kullanılmayanları ayırmak mıydı? Amaç bu ise oldukça masumane ama öyle olduğunu hiç sanmıyorum. Bu işin ucu tür filmlerine kadar uzanıyor. İşte bu uzantı da midemi bulandırıyor. 

Görsel efektlere çoğunlukla tür filmleri ihtiyaç duyar ve kullanım alanı da belli başlı (Bahsi geçen tür filmleri ağırlıklı olarak bilimkurgu, korku ve fantastik) türlerdir. Gerçek sinemanın temsilcisi olduğunu iddia eden sinemacılar ve bunun yanında sinemada gerçekçilikle ilgili saplantısı olan kimi sinemaseverler, tür filmlerini ikinci sınıf film olarak görüyorlar. Bu küçümsemenin, bu üstten bakışın altında yatan sebeplerin biri şüphesiz ki tür filmlerinin gördüğü ilgidir. Ancak asıl sebebin bu olduğunu iddia edemeyiz. Kendilerini gerçek sinemanın temsilcisi sayanlar, sinemanın aristokrat kesimi olduklarını mı düşünüyorlar? Biz gerçek sinema yapıyoruz derken, dışarıda kalanları itibarsızlaştırdıklarının farkında değiller mi? Elbette farkındalar ve bundan da hiç rahatsızlık duymuyorlar. 

İster gerçek sinema deyin, ister has sinema… Eğer bu ifadelerden birini ortaya atılış amacı doğrultusunda kullanıyorsanız, bu itibarsızlaştırmada sizin de payınız var. Şimdi bir örnekle devam edeyim, bir Kubrick filmiyle. Hangi çılgın bir Kubrick filminin has sinema örneği olmadığını ileri sürebilir? 2001: A Space Odyssey’i ele alalım. Bu film, gerçek sinema diye tutturanlara göre sayısız görsel efektli sahneye sahip olduğu için bir gerçek sinema ürünü değil. Yapay sahneleri de olan bir bilimkurgu filmi. Modern sinemaya yön vermesinin, yönetmenlik sanatını erişilmez bir noktaya taşımasının ve çağının çok ötesinde olmasının bir önemi yok öyle mi? Kavramlara veya tanımlara takılıyorsun diyenler olabilir ama takılmamak mümkün mü? Birileri kendi sinemasını üstün görüyor ve hiç de kabul edilemeyecek kriterlerle gerçek sinema yaptığını öne sürüyor ve kabul görüyor. Belirledikleri kriterler ışığında kendi filmlerini illa ki diğerlerinden ayırmak istiyorlarsa, bunu diğerlerini küçümsemeden, itibarsızlaştırmadan yapabilecekleri bir isimlendirmeyle gerçekleştirmeliler diye düşünüyorum. 

Godard’ın, Rosselini’nin, De Sica’nın gerçek sinema yaptığını söyleyen bir sinemaseverin karşısına başka bir sinemasever çıkar ve der ki; Hayır dostum, hayır onlarınki gerçek sinema değil, gerçek olan sessiz sinemadır. Ve devam eder: Gerçek sinema kriterlerine uymanın yanında evrenseldir sessiz sinema. Ses büyüyü bozdu, ses fazlalıktır. Tıpkı görsel efektler gibi. Bu örnekle bir şey açıkça ortaya çıkıyor: Sinemanın gereksinimlerine göre gerçek sinemanın veya has sinemanın kriterlerini belirleyemeyiz. Sonuçta sinemacılar bir zamanlar ses olmadan da hikâyelerini anlatabiliyorlardı. Sinema teknolojisi sesi duyulabilir, renkleri görülebilir kıldığında sinema ‘tamam’ oldu. Sinema öyle bir sanat ki, hayatımızda ne varsa o sinemada da mutlaka var olacaktır. İnsanoğlu uzaya çıktığında, o da sinemada olmak zorundadır. Ve bunun için görsel efektlere gereksinim duyulmuştur. Sinema teknolojisi hep gelişecek, sinema her daim değişmeye devam edecektir. 

