James Cameron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
James Cameron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2025

Bir Bilimkurgu Klasiği: Terminator Serisi

James Cameron’ın yarattığı Terminator serisi, 30 yılı aşkın bir süredir post apokaliptik bilimkurgu alt türünün göz bebeklerinden biri konumunda. Bu seriyi özel kılan neydi? Başarısını hangi formüllere borçluydu Terminator? Öncelikle Cameron’ın vizyonuna borçlu olduğunu ve yönetmenin alt türü çok iyi etüt ettiğini söyleyelim. Cameron, tematik açıdan oldukça zengin bir kıyamet sonrası bilimkurgusu yaratırken birçok filmden faydalanmış, 1968 sonrasındaki süreci iyi değerlendirmiş. Termınator, kıyamet sonrasına zaman yolculuğu aracılığıyla ulaşan Planet of the Apes’in formülünü tersten uygulayarak alt türe zenginlik ve bir farklılık kattı denilebilir. Film, 2001:  A Space Odyssey’in bireysel olarak yaklaştığı makine – insan mücadelesini de alenen bir savaşa çevirmiş, insanoğlunu yokoluşa sürükleyecek bir hikayede işlemiştir. Westworld’ün insan suretindeki makineleriyle, Blade Runner’ın karanlık atmosferi Cameron’a ilham vermiş. Şüphesiz ki, Termınator post apokaliptik bilimkurgu alt türüne pek çok yenilik getirmiş olsa da, türün diğer örneklerini gibi nükleer felaket paranoyasından beslenmiştir. Mad Max serisi ve Escape from New York’ta olduğu gibi kıyamet sonrasında aksiyon düşüncesini hikâyenin günümüzde geçen ayağında hayata geçirmiştir Cameron. İlk üç film, Mad Max gibi kaçmalı-kovalamacalı yapıya bel bağlamış ve bu, Terminator filmlerinin klasik bir öğesine dönüşmüştür.

Serinin efsaneleşmesinde yönetmen Cameron’ın ardından en büyük pay Arnold Schwarzenegger’a aittir diyebiliriz. Kendisine Klye Reese rolü teklif edilen, ancak sibernetik makine T-800’ü tercih eden Arnold, özellikle ikinci film sonrasında karakteriyle ikonikleşmiş, “I’II be back” (Geri döneceğim) repliğini haklı çıkarırcasına hep geri dönmüştür. Cameron sonrasında düşüşe geçen seriyi diriltmek için birçok yol denendi ama Terminator’ı özüne döndürme çabası beklenen sonucu vermedi.

The Termınator

Seyircisine oldukça zengin bir dünya sunan Termınator, distopyasında umududa yer açan kıyamet sonrası bilimkurgularından. Yapay zeka ile insanoğlunun gelecekte vuku bulan çetin savaşıyla ilk buluşmamız, düşük bütçe faktörüne rağmen muazzam bir deneyime dönüşmüştü. 2029 yılının karanlık dünyasında açılan film, makinelerle insanlığın dengelerin sürekli değiştiği savaşından günümüze uzanır. Yapay zeka Skynet’in şeytani bir planı vardır: Direnişin lideri John Connor’ı henüz doğmadan yoketmek… Bunun için görevlendirilen T-800 model sibernetik makine görevini tamamlayana kadar durmayacaktır. Biraz düşündüğünüzde hikâyenin İncil’den beslendiğini fark edeceksiniz. John Connor, insanlığın kurtuluş umudu, mesihidir. Onu doğuran Sarah Connor’da Meryem Ana olarak düşünülebilir. Zira, mesele sadece kurtarıcıyı doğurması değil, henüz teorik olarak doğmamış\varolmamış biri tarafından hamile bırakılması söz konusudur. John Connor’ı özel yapan da belki bu ince detaydır.

The Termınator, serinin en karanlık filmi olmakla birlikte gerilimin yaratma hususunda da devam filmlerinin önündedir. Bunun sebebi de karakterlerimiz arasındaki güç eşitsizliğinin diğer filmlere göre daha dengesiz olmasıdır. Kısıtlı bütçe de Cameron’ı aksiyondan ziyade gerilime yöneltmiştir. İlk filme bakarak insanoğlunu yok oluşa sürükleyen makine-insan savaşında tüm suçu zaman yolculuğu teknolojisi üzerine atabiliriz. Çünkü gelecekten gelen Cyborg yok edilse bile, sağlam kalan bir kolu ve işlemcisi Skynet’in doğuşunu olanaklı kılacaktır. Bu noktada oluşan paradoksun ise filme bir derinlik kattığı söylenebilir.

Terminator II: Judgement Day

The Terminator’ın ticari başarısı sonrasında Aliens ve The Abbys gibi iki bilimkurgu başyapıtı daha çekerek bir anda hem türün hem de döneminin en önemli yönetmenlerinden birine dönüşen James Cameron, stüdyodan 100 milyon dolar gibi yüksek bir bütçe kopararak hayalini kurduğu filmi yapmak için kolları sıvamıştı. Aradan geçen 7 yılda efekt teknolojisindeki geldiği nokta da kuşkusuz bu hayali hayata geçirmesine olanak tanıdı denilebilir. İlk filmin hikâye kurgusunu tekrarlayan Cameron, Arnold Schwarzenegger’in seyircinin belleğinde taze kalmayı başaran Cyborg karakterini koruyucu bir meleğe dönüştürmesi film adına küçük ancak çok etkili bir hamleydi. Hikâyeyi 10 yıl sonrasına taşıyan Cameron, T-800’ü babasız büyüyen John Connor için bir baba figürü gibi konumlandırdı. Böylece durmak bilmeyen aksiyon içine duygusallık da katarak inanılmaz bir kimya oluşturdu. Judgement Day, bir devam filmi olsa da öncülünün çok ötesine geçti. Efektlerin, görseliğin ve doyumsuz aksiyonun bunda büyük payı olsa da, Judgement Day’in tematik açıdan daha zengin bir film olması, Terminator’ün dünyasını genişletmesi klasikleşmesinde etkili oldu. Makine-insan savaşının kendi içinde makine-makineye karşı, makinenin insanlaşması gibi alt başlıklar açılarak genişletilmesi iyi bir örnektir. İlk filmde zorunlu olarak öne çıkan gerilimin, bu filmde yerini tam anlamıyla gerçek bir aksiyona bırakması, bilimkurgu\aksiyon melezleşmesinin Terminator filmlerine daha uygun olmasıyla ikinci film parladı. Karakterlerin kendini bulması da atlanmaması gereken bir detaydır. Sarah Connor’ın sinema tarihinin en güçlü kadın karakterine bürünüşü, John Connor’ın ortaya çıkışı, T-800’ün insanoğlunun tarafına geçişi ve civa alaşımlı T-1000’in varlığı Judgement Day’e çok şey kattı. Sayısız unutulmaz sahnesiyle hafızalarımıza kazınan bu film, görsel dokusu, aksiyonu ve kusursuzluğuyla 90’lı yıllar bilimkurgu sinemasının zirvesine oturdu.

Terminator 3: Rise of the Machines

James Cameron, Terminatör serisine daha fazlasını veremeyeceğini düşündüğünden ve kendini de tekrar etmekten kaçındığı için üçüncü filmin kamera arkasına geçmeyi kabul etmedi. Çok da tecrübeli bir isim olmayan Jonathan Mostow’ın yönettiği Terminator 3: Rise of the Machines, formüllerin dışına çıkmayan klasik bir devam filmiydi. İkinci filmin 10 yıl sonrasına taşınan hikayede yetişkin ve bir nevi derbeder bir John Connor çıktı karşımıza. Skynet’in onu yok etmek için bir kez daha şansını denediği filmde, Judgement Day’de olduğu gibi makine-makineye karşı durumu söz konusuydu. Artık klasikleşen otobanda takip sahneleriyle yine büyük keyif verse de, serinin hayranları aksiyon ve görsellikten çok daha fazlasını beklediğinden Rise of the Machines kısmen de olsa hayal kırıklığı yarattı. Kaderimizi değiştirip değiştiremeyeceğimiz meselesi üzerine kafa yoran filmde kaçınılmaz olanın gerçekleşeceğini vurguladı yönetmen Mostow. Zaten Rise of the Machines’in seri içindeki önemi geçmiş ve geleceği birleştirmesiydi. Ortada seriyi ileri taşıyacak bir hikaye olmaması, Cameron’ın vizyonuna ihtiyaç duyulması ve tekrara düşülmesi gibi sebeplerle beklentileri karşılayamayan üçüncü bölüm, her şeye rağmen başarılı bir işti.

Terminator: Salvation

Serinin yaratıcısı James Cameron olmadan da iyi bir Terminator filmi çekilebildiğini görmüştük. Peki ya Arnold Schwarzenegger olmadan bunu başarmak mümkün müydü? Serinin dördüncü bölümü Terminator: Salvation bu soruya olumlu bir cevap niteliğindeydi. Hem de bunu kamera arkasında pek de yetenekli bir yönetmen (McG) olmadan başarması takdire şayandı. Terminator: Salvation ile ilgili en önemli nokta artık sonunda hikâyenin kıyamet sonrasına taşınmasıydı. Serinin önceki bölümlerinde gelecekten direnişe dair kısa anlar izlemiş ama neler yaşanacağına ilişkin detaylı bir veri elde edememiştik. Yönetmenin karanlık dönemi anlatıyoruz dediği Salvation’da babası Kyle Reese’i arayan, onu korumaya çalışan ve insanlara umut aşılama çabasında bir John Connor görüyoruz. Bununla birlikle Marcus Wright -özel üretim bir makine-insan- adlı ana hikâyeye hizmet eden bir yan karakterin varlığının da filme zenginlik kattığını söyleyebiliriz. Serinin dördüncü bölümü ile bir anlamda klasik bir post apokaliptik bilimkurguya evriliyor Terminator. Seri alt türün klasik bir örneğine dönüşürken elbette ilk üç filmin hikâye kurgusunun da değişmesi kaçınılmazdı. Ancak aynı yorumu filmin kıyamet sonrası dünyasının görsel karşılığı için söyleyemeyiz. Çünkü Cameron’ın mavimtrak geleceğine ihanet edildiği bir gerçek. Bu durumu görmezden gelebilmenin tek yolu Salvation’ı Judgement Day’den bağımsız olarak düşünebilmek bana kalırsa. 

Terminator: Genisys 

Serinin ilk filmlerinde olduğu gibi yine geleceğin dünyasında açılan Genisys, ilk etapta The Terminator’ın eksik parçalarını tamamlamaya girişiyor denilebilir. Kyle Reese’in bakış açısından, geleceği ve John Connor’ı görüyoruz. Zaman yolculuğunun nasıl olup da devreye girdiğini ve döngüyü başlattığını görme şansına erişiyoruz. Genisys’in bozucu nitelikteki hamleleri de bu noktada başlıyor. Yeniden 1984 yılındayız ama hiçbir şey eskisi gibi değil. Serinin ilk iki filmi üst üste bindiriliyor, tekrar etmekle yeniden yaratmak arasında ince çizgide oldukça tuhaf ve bir o kadar da eğlenceli bir alternatif gerçeklik bölümü izliyoruz. İlk 20 dakikadan sonra ise filmin yönü tamamen değişiyor. 2017’nin dünyasına geçiş yaptığımızda alternatif gerçeklik senaryosunun da ikinci kısmına geçmiş oluyoruz. Zaten ne oluyorsa burada oluyor. Sürprizlerini bozmamak için detaya girmeyelim ama alternatif gerçeklik yaratayım derken John Connor’a biçilen rolün yenir yutulur cinsten olmadığını, serinin özüne ters bir yola girildiğini de söylemeden geçmeyelim. Diğer önemli nokta da geçmişi değiştirirken nostaljik tatlar verip artı puan toplarken, geleceği değiştirme cüretinin gösterilip bir çuval incirin berbat edilmesi Terminator: Genisys, serinin en önemli temalarından zaman yolculuğunun hiç olmadığı kadar medet umuyor. Zaman yolculuğunun yarattığı klasik paradoksla yetinmeyip, kişinin kendi gençliğiyle karşılaşması ve zamanda açılan gedikle komplike bir senaryoyu hayata geçiriyor. Evet, belki havada kalan pek bir şey yok ama Terminator'dan geriye ne kaldığı da sorgulanmalı. 

Termimator: Dark Fate

Seriyi devam ettirebilmek için yeni yollar arayan senarist ekibimiz, önceki film Genisys'da olduğu gibi burada da alternatif yaratma çabası içine girmiş. John Connor'ın makineler tarafından öldürüldüğü, Skynet'in engellendiği ve fakat Skynet'in yerini Legion'un aldığını öğreniyoruz. Görüldüğü üzere Dark Fate, bozucu nitelikte bir Terminator filmi. Serinin üzerine kurduğu temelleri yıkmakta beis görmüyor, diğer bir deyişle seriye ihanet ediyor. John Connor'ın ölümü serinin fanları için kabul edilebilir bir hamle değil. Dark Fate'in en önemli kozu ise Rise of the Machines'te öldüğünü öğrendiğimiz Sarah Connor'ı geri getirmek... Deadpool ile kendini ispatlayan Tim Miller'ın yönettiği Dark Fate, hikaye kurgusu ve bir Terminator filmi olarak şablonun dışına çıkmamaya özen gösteriyor. Yeni karakterleri fazla yadırgamasak da değiştirilmiş gelecek düşüncesine tutunmak oldukça zor. Görsel efektler ve işin aksiyon cephesinde özellikle Genisys'e göre daha iyi bir iş çıkartıldığını görüyoruz. Sonuç olarak Terminator: Dark Fate, Terminator: Genisys'in ardından serinin en zayıf filmi olmaktan kurtulamamış diyebiliriz.

20 Temmuz 2013

Vuslata Beş Kala: "Terminatör 5"


Efsane seri Terminatör yoluna devam ediyor.. Serinin yaratıcısı James Cameron'ın ilk iki filmin ardından dönmemek üzere veda etmesi kan kaybına sebep olmuş ama Arnold'un varlığı, iyi senaryosu ve yönetmen Jonathan Mostow'un iyi yönetimiyle Terminatör 3: Makinelerin Yükselişi, ilk iki filmden uzak seyretmesine karşın tatmin etmesini bilmişti. James Cameron'sız Terminatör olabiliyormuş. Peki ya Arnold Schwarzenegger'siz? Bu sorunun cevabını 2009'da başlanan yeni Terminatör üçlemesinin ilk filmi Terminatör: Kurtuluş'da aldık. Tuzsuz bir yemek gibiydi. Yönetmen koltuğunda MGM gibi bir çömez oturmasına rağmen fena bir film izlemedik Ancak, Cameron'ın yarattığı gelecekten eser yoktu 4. filmde. Bu, bir anlamda ihanet anlamına da geliyordu. Cameron'ın mavimtrak geleceği yerini Mad Maxvari bir geleceğe (görsel olarak) bırakmıştı. Filmin ilk yarısında bu bir Terminatör filmi mi sorusunu sormadan edememiştim.

Arni dönecek, taşlar yerine oturacak mı?
Geçtiğimiz günlerde Paramount Pictures'un yaptığı açıklama serinin hayranları için bir müjde hüviyetindeydi. Arnold Schwarzenegger dönüyor.. Bu elbette harika bir haber. Ancak, Arnold'un dönüşü tek başına seriyi ayağa kaldırmaya yetmez.  4. filmindeki hataların da tekrarlanmaması şart. 5. filmle ilgili yapılan açıklamada gözden kaçan bir detay var. Arnold'lu yeni bir üçlemeden bahsediliyor. Terminatör: Kurtuluş'la başlanan üçlemeye ne oldu? Bu, belki de haberde yapılan hatadan başka bir şey değildir. Yeni üçleme, planlandığı gibi yani 4. film Terminatör: Kurtuluş'la atılan temellerin üzerine kurulmalı. Arni yeni bir üçlemeyi kaldırır mı sorusu da düşündürüyor. Oyuncunun yaşlandığı malumumuz. 5. filmde teknolojiden faydalanılarak bir gençleştirme operasyonu yapılacakmış. İsabetli bir karar doğrusu.

Gelelim hikayeye ama henüz ortada bir hikaye yok!
5. filme dair en önemli detay nasıl bir senaryo yazılacağı ve kim(ler)in yazacağı. Yönetmen seçimi ise kilit noktamız ancak oraya daha çok var. Şimdi 4. filmle birlikte hikaye geleceğe taşındı nihayet. Ve böylece ilk üç filmin kaçmalı-kovalamacalı yapısından vazgeçildi. 4. filmde seyirciyi seriden yabancılaştıran bir yan hikaye bile izledik. 5. filmde Arnold'un dönüşü kadar, hangi tarafta yer alacağı sorusu da kafa kurcalıyor. Hikayenin ne yönde akacağını bilemesek de Arnold'un insanlığın yanında olacağını düşünüyorum. Ayrıca Terminatör: Kurtuluş'la geleceğin dünyasına dalarken, o beklediğimiz makine-insan savaşından hiçbir şey göremedik. Bu gibi detayların iyice ölçülüp biçilmeli.

2015 Haziran'ına verilen vizyon tarihi umarız aksamaz ve doğru adımlar atılır.

24 Kasım 2011

Avatar mı İnception mı?

İki Bilim-Kurgu filmi; Biri bilinçaltını diğeri eşşiz güzellikte bir gezegeni mekan edinen 2009-2010 yıllarının en çok izlenen, en çok tartışılan filmleri Avatar ve İnception. Şimdi sakin kafayla kısa bir değerlendirmenin ve işin en keyifli kısmı olan karşılaştırmalarını yapmanın vakti geldiğini düşündüm.

Öncelikle iki dev sinemacı var karşımızda; Genel izleyici kitlesinin neyi sevip neyi sevmeyeceğini çok iyi bilen ve ince eleyip sık dokuyan iki yönetmen: James Cameron ve Christopher Nolan. Şöyleki Cameron, Avatar'ı çekebilmek için 12 yıl uzak kaldı sinemadan. (Bu arada çektiği belgeselleri saymıyorum) Haklı gerekçeleri vardı kuşkusuz. (Teknolojik sebepler) Nolan ise hikayesine istediği şekli verene kadar bir 10 yıl bekletti bu projeyi. Kalburüstü filmlerle sürdürdü kariyerini. Büyük heyecana sebep olan Avatar ve İnception'ın kaderinde The Matrix ile karşılaştırılmak varmış. Matrix'teki sanal ortama bağlanma durumu kıyısından köşesinden de olsa bu iki filmde de var. İnception vizyona girdiğinde "The Matrix taklidi" veyahut karşılaştırmalar yüzünden "Matrix'in tırnağı bile olamaz" şeklinde anlamsız yorumlar aldı.  Avatar'daki durum ise biraz daha farklıydı. The Matrix'den yönetmenin kendi filmi Aliens'a ve daha bir çok filme benzetildi ve hatta her filmden bir şeyler aşırmakla suçlandı. 1999 yapımı The Matrix teknolojik anlamda çığır açtı ve öncü bir film oldu. 10 yıl sonra gelen Avatar'ın da 3D teknolojisiyle benzer bir etki bırakmaya başladığı aşikar. (3D filmlere her gün bir yenisinin eklendiğini düşünürsek) Gelelim İnception'a; İnception'ın sinemada devrim yapmak gibi bir derdi ve iddiası yok. (İddiası yok kısmı yanlış anlaşılmasın)


Ana Akım sinemanın demirbaşları olduğunu söyleyebileceğimiz Avatar ve İnception gerek gişede gerekse de aldıkları olumlu eleştirilerle (İki filmi de başyapıt olarak karşılayan eleştirmenler olduğunu düşünürsek) gösterime girdikleri yılların en çok konuşulan filmleri oldular. Avatar, görsel olarak 7'den 70'e izleyen herkese unutulmayacak bir deneyim yaşattı. İnception ise bilinçaltına yaptığı yolculukla birbirine benzer aksiyon filmlerinin ard arda vizyona girdiği bir dönemde (2010 yazı) ilaç gibi geldi ve ucu açık finaliyle de epey tartışıldı. Baş döndüren rüya içinde rüya sahnelerini de unutmadan. İki film de başarısını yarattığı dünyanın büyüsüne borçlu. Gerçekliğini sorgulama ihtiyacı duymadan koşulsuzca bağrımıza bastığımız Cennetvari Pandora ve uçsuz bucaksız rüyalar. Bununla birlikte destansı yapısı ve aşk öyküsüyle izleyeni çar çabuk kendisine bağlayan Avatar bir adım öne geçse de nefis kurgusu ve yaratıcılığı sayesinde arayı hemen kapatıyor İnception. İki filmin IMDB puanları başta sorduğumuz sorunun cevabını da verir nitelikte: Avatar 8.1 iken İnception 8.9
Son Söz: Avatar mı İnception mı? sorusuna en iyi cevabı "zaman" verecektir.