Yapay Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapay Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2025

Bir Bilimkurgu Klasiği: Terminator Serisi

James Cameron’ın yarattığı Terminator serisi, 30 yılı aşkın bir süredir post apokaliptik bilimkurgu alt türünün göz bebeklerinden biri konumunda. Bu seriyi özel kılan neydi? Başarısını hangi formüllere borçluydu Terminator? Öncelikle Cameron’ın vizyonuna borçlu olduğunu ve yönetmenin alt türü çok iyi etüt ettiğini söyleyelim. Cameron, tematik açıdan oldukça zengin bir kıyamet sonrası bilimkurgusu yaratırken birçok filmden faydalanmış, 1968 sonrasındaki süreci iyi değerlendirmiş. Termınator, kıyamet sonrasına zaman yolculuğu aracılığıyla ulaşan Planet of the Apes’in formülünü tersten uygulayarak alt türe zenginlik ve bir farklılık kattı denilebilir. Film, 2001:  A Space Odyssey’in bireysel olarak yaklaştığı makine – insan mücadelesini de alenen bir savaşa çevirmiş, insanoğlunu yokoluşa sürükleyecek bir hikayede işlemiştir. Westworld’ün insan suretindeki makineleriyle, Blade Runner’ın karanlık atmosferi Cameron’a ilham vermiş. Şüphesiz ki, Termınator post apokaliptik bilimkurgu alt türüne pek çok yenilik getirmiş olsa da, türün diğer örneklerini gibi nükleer felaket paranoyasından beslenmiştir. Mad Max serisi ve Escape from New York’ta olduğu gibi kıyamet sonrasında aksiyon düşüncesini hikâyenin günümüzde geçen ayağında hayata geçirmiştir Cameron. İlk üç film, Mad Max gibi kaçmalı-kovalamacalı yapıya bel bağlamış ve bu, Terminator filmlerinin klasik bir öğesine dönüşmüştür.

Serinin efsaneleşmesinde yönetmen Cameron’ın ardından en büyük pay Arnold Schwarzenegger’a aittir diyebiliriz. Kendisine Klye Reese rolü teklif edilen, ancak sibernetik makine T-800’ü tercih eden Arnold, özellikle ikinci film sonrasında karakteriyle ikonikleşmiş, “I’II be back” (Geri döneceğim) repliğini haklı çıkarırcasına hep geri dönmüştür. Cameron sonrasında düşüşe geçen seriyi diriltmek için birçok yol denendi ama Terminator’ı özüne döndürme çabası beklenen sonucu vermedi.

The Termınator

Seyircisine oldukça zengin bir dünya sunan Termınator, distopyasında umududa yer açan kıyamet sonrası bilimkurgularından. Yapay zeka ile insanoğlunun gelecekte vuku bulan çetin savaşıyla ilk buluşmamız, düşük bütçe faktörüne rağmen muazzam bir deneyime dönüşmüştü. 2029 yılının karanlık dünyasında açılan film, makinelerle insanlığın dengelerin sürekli değiştiği savaşından günümüze uzanır. Yapay zeka Skynet’in şeytani bir planı vardır: Direnişin lideri John Connor’ı henüz doğmadan yoketmek… Bunun için görevlendirilen T-800 model sibernetik makine görevini tamamlayana kadar durmayacaktır. Biraz düşündüğünüzde hikâyenin İncil’den beslendiğini fark edeceksiniz. John Connor, insanlığın kurtuluş umudu, mesihidir. Onu doğuran Sarah Connor’da Meryem Ana olarak düşünülebilir. Zira, mesele sadece kurtarıcıyı doğurması değil, henüz teorik olarak doğmamış\varolmamış biri tarafından hamile bırakılması söz konusudur. John Connor’ı özel yapan da belki bu ince detaydır.

The Termınator, serinin en karanlık filmi olmakla birlikte gerilimin yaratma hususunda da devam filmlerinin önündedir. Bunun sebebi de karakterlerimiz arasındaki güç eşitsizliğinin diğer filmlere göre daha dengesiz olmasıdır. Kısıtlı bütçe de Cameron’ı aksiyondan ziyade gerilime yöneltmiştir. İlk filme bakarak insanoğlunu yok oluşa sürükleyen makine-insan savaşında tüm suçu zaman yolculuğu teknolojisi üzerine atabiliriz. Çünkü gelecekten gelen Cyborg yok edilse bile, sağlam kalan bir kolu ve işlemcisi Skynet’in doğuşunu olanaklı kılacaktır. Bu noktada oluşan paradoksun ise filme bir derinlik kattığı söylenebilir.