Başa dönelim ve Godard’ın sözlerine tekrar bakalım. Ne diyordu Godard? “Sinema D.W. Griffith ile başlar, Kiarostami ile sona erer.” Sormak lazım kendisine öykülü filmlerin babası Georges Melies dururken, Godard sinemayı neden Griffith ile başlatıyor? Melies’i bir sinemacıdan ziyade bir illüzyonist olarak mı görüyor yoksa? Yine o kriterler değil mi? Tahmin etmiştim. Ya Kiarostami’nin sinemanın son temsilcisi olması? Kiarostami, kariyerine 70’li yılların ilk yarısında başlamış bir yönetmen. O zaman şu soruyu sormak farz oldu: Kiarostami’den sonra gerçek sinema yapan başka bir yönetmen çıkmadı mı? Kiarostami’den sonra derken 70’li yılların ikinci yarısından günümüze kadar geçen 40 yıldan bahsediyorum. 

Bu yazıdan görsel efektleri savunduğum anlamı çıkmamalı. Görsel efektler bir gün sinemanın kanserine dönüşebilir. Bazı hikâyeleri anlatabilmek içinse elzemdir, kesip atılamaz.

* Bu yazım ilk Filmloverss'ta yayınlanmıştır.

17 Ekim 2012

Sinema yazarlarınca abartılmış 10 film

Sinema yazarlarının yere göğe koyamadığı filmlerden bir kaçını art arda izleyip de ters düşünce böyle bir liste yapmanın ve eleştirmenlerle genel sinema seyircisi arasında oluşan uçurum üzerine karalamam gerektiğini düşündüm. Sinema yazarlarını yakından takip eden, onlara gereken ehemmiyeti veren, sevip, sayan ve genellikle de ortak noktada buluşan bir sinefilim lakin kişisel zevklerim ve sinemaya bakışım birtakım filmlerle arama mesafe koymama neden oluyor. Sinema yazarlarıyla seyirci arasındaki beğeni farkı tüm ülkelerde gözlemleyebileceğimiz bir durumdur ancak gelişmiş, gelişmekte ve geri kalmış ülkelerde oransal değişimler var. Bu değişimin ana nedeni de halkın eğitim seviyesi ve sanata bakışı olarak özetlenebilir. Seyirci, sinemaya bir eğlence olarak mı bakıyor, yoksa onu sanat olarak mı algılıyor? Ya da şöyle söylemeli: seyircinin ne kadarı eğlence ne kadarı sanat olarak bakıyor sinemaya? Eleştirmenlerle yaşanan beğeni farklılıklarına ilk olarak bu açıdan bakmalı. Bilemiyorum herhangi bir Avrupa ülkesinde bir film için "Eleştirmenler beğendiyse kötüdür" gibi önyargılı, sabitleşmiş  fikirler ve dayanaksız yorumlar öne sürülüyor mudur?

Listeye gelecek olursak, sinema yazarlarımız her yıl Siyad olarak ödüller veriyor ve ortak bir en iyiler listesi yayınlıyor. 90'lı yıllardan başlayarak listelere göz attığımda vasat ve yalnızca iyi diyebileceğim filmlerin Siyad listelerinde ilk sıralarda olduğunu gördüm. Amacım eleştirmenlerin beğenilerini sorgulamak değil, iyi olmasına karşın çok abartıldığını düşündüğüm filmleri öne çıkarmaktı. İşin ilginç yanı bu filmlerin Imdb puanları da öyle düşük değil. Bakarsanız 7 ve biraz üzerinde olduklarını görürsünüz. Yine de eleştirmenlerin en iyiler listelerinde ilk sıralarda olmaları benim için çok daha abartılı bir durumdur o sebeple de seyirciden çok yazarların abarttığı filmler olarak baktım. Bu liste kapsamında değerlendirdiğim için en çok tepki alacağımı düşündüğüm iki film: Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmi 'Uzak' ve Todd Haynes'in 2007 tarihli çalışması I'm Not There. Listenin en iyisi olduğunu düşündüğüm The Player'ı da son sıraya koydum. Bakalım sizler ne düşüneceksiniz? Kılıçlar çekilsin! :)

1- Bright Star (2009)
2- The Ice Storm (1997)
3- Gomorrah (2008)
4- Gosford Park (2001)
5- Crouching Tiger, Hidden Dragon (2000)
6- Uzak (2002)
7- I'm Not There (2007)
8- Traffic (2000)
9- Out of Sight (1998)
10- The Player (1992)

2 Eylül 2012

Sinema Tarihinin en iyi 10 filmi


Sight and Sound dergisinin her 10 yılda olduğu gibi geçtiğimiz günlerde yayınladığı gelmiş geçmiş en iyi 10 film listesi, bizi de harekete geçirdi. Ben ve ortak yazar arkadaşım Burç Karabulut kendi listelerimizi heyecanla paylaşıyoruz. Kendi listem için söyleyebilirim ki en iyi 10 filmi seçerken bunu en sevdiğim 10 film olarak düşünmediğimi; filmlerin sinema tarihindeki yeri ve önemi, yönetmenlik sanatına, bulundukları türe veya akıma yaptıkları katkıyı düşünerek seçtiğimi, en önemlisi ise elbette filmleri üzerimde bıraktığı etkiye göre değerlendirip listemi şekillendirdiğimi söylemek istiyorum. Birbirinden çok farklı iki liste çıktı ortaya. Bakalım siz ne düşüneceksiniz? 

Kendi listem
                                                
1- 2001: A Space Odyssey (1968)                  
2- Once Upon a Time in the West (1968)      
3- A Clocwork Orange (1971)                        
4- Apocalypse, Now (1979)                                      
5- Rashomon (1950)                     
6- Mulholland Drive (2001)                                                                                        
7- Novecento (1976)
8- Requiem For A Dream (2000)
9-  Teorema (1968)
10- Once Upon a Time in America (1984)

Burç Karabulut'un listesi 

1- 12 Angry Men (1957)
2- Modern Times (1936)
3- Citizen Kane (1941)
4- A Clockwork Orange (1971)
5- Amadeus (1984)
6- Metropolis (1927)
7- M (1931)
8- The Good, the Bad and the Ugly (1966)
9- Full Metal Jacket (1987)
10- Vertigo (1958)

9 Aralık 2011

Sinemasal Sayıklamalar


Böyle bir başlık atıp da konuya nasıl girilir ki? Eğer Sinefil veya film manyağıysanız bir filmi izleyip de kenara atamazsınız. (Unutmak istemediğiniz bir film değilse) Film izlemek sadece bir başlangıçtır. Film sonrası merak ettiğimiz ilk şey olumlu\olumsuz tepkiler ve bu tepkileri öğrenmektir. Olumsuz tepkilerde -özellikle izlediğimiz ve çok beğendiğimiz bir filmi yerden yere vuruyorsa- "Yürü be sen ne anlarsın" tarzı çıkışlar yapmak sağlıklı bir insandan beklenebilecek doğal bir davranıştır. Olumlu eleştirilerde ise "Bu çocuk işi biliyor" deriz. Bazen de her filmin her insana hitap etmeyeceğini; Hayat görüşünün ve filmin işlediği konuya duyulan özel ilginin ya da ilgisizliğin hayranlık ve nefrete dönüşebileceğini düşünür ve saygı duymasını biliriz.

İkincisi; filmin bıraktığı etkiye göre eşe dosta tavsiye etme sürecidir. İşin en kötü kısmı ayılıp bayıldığınız filmi bir arkadaşınıza önerdiğinizde "Rezaletti" şeklinde bir geri dönüşle karşılaşmaktır herhalde. Bu noktada analiz şart. Şahsen öneride bulunmadan önce izlediğim yolda bahsetmek istiyorum. Öneride bulunmadan önce sorduğum sorular:
1- Daha çok hangi türden hoşlanırsın veya hangi türde film izlemek istiyorsun
2- Eski bir film mi olsun yoksa yenilerden mi?
3-Baktım bu iki soru yetersiz kaldı işte o zaman izleyip de çok sevdiği filmlerden örnek vermesini isterim
Örneğin saydığı filmler arasında Truman Show varsa bu filmin daha az popüler olan kardeşi Yaşamın Renkleri'ni (Pleasantville) öneririm gözümü bile kırpmadan. Elde ettiğim geri dönüş harikadır her zaman.

Film sonrası 3. ve son bölüm en keyifli olanıdır: Film sohbeti. İster bir arkadaşınız olsun isterse Dünya'nın öbür ucundan hiç tanımadığımız ve tanıyamayacağımız herhangi biri. Bir önemi yoktur. Ortak payda film ve film sohbetinden alınan hazdır. "Üzerine konuşamadıktan sonra iyi bir film izlemenin ne anlamı var" yaygın bir kanıdır zaten.