Tarihi film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihi film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2016

İskenderiye ‘Feneri’ Hypatia: Agora


Gerilim yaratmadaki üstün hüneriyle yıldızı parlayan İspanyol sinemacı Alejandro Amenabar, artık Hollywood için film üreten bir yönetmen. Son filmi Regression ile belli oranda hayal kırıklığı yaratan Amenabar’ın bir önceki çalışması Agora ise yönetmenin sinemasında yeni ufuklara yelken açma düşüncesinin bir sonucuydu denilebilir. Yunan filozof, matematikçi ve astronom Hypatia’yı merkezine alan film, 4. yüzyıl sonları ve 5. yüzyılda İskenderiye’deki din savaşlarını da ele alarak iki koldan ilerleyen bir tarihi drama.

Çağının tek bilim kadını olarak bilinen Hypatia’yı Agora’da felsefeden ziyade astronomi çalışmalarıyla öne çıkartılıyor. Dünyayı, evreni ve evrendeki yerimizi sorgulayan, öğrencilerine sorgulatan Hypatia, o günün İskenderiye’sinde saygı duyulan ve düşüncelerine değer verilen önemli bir figür. Baştan sona din savaşlarına mercek tutulan bir filmde, bir bilim insanını ana karakter olarak seçilmesini garipseyenler olabilir ancak Hypatia’nın o günün İskenderiye’sinde vali ile beraber olayların göbeğinde olduğu biliniyor. Dünyanın evrenin merkezinde olduğunun sanıldığı bir dönemde, gerçeği arayarak hayatını anlamlandırmaya çalışan Hypatia, erkeklerin dünyasında ve dinin belirleyici olduğu bir çağda, tanrısız bir kadın olarak doğru bildiğini sonuna kadar savunuyor. Onun trajik sonunu da hesaba katarsak bu hikâyenin olmazsa olmaz bir parçası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Roma’nın Hıristiyanlığı kabul etmesinden bir müddet sonra, eyaleti İskenderiye’deki sancılı değişimi perdeye taşıyan Agora, hoşgörüsüzlüğe ve cehalete vurgu yapıyor. Film, Pagan Roma’nın Hıristiyanlara olan katı tutumun ve uyguladığı orantısız şiddetin, gün gelip de Hıristiyanlığı kabul eden Roma’nın paganlara uygulamasını eleştiriyor. Zulüm gören Hıristiyanların, zulüm edene dönüşmesi, Hıristiyan-Pagan savaşının Hıristiyan-Yahudi savaşı biçiminde devam etmesi, hoşgörüsüzlüğün, bağnazlığın ve toplumların din algısının bir sonucudur diyor film. Bununla birlikte siyasetin, iktidar mücadelesinin dini nasıl yozlaştırdığını, insanları nasıl yanlış yola soktuğunu anlayabiliyoruz.

Amenabar, Paganizm, ateizm ve tek tanrılı dinler arasında bir ayrım yapmıyor. Tüm inançlara eşit mesafede duruyor. Buradan da genel olarak din olgusunu irdelediğini, inanç mekanizmasını anlamaya çalıştığı sonucuna varabiliriz. Zaten yönetmen bilimi her şeyin üzerinde tutarak bir anlamda doğru yolu gösteriyor. Dinin, bilimsel gelişmelerin önünü nasıl tıkadığını Agora’yı izlediğinizde net bir şekilde görebiliyorsunuz. Filmde de yer alan İskenderiye Kütüphanesinin yağmalanması-yakılması sahnesi iyi bir örnek. Çalışmaları ve aykırı düşüncelerinin Hypatia’nın sonunu getirmesini de unutmayalım.