Terminator II: Judgement Day

The Terminator’ın ticari başarısı sonrasında Aliens ve The Abbys gibi iki bilimkurgu başyapıtı daha çekerek bir anda hem türün hem de döneminin en önemli yönetmenlerinden birine dönüşen James Cameron, stüdyodan 100 milyon dolar gibi yüksek bir bütçe kopararak hayalini kurduğu filmi yapmak için kolları sıvamıştı. Aradan geçen 7 yılda efekt teknolojisindeki geldiği nokta da kuşkusuz bu hayali hayata geçirmesine olanak tanıdı denilebilir. İlk filmin hikâye kurgusunu tekrarlayan Cameron, Arnold Schwarzenegger’in seyircinin belleğinde taze kalmayı başaran Cyborg karakterini koruyucu bir meleğe dönüştürmesi film adına küçük ancak çok etkili bir hamleydi. Hikâyeyi 10 yıl sonrasına taşıyan Cameron, T-800’ü babasız büyüyen John Connor için bir baba figürü gibi konumlandırdı. Böylece durmak bilmeyen aksiyon içine duygusallık da katarak inanılmaz bir kimya oluşturdu. Judgement Day, bir devam filmi olsa da öncülünün çok ötesine geçti. Efektlerin, görseliğin ve doyumsuz aksiyonun bunda büyük payı olsa da, Judgement Day’in tematik açıdan daha zengin bir film olması, Terminator’ün dünyasını genişletmesi klasikleşmesinde etkili oldu. Makine-insan savaşının kendi içinde makine-makineye karşı, makinenin insanlaşması gibi alt başlıklar açılarak genişletilmesi iyi bir örnektir. İlk filmde zorunlu olarak öne çıkan gerilimin, bu filmde yerini tam anlamıyla gerçek bir aksiyona bırakması, bilimkurgu\aksiyon melezleşmesinin Terminator filmlerine daha uygun olmasıyla ikinci film parladı. Karakterlerin kendini bulması da atlanmaması gereken bir detaydır. Sarah Connor’ın sinema tarihinin en güçlü kadın karakterine bürünüşü, John Connor’ın ortaya çıkışı, T-800’ün insanoğlunun tarafına geçişi ve civa alaşımlı T-1000’in varlığı Judgement Day’e çok şey kattı. Sayısız unutulmaz sahnesiyle hafızalarımıza kazınan bu film, görsel dokusu, aksiyonu ve kusursuzluğuyla 90’lı yıllar bilimkurgu sinemasının zirvesine oturdu.

Terminator 3: Rise of the Machines

James Cameron, Terminatör serisine daha fazlasını veremeyeceğini düşündüğünden ve kendini de tekrar etmekten kaçındığı için üçüncü filmin kamera arkasına geçmeyi kabul etmedi. Çok da tecrübeli bir isim olmayan Jonathan Mostow’ın yönettiği Terminator 3: Rise of the Machines, formüllerin dışına çıkmayan klasik bir devam filmiydi. İkinci filmin 10 yıl sonrasına taşınan hikayede yetişkin ve bir nevi derbeder bir John Connor çıktı karşımıza. Skynet’in onu yok etmek için bir kez daha şansını denediği filmde, Judgement Day’de olduğu gibi makine-makineye karşı durumu söz konusuydu. Artık klasikleşen otobanda takip sahneleriyle yine büyük keyif verse de, serinin hayranları aksiyon ve görsellikten çok daha fazlasını beklediğinden Rise of the Machines kısmen de olsa hayal kırıklığı yarattı. Kaderimizi değiştirip değiştiremeyeceğimiz meselesi üzerine kafa yoran filmde kaçınılmaz olanın gerçekleşeceğini vurguladı yönetmen Mostow. Zaten Rise of the Machines’in seri içindeki önemi geçmiş ve geleceği birleştirmesiydi. Ortada seriyi ileri taşıyacak bir hikaye olmaması, Cameron’ın vizyonuna ihtiyaç duyulması ve tekrara düşülmesi gibi sebeplerle beklentileri karşılayamayan üçüncü bölüm, her şeye rağmen başarılı bir işti.

Terminator: Salvation

Serinin yaratıcısı James Cameron olmadan da iyi bir Terminator filmi çekilebildiğini görmüştük. Peki ya Arnold Schwarzenegger olmadan bunu başarmak mümkün müydü? Serinin dördüncü bölümü Terminator: Salvation bu soruya olumlu bir cevap niteliğindeydi. Hem de bunu kamera arkasında pek de yetenekli bir yönetmen (McG) olmadan başarması takdire şayandı. Terminator: Salvation ile ilgili en önemli nokta artık sonunda hikâyenin kıyamet sonrasına taşınmasıydı. Serinin önceki bölümlerinde gelecekten direnişe dair kısa anlar izlemiş ama neler yaşanacağına ilişkin detaylı bir veri elde edememiştik. Yönetmenin karanlık dönemi anlatıyoruz dediği Salvation’da babası Kyle Reese’i arayan, onu korumaya çalışan ve insanlara umut aşılama çabasında bir John Connor görüyoruz. Bununla birlikle Marcus Wright -özel üretim bir makine-insan- adlı ana hikâyeye hizmet eden bir yan karakterin varlığının da filme zenginlik kattığını söyleyebiliriz. Serinin dördüncü bölümü ile bir anlamda klasik bir post apokaliptik bilimkurguya evriliyor Terminator. Seri alt türün klasik bir örneğine dönüşürken elbette ilk üç filmin hikâye kurgusunun da değişmesi kaçınılmazdı. Ancak aynı yorumu filmin kıyamet sonrası dünyasının görsel karşılığı için söyleyemeyiz. Çünkü Cameron’ın mavimtrak geleceğine ihanet edildiği bir gerçek. Bu durumu görmezden gelebilmenin tek yolu Salvation’ı Judgement Day’den bağımsız olarak düşünebilmek bana kalırsa. 

Terminator: Genisys 

Serinin ilk filmlerinde olduğu gibi yine geleceğin dünyasında açılan Genisys, ilk etapta The Terminator’ın eksik parçalarını tamamlamaya girişiyor denilebilir. Kyle Reese’in bakış açısından, geleceği ve John Connor’ı görüyoruz. Zaman yolculuğunun nasıl olup da devreye girdiğini ve döngüyü başlattığını görme şansına erişiyoruz. Genisys’in bozucu nitelikteki hamleleri de bu noktada başlıyor. Yeniden 1984 yılındayız ama hiçbir şey eskisi gibi değil. Serinin ilk iki filmi üst üste bindiriliyor, tekrar etmekle yeniden yaratmak arasında ince çizgide oldukça tuhaf ve bir o kadar da eğlenceli bir alternatif gerçeklik bölümü izliyoruz. İlk 20 dakikadan sonra ise filmin yönü tamamen değişiyor. 2017’nin dünyasına geçiş yaptığımızda alternatif gerçeklik senaryosunun da ikinci kısmına geçmiş oluyoruz. Zaten ne oluyorsa burada oluyor. Sürprizlerini bozmamak için detaya girmeyelim ama alternatif gerçeklik yaratayım derken John Connor’a biçilen rolün yenir yutulur cinsten olmadığını, serinin özüne ters bir yola girildiğini de söylemeden geçmeyelim. Diğer önemli nokta da geçmişi değiştirirken nostaljik tatlar verip artı puan toplarken, geleceği değiştirme cüretinin gösterilip bir çuval incirin berbat edilmesi Terminator: Genisys, serinin en önemli temalarından zaman yolculuğunun hiç olmadığı kadar medet umuyor. Zaman yolculuğunun yarattığı klasik paradoksla yetinmeyip, kişinin kendi gençliğiyle karşılaşması ve zamanda açılan gedikle komplike bir senaryoyu hayata geçiriyor. Evet, belki havada kalan pek bir şey yok ama Terminator'dan geriye ne kaldığı da sorgulanmalı. 

Termimator: Dark Fate

Seriyi devam ettirebilmek için yeni yollar arayan senarist ekibimiz, önceki film Genisys'da olduğu gibi burada da alternatif yaratma çabası içine girmiş. John Connor'ın makineler tarafından öldürüldüğü, Skynet'in engellendiği ve fakat Skynet'in yerini Legion'un aldığını öğreniyoruz. Görüldüğü üzere Dark Fate, bozucu nitelikte bir Terminator filmi. Serinin üzerine kurduğu temelleri yıkmakta beis görmüyor, diğer bir deyişle seriye ihanet ediyor. John Connor'ın ölümü serinin fanları için kabul edilebilir bir hamle değil. Dark Fate'in en önemli kozu ise Rise of the Machines'te öldüğünü öğrendiğimiz Sarah Connor'ı geri getirmek... Deadpool ile kendini ispatlayan Tim Miller'ın yönettiği Dark Fate, hikaye kurgusu ve bir Terminator filmi olarak şablonun dışına çıkmamaya özen gösteriyor. Yeni karakterleri fazla yadırgamasak da değiştirilmiş gelecek düşüncesine tutunmak oldukça zor. Görsel efektler ve işin aksiyon cephesinde özellikle Genisys'e göre daha iyi bir iş çıkartıldığını görüyoruz. Sonuç olarak Terminator: Dark Fate, Terminator: Genisys'in ardından serinin en zayıf filmi olmaktan kurtulamamış diyebiliriz.

21 Nisan 2025

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #78 Moon


Duncan Jones, ilk uzun metraj denemesi olan Moon ile sinema dünyasına hızlı bir giriş yapmıştı. Hollywood blockbusterlarına terfi ettikten sonra kariyeri yokuş aşağı gitse de sadece ilk filmiyle dahi ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğunu kanıtlamıştı. 2000'li yılların kayda değer bilimkurgularından olduğunu düşündüğüm film, ana akım sinemaya ve hızlı kurguya alışkın seyircilere pek hitap etmeyebilir belki ama türün müdavimleri için oldukça kıymetli bir iş diyebiliriz. 

Düşünsel altyapısı ve matematiği iyi kurulmuş bir bilimkurgu filmi Moon. Duncan Jones'un 5 milyon dolar gibi çok mütevazi bir bütçeyle böylesine bir filmin altından kalkmayı başarması en baştan takdirle karşılanması gereken bir durum. Bir de filmin görsel olarak muadillerinin altında kalmaması şaşkınlığımızı daha da artırıyor. Moon, gerek görselliği gerekse de dingin anlatımıyla 1960 ve 70'li yılların bilimkurgu filmlerini anımsatıyor.  Dramatik yapısı ise o dönem filmlerini düşündüğümüzde Moon'un artısı diyebiliriz. Jones, ilk filminde distopik bir dünya tablosundan uzaya açılıyor. Çözümün Ay'da bulunduğu ilginç bir hikaye ele alıyor. Daha da ilginci klonlama mevzusuna girip, buradan da insanoğlunun varoluşsal sorunlarını klonlara adapte ederek derinlikli bilimkurgu tanımının hakkını veriyor. 

Filmin esin kaynaklarına bakacak olursak üzerinde durmamız gereken ilk film elbette 2001: A Space Odyssey olacaktır. İki filmin pek çok açıdan benzeştiği ve ayrıştığı hususlar var. Benzeştikleri ilk detay filmdeki yapay zeka Gerty'nin 2001'deki yapay zeka Hal9000'den pek de farklı olmaması. Ama tabi yönetmen Jones, yapay zeka ile insanın mücadelesini, klon mevzusuyla farklı bir yaklaşımla ele alıyor. Bu mücadele yerini klonlarla, onları istedikleri gibi kullanan Lunar adlı şirketin bir tür kandırmaca üzerine kurduğu düzenle değiştiriliyor. Ayrıca Moon, Kubrick'in bilimkurgu destanı gibi evrensel bir hikaye anlatmıyor. Bu noktada ayrılıyorlar. Moon'da karakterlerimizin varoluşsal bir sorgulama içine çekilmesi de yine 2001: A Space Odyssey'in mirası. Moon'un 2001'dekine çok benzeyen set tasarımları ve görsel tercihleri yine benzeştikleri hususlara örnek gösterilebilir. Yönetmen Jones'tan duyduğumuz kadarıyla esinlendiği diğer film ise Alien. Moon'daki şirket mevzusu Alien'la doğrudan ilişkilendirilebilir.

Moon'da gerilimi sağlayan ana unsur zaman zaman klonların giriştiği münakaşa onun