Amenabar, bir yandan toplumların inançlarla birlikte değişen yüzüne ışık tutarken, diğer yandan Hypatia’yı astronomi çalışmaları ve bilgeliğiyle tanıtmaya çalışıyor. Tüm bu hengâmenin içinde Hypatia’nın özel yaşamına da değinilebilmesi filmin bir artısı. Özellikle de Hypatia’nın kölesiyle olan ilişkisi iyi işlenmiş. İskenderiye Kütüphanesinde ders veren Hypatia’nın farklı inançlara sahip öğrencileri arasında ayrım yapmamasının yanı sıra kölesini hakir görmemesi ve onu öğrencilerine alkışlatması erdeminin en bariz göstergesi. Filmde buna benzer birçok ayrıntı var. Dolayısıyla tarihsel gerçekler iyi bir araştırma ve sağduyulu bir senaryo yazım aşamasının sonucunda Agora’da hayat bulmuş dersek yanılmış olmayız. Agora, bir Hypatia biyografisinden çok daha fazlası, hatta daha ziyade bir Roma dönemi tarihsel draması demek daha doğru olacaktır. Agora, iç veya dış mekân fark etmeksizin mimari kullanımıyla göz dolduruyor. Yapıların sahiciliği, heykellerin, kostümlerin ve bu gibi birçok detayın aslına uygunluğu dönemin İskenderiye’sinde olduğumuzu hissetmemizde büyük paya sahip. Amenabar’ın meselesini tarafsızca ele alırken, abartıdan, gösterişten uzak durması ve yalın bir anlatı tutturması filmin başarısında rol oynayan önemli detaylar diye düşünüyorum.

21 Ağustos 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #7 Alamut


Slovenyalı yazar Vladimir Bartol’un 1938’de yazdığı Alamut, yazarın başyapıtı olarak kabul edilen bir klasiktir. Bartol’un uzun araştırmalar sonucunda tamamlayabildiği Alamut, bizi yakından ilgilendiren tarihsel gerçeklere dayalı kurgusal bir eser. Emellerine ulaşabilmek için kendisini peygamber ilan eden efsanevi lider Hasan Sabbah’ın ve Alamut Kalesi’nde yarattığı sahte cennetle kandırdığı, gözlerini bile kırpmadan ölüme koşabilen fedailerinin hikayesi nedendir bilinmez hala sinemaya uyarlanmadı.

Hikaye 

Hikaye 11. yüzyıl İran’ında, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah’ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasrladığı Alamut Kalesi’nde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür.

Uyarlamayla ilgili zorluklar 

Alamut, hakkıyla sinemaya uyarlanması zor bir roman. Ancak bu zorluk ne Bartol’un anlatısından kaynaklanıyor ne de hikayeden… Romanı uyarlamak için en uygun ülkelerin İran ve Türkiye olduğunu düşünüyorum. Fakat ülke sinemalarını düşününce tarihi veya epik hikayeleri tam bir hakimiyetle kotarabilecek bir yönetmen olmadığını da biliyorum. Bu sebeple olası bir uyarlamadan çok da ümitli değilim. Bu noktada farklı kültürlere ait tarihi olaylara, savaşlara, efsanelere veya önemli kişiliklerin biyografilerine el atmaktan geri durmayan, oryantalizme sıcak bakan Hollywood akla geliyor. Bu seçeneğin de üzerinde çok duramıyorum çünkü romanın zengin alt metni ve felsefesinin uçup gitme ihtimali çok yüksek. Geriye kalan son seçenek bir ortak yapım… İran ve birkaç Avrupa ülkesinin ortaklığında, roman auteur bir sinemacının ellerine teslim edilirse başarılı bir film izleyebiliriz.

Neden uyarlanmalı? 

Öncelikle zengin karakterleri ve bir veya iki ana karaktere bağlı kalmayan yapısı sebebiyle heyecan verici bir tarihi filme dönüşebileceği için diyebiliriz. Hasan Sabbah’ın felsefesi, keskin zekası ve hayal gücüyle sinemanın unutulmaz karakterlerinden birine dönüşme ihtimali var. Elbette o rolün altından kalkabilecek, karizmatik bir oyuncuya emanet edildiği takdirde.. Öte yandan hikayenin İslam başta olmak üzere dinler hakkında söyledikleri, dinin politik emellere nasıl alet edilebildiği, inancın iyi ya da kötü insanoğlu üzerinde ne kadar etkili olabildiğini göstermesi bugünkü İslami terör olaylarıyla da ilişkilendirilerek görselleştirilebilirse alt metni zengin bir film izleyebiliriz. Fedailerin işkence ve ölüm korkusuyla birer canlı bombaya dönüşme sürecine paralel olarak, cennet erişme arzusuyla tam bir teslimiyetle ölüme koşmaları oldukça sinematik duruyor. Dogmatik inançları eleştiren metin temelde bir gencin hakikat arayışının hikayesidir. Film de -hakikat arayışı öne çıkartılacaksa- o genç yani İbni Tahir karakteri merkeze alınarak çekilebilir. Romanla filmin anlatısı arasında olabilecek en mantıklı ayrım da bu olacaktır. "Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah" anlayışını düstur edinen Hasan Sabbah'ı ve tarikatının iç yüzünü beyazperdede görmek ilham verici olacaktır. Haşmetli Alamut, sahte cennet bahçeleri ve huriler, gücünü gerçekliğinden alan hikayenin görselleştirilmeyi bekleyen hoş detayları sadece. 300 Spartalı gibi kahramanlık hikayelerinin sinemada görkemli yapımlarla canlandığı bir dönemde, 30 bin kişilik Selçuklu ordusuna şeytani zekasıyla kafa tutan Hasan Sabbah ve fedailerinin hikayesi yeni neslin ne kadar ilgisini çeker bilemem ama tarihe meraklı bünyelere ilaç gibi geleceği kesin.

21 Mayıs 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #24 Satyricon


İtalyan sinemasının en önemli bir kaç isminden biri olarak gösterebileceğimiz ve tarif etmesi zor, son derece kişisel bir filmografiye sahip olduğunu da söyleyebileceğimiz Federico Fellini'nin en uçuk filmi 969 tarihli Satyricon dersek abartmış olmayız sanırım. Film, yönetmenin La Strada, La Dolce Vita, 8½, Roma ve Amarcord gibi ön plana çıkmamış işlerinden biri. Petronius'un aynı adlı eserinin serbest bir uyarlaması olan film, 'Fellini Satyricon' olarak da biliniyor.

Fellini, Paganlık dönemi Roma'sında, Encolpius adlı bir öğrenci ve arkadaşı Ascyltus'ı merkeze alarak dönemin benzersiz bir portresini çiziyor. Fellini filmlerinde hikaye genellikle ikinci plandadır. Burada ise usta hikaye akışına tamamen sırtını dönüp muğlak bir anlatım tercih ediyor. Ayrıca söylendiği gibi anlatım şiirsel değil ancak karakterlerimizin dili şiirsel diyebiliriz. Hikayenin nerden gelip nereye gittiği belirsiz. Bu, seyrini zorlaştırmanın da ötesine geçerek filmin içine girmemizi imkansızlaştırıyor. Hikaye bir yana Fellini, karakterlerle seyirci arasına keskin bir mesafe koymuş. Böylece bizi hikaye ve karakterlerden soyutlayıp dönemin sanat ortamına -şiir, tiyatro, plastik sanatlar, hikayeler, mitoslar ve söylenceler- odaklanmamızı ve yarattığı görsel şölene kapılıp gitmemizi istemiş. Satyricon'da her sahne her plan inanılmaz sanat yönetimiyle bir tuvale dönüştürülmüş. Tarihi-epik filmlere aşina olan seyircinin kafasında klasik bir Roma dönemi görseli vardır mutlaka. İşte Satyricon bunu yıkıyor. Estetiği ve tuhaflığıyla Fellini filmografisinin en çarpıcı örneklerinden olmayı başarıyor.

İki eşcinselin ordan oraya sürüklenip çeşitli maceralara atılmasını, girdikleri ortamlarda yaşadıkları tecrübeleri, inanç ve cinsellik, kölelik ve özgürlük gibi temaları öne çıkararak akıl almaz batıl inanç ve tedavi yöntemlerini Fellini usulü bir yapı içerisinde deneyimliyoruz. Satyricon için yapılan fantastik yorumlarına katılmadığımı ve bunun ezber bozan bir tarihi film olduğunu belirteyim. Film bittiğinde akılda kalan şey doyumsuz bir sanat hissiyatı ve görsel imgeler daha fazlası değil.

Son söz: Fellini sinemasına yabancıysanız ve seyircinin aktif katılımını isteyen filmleri sevmiyorsanız Satyricon size göre değil. Yönetmeni sevenler içinse bir zorunluluk. 8\10

7 Temmuz 2012

Napoleon


Abel Gance'in Napoleon'u 1927 yılında yapılmış sessiz bir filmdir. Dünyaca ünlü Fransız filmci Abel Gance, sessiz film dönemindeki çalışmalarıyla hatırlanır. 3 saatlik filmi J'accuse ile uluslar alanda tanınan Gance, asıl patlamayı restore edilmiş versiyonuyla 5.5 saate ulaşan Napolyon filmiyle yapmıştır. Fransız filmlerinin dünya çapında monopoli olduğu zamanlar (özellikle Gaumont ve Pathe şirketleri Amerika dahil her yerde bir monopolidir, I. Dünya Savaşıyla bu durum da terse dönecektir. Gaumont batacak, Pathe zar zor idare edecektir) düşünüldüğünde bu başarının Fransa'dan çıkması normal gelebilir ancak sinemada deneysel teknikler kullanan ve bu teknikleri sinemaya kazandıran Gance, özellikle parlamentodaki kaosu fırtına sahneleriyle özdeşleştirmesiyle çığır açmıştır. Uzun bir sonu olan film, Polyvision kamerasının kullanımıyla yine bir öncüdür.
Burç Karabulut yazdı

Filme döndüğümüzde film basitçe Napolyon'un askeri başarılarını ve diktatör olarak Fransa'yı yönettiği bir biyografi çizer. Albert Dieudonne'un Napolyon'u oynadığı filmde, yıkılmaz ve kararlı bir Napolyonla karşı karşıya kalırız. Öyle yıkılmaz ve kararlıdır ki; filmin ilk sahnelerinde çocuk Napolyon olarak bir kartopu savaşını başarıyla yönetir ve rakiplerini alt eder. Napolyon açılış sahnesinde Brienne Koleji'nde yatılı kalmaktadır. Bu okul bir nevi papaz okulu gibidir. Öğrenciler dışarda kartopu oynamaktadırlar. Bir kardan mevzi arkasında bekleyen Napolyon, karşı tarafa bir ayna tutarak onları can evinden vuracak kadar akıllı bir strateji uygular ve durum tam tersine döner. Öğrenciler bir savaş yapıyormuşçasına birbirine girer. Kartopu savaşının bir meydan savaşı olarak verildiği sahnelerde Napolyon'un geleceğin lideri olduğunu çok net görürüz. Yıkılmaz ve kararlıdır. Filmi anlatan iki kelime budur. Napolyon liderdir, yıkılmaz ve kararlıdır.

İlerleyen zamanda Napolyon büyümüş, doğum yeri olan Korsika adasına dönmüştür. İngiliz işgaline uğrayan adada eski dostu tarafından gammazlanıp, hain ilan edilir. Adanın tavernasına girer. İspanya, İtalya ve İngiliz sempatizanlarının yer adada Napolyon, bardaki sempatizanları tek kelimesiyle kendine hipnotize eder. Napolyon'un yüzünün rigid, karizmatik duruşu bir firavun kutsallığındadır, ikna edici konuşması ve ağzından çıkan her sözüyle bardaki insanları etkileyecek kadar güçlü olması onun doğuştan gelen liderliğini pekiştirir. Fransa'yı yönetecek kişi odur. Ancak, İngiliz askerlerinin bara gelişiyle kaçmak zorunda kalacaktır.

Bir sandalla adadan kaçmayı başaran Napolyon, Fransa'ya dönmek için denize açılır. Denizde fırtınaya yakalanır. Fırtına çok güçlüdür. Herhangi bir insanı yıkacak fırtınadan Napolyon canlı çıkacaktır. Filmi anlatan Gance bile ona duyduğu hayranlığı şu cümleyle göstermiş gibidir: O, kaderle mücadele edecek kadar güçlüdür. Fırtına sahnesinde dalgaların vuruşunda kullanılan kamera açıları ve innovatif montage Eisenstein'in Potemkin Zırhlısında kullandığı montajla bir paralellik teşkil eder. Sinema tarihine kazınan Odessa merdivenlerini gözümüzün önüne getirdiğimizde, Çarın askerlerinin ilerleyişi ve halkın art arda atılan kurşunlarla öldürülmesi gösterilir, bu sahnelerle karelerin collisionu (çarpışması) amaçlanır. Napolyon'da ise, parlamentodaki kargaşa ve dalgaların kabarması ile kameraya vurması zamanın öncü montaj tekniklerinden kabul edilir.

Fırtınadan tek parça halinde kurulan Napolyon, Saint-Toulon savaşında karşımıza topçu yüzbaşı olarak çıkar. Filmin linear bir öyküye oturmaması, sadece Napolyon'un yükselmesini konu alması, askeri dehasını anlatmanın yanında Gance'in hayranlığını her defa Napolyon portreleriyle süslemesi daha göze batar. Daha çocukluğundan belli olan üstün askeri dehası, Toulon savaşında fazlasıyla dramatize edilir. Geneal Draghommer'in emirlerini dinlemez ve savaşa kalkar. Normalde rütbece düşük bir komutanın, verilen emirlere uymaması sakıncalı ve korku dolu bir ruh halini çağırır. Ama Napolyon kazanacağından o kadar emindir ki sorumluluğu hemen üstüne alır, korku, tasa hatta hiçbir duygu yüzünde belirmez. Toulon savaşı doğal olarak büyük bir zaferle sonuçlanır. Napolyon'un cesetler arasında filmde ikonlaşan ayakta yıkılmaz durduğu sahne; iradesinin zaferidir. Ancak Fransa'da hiç bitmeyen politik kavgalar Napolyon'un yönetimi ele geçirmesi filmin bizi manipüle ettiği ölçüde zorunlu kılar. Son yarım saatte Napolyon'un yönetimi ele geçirip Fransız Cumhuriyetini yaşatmasını izleriz. Aslında Napolyon bir anlamda Abel'in ikilemidir. Suçluyorum ile pasif bir savaş filmi çeken yönetmen, Napolyon ile bir diktatörün hayatını perdeye taşımıştır.

1920'li yılların epik filmlerinden kabul edilen Napolyon, bir sinema filmi yapımı dersi gibidir.Film estetiğin sonuna kadar hakkını vererek sinemaya farklı, yeni kamera açıları, innovatif montajı kazandırmıştır. Dönemin ünlü New York Times eleştirmeni Vincent Canby; " Napolyon izlendiğinde, eleştirmenlerin bir film için genelde kullandığı tüm iyi sıfatları kabul ediyor. Napolyon kısaca alıyor, götürüyor ve nefes kesiyor, tam anlamıyla göz kamaştırıyor" demiştir. Bu arada film tarihçisi olan Kevin Dubrow tarafından 1971'de restore edilene kadar Napolyon, kaybolan filmlerdendir. Yönetmenin ikilemini, filmin kaybolmasını, bulunmasını ve tekrar ilgiyle karşılanmasını da yazıya dökeceğim.

10 Mayıs 2012

Epik Sinemanın Altın Çağı


Sinemanın ana türlerinden olmamakla birlikte başlı başına bir tür kabul edilen Epik, kahramanlık ve yiğitlik hikayelerinin destansı bir dille anlatıldığı türdür. Sinemadaki karşılığı ise tarihte yaşanmış veya anlatıla geldikçe efsaneleşmiş, duyduklarında insanları coşturan, galeyana getiren hikayelerin görselleştirilmesinden ibarettir. Destanlar, Mitoloji, Kutsal kitaplar, savaşlar, iz bırakmış büyük kişiliklerin biyografileri epik sinemayı besleyen kaynaklardır.

Her çağdan epik öyküler çıkabilir-çıkartılabilir. Bu yüzdendir ki sinemada Epik filmler başlığı attığınızda Western'den Bilim Kurguya kadar farklı türlerde kendisine yer bulabilir. 'Epik Sinemanın Altın Çağı' başlığını tarihi-epik olarak okumalı ki bu değerlendirmeyi buna göre yaptım. Bir iki istisna dışında toplu tüfekli savaş filmlerini değerlendirme dışında tuttum. Amacım Tarihi-Epik'in karşılığını bulabilmekti. Tarihi-Epik'te şablon filmimiz Ben-Hur'dur. Günümüzdeki örneklerden de Troy, Gladiator, Alexander bu şablona harfiyen uyan filmlerdir. Türe ilişkin filmler genellikle 2-2.5 ile 4 saat arasında değişebilen uzunluğa sahiptir. Bol figürasyon içerirler. Bu tip filmler için büyük setler kurulmuş ve o dönem için büyük bütçeler harcanmıştır.

Epik Sinemanın Altın Çağının 1950 ve 60'lı yıllarda yaşandığını düşünüyorum. Biraz daha derine inmek gerekirse Altın dönemin 50'li yılların ortalarından itibaren başlayıp 60'lı yılların ikinci yarısına kadar sürdüğünü söyleyebiliriz. 50'li yılların başında Altın çağı müjdeleyen, nitelik olarak üst düzey olmamakla birlikte bir çok film üretilmiş. İncil kaynaklı Samson and Deliah (1949), Quo Vadis (1951), Ivanhoe (1952), Marlon Brando gibi bir starı bünyesinde barındıran Julius Caesar (1953), The Robe (1953), Demetrius and the Gladiators (1954) ve 50'li yılların ilk yarısında karşımıza çıkan en önemli yapım Akira Kurosawa'nın en iyilerinden olan Seven Samurai (1954) kuşkusuz. 1955'de kısmen başarılı Richard III ve Land and the Phraohs gibi sıradan sayılabilecek örneklerin ardından Altın Çağı resmen başlatan film, türün önemli isimlerinden Cecil B. DeMille'in tüm kutsal kaynaklarda kendine yer bulan Hz. Musa ve kendisine indirilen 10 emir ekseninde anlatılan hikaye The Ten Commendments (1956) aslında yönetmenin 1923'de sessiz olarak çektiği aynı adlı filmin yeniden çevrimidir. O dönemin görüp görebileceğimiz en başarılı görsel efektleriyle kotarılan Kızıl Denizi geçiş sahnesi unutulmazlar arasına girerken genel olarak da filmin başarılı bulunması diğer yönetmenlere ve yapımcılara cesaret aşılamış ve peşi sıra bir çok film üretilmiştir. Hz. Musa rolü ile Charlton Heston, epik filmlerin aranan yüzü  haline gelecek ve sayısız filmde rol alacaktır.


1956 yapımı bir diğer film Makedon Kralı Büyük İskender'i Richar Burton'ın canlandırdığı Alexander the Great, estetik kaygılar taşımayan çok da özenli bir film değildi. Dönemin ortalama işlerindendi. 2 yıl sonra gelen ve Vikinglerin öyküsünü perdeye taşıyan The Vikings, neresinden bakarsanız bakın başarılı olmuş bir epik. Orson Welles'in anlattığı hikayede krallık için mücadele eden iki kardeşi dönemin starlarından Kirk Douglas ve Tony Curtis canlandırıyor. Karakter çatışması ve savaş sahneleriyle heyecan, set ve kostümlerle yakalanan görsellik de baştan sona lezzetli bir seyirlik vaat ediyor. Ve türün babası olarak lanse edebileceğimiz 1959 tarihli William Wyler imzalı Ben-Hur'un merkezinde Roma döneminde, kutsal topraklarda Ben-Hur adlı zengin Yahudi prens ve çocukluk arkadaşı Roma generali Messala arasındaki çatışma, Ben-Hur'un düşüş ve yükselişi yer alır. Ancak film bu çatışmadan ibaret değildir. Aynı zamanda bir yan hikaye olarak Hz. İsa'nın öyküsü anlatılır. Hz. İsa, Ben-Hur'u etkileyen bir figür olarak çizilir. Ben-Hur, öyle tutkulu öyle ihtişamlı ve öylesine kusursuz ki sadece 60'lar epik filmlerini değil tüm bir epik film külliyatını etkilemeyi başarmıştır. Hatta etkisini 60 ve daha çok 70'li yıllarda Yeşilçam'da ard arda üretilen Tarkan, Battal Gazi ve Kara Murat vb. filmlerde açıkça görmek mümkündür. Film, prodüksiyon olarak da çok büyüktür. 20.000 figüran ve 300'e yakın set kullanılmıştır. 11 Oscar ödülü de cabası...


Ben-Hur'un gişe ve ödül bazında getirdiği başarı 60'lı yılların ilk yarısında tarihi-epik filmlerde bir patlama yaşanmasına sebebiyet verdi. Ertesi yıl gelen Stanley Kubrick başyapıtı Spartacus, o yıl 4 Oscar kazandı ve hatırı sayılır bir gişe geliri de elde etti. Kirk Douglas, insanlık tarihinin en meşhur kölesi Spartacus'e başarıyla hayat verirken film de Kubrick'in mükemmeliyetçiliğinden nasibini alıyor ve bir özgürlük destanına dönüşüyordu. 8500 figüranlı, 3 saatlik dev bir prodüksiyon olan Spartacus, döneme ilişkin ayrıntıları, titiz karakter çalışması ve etkileyici finaliyle Altın Çağın en önemli epik filmlerinden oldu. 1961 yılının iki önemli epik filminden Barabbas; küçük ölçekli, mütevazi sayılabilecek ve karanlık atmosferiyle dikkat çeken kişisel bir film iken yılın diğer filmi El Cid, 11. yüzyıl İspanya'sında El Cid adlı bir kahramanın İspanya'nın bölünmemesi için verdiği savaşı aktarır. Dönemin büyük yapımlarından olan filmde yine Charlton Heston'ı görüyoruz. Ona eşlik eden isim ise Sophia Loren. 1963'de karşımıza çıkan The 300 Spartans, bugün hepimizin bildiği hikayeyi gerçekçi bir tonda anlatmaya çabalıyor. Bir noktaya kadar da bunu başarıyor. En önemli eksiği yetenekli bir yönetmenden yoksun oluşu. Bugün sıkıcı gelebilir belki ama 60'lı yılların epik sineması adına kayda değer örneklerden olduğunu belirtelim. Aynı yılın major filmi ise 7 Oscar'lı Lawrence of Arabia. Yönetmenlik koltuğunda David Lean'ın oturduğu filmde kılıç şakırtısından çok silah sesleri hakim. Lawrence of Arabia, bir İngiliz casusun Suudi Arabistan'da geçen casusluk öyküsü olarak özetlenebilir ama 3.5 saatlik filmde çok daha fazlası var. Bu film yazının başında belirttiğim kriterlerin dışına çıkıyor dönemi itibariyle. Bu sebeple değinmeden edemedim. Yakın dönemi ele alan tarihi-epikler içinde en ünlüsü ne de olsa.


Altın Çağın en ihtişamlı filmi belki de 1963 yapımı Joseph L. Mankiewicz imzalı Cleopatra'dır. Elizabeth Taylor'ın tüm güzelliği ve cazibesiyle canlandırdığı Mısır Kraliçesi Cleopatra'nın önce Sezar ile sonra da General Marcus Antonius'la yaşadığı aşk ekseninde ilerliyor hikaye ve tüm görkemiyle bir çağa tanıklık ediyor. 3 yılda tamamlanabilen ve 44 milyon dolar gibi dudak uçuklatacak bir bütçeyle (bugünün 300 milyon dolarına denk geldiği söyleniyor) çekilen film süresinin fazla uzun olması sebebiyle (4 saati aşıyor) yer yer sarkıyor ama tam bir gövde gösterisi olan Cleopatra'nın Roma'ya giriş sahnesi için bile izlenebilir. Cleopatra'yı takiben 55 Days of Peking (1963), Becket (1964), The Fall of the Roman Empire (1964), The Greatest Story Ever Told (1965), The War Lord (1965) gibi ilgiye değer filmler üretildi. Bu filmler içinde en önemlisi ise kuşkusuz El Cid ile harikalar yaratan Anthony Mann'in tekrar görkenli bir epik filmle karşımıza çıktığı The Fall of the Roman Empire diyebiliriz. Ben-Hur, Spartaküs ve Cleopatra'da açıkça etkiler taşıyan film, gerçekle kurguyu bir potada eritiyor ve adını türün en iyileri arasına yazdırıyor. John Huston'ın 1966 tarihli The Bible: In the Beginning'i, The Ten Commendments'ta olduğu gibi tarihi-epik ile dini-epik'i birleştiren dünyanın yaratılışından başlayarak İncil'deki ikonografiyi takip eden ve İshak'ın kurban ediliş sahnesine kadar olan süreci görsel olarak tatmin edici bir şekilde anlatmayı başarmış döneminin farklı işlerinden biri. Rus sinemacı Andrey Tarkovski'nin Andrei Rublev'i ise epikten çok bir tarihi-drama ancak sinemasal başarısı adını anmadan geçmeme müsaade etmiyor. Bir ikona ressamının şiddet ve zulüm karşısında inancını sorgulamasını dönemin Rusya'sında savaş fonunda etkileyici bir dille anlatır. Bir Çek sineması örneği olan 1967 yapımı epik film Marketa Lazorova da çok geç keşfedilmiş ama hakkı heniz teslim edilmemiş dönemin son başarılı örneklerindendir.

Görüldüğü gibi özellikle 60'lı yılların ilk yarısında yaşanan epik film patlaması ve türün en iyi örneklerinin de üretilmesiyle bu dönemin Epik Sinemanın Altın Çağı olarak değerlendirilmesi bir zorunluluktur. 60'ların sonlarında ve 70'li yıllarda bilim kurgu ve korku sinemasında yaşanan gelişmeler doğal olarak Epik sinemanın düşüşüne önayak olmuştur. 2000'li yıllarda Gladiator'ın gişe ve eleştirel başarısı ve sonrasında fantastik sinemanın epikle kusursuzca buluştuğu Lord of the Rings serisi yeni bir Altın Çağ olmasa da bir Rönesans dönemi yaşanmasını sağlamıştır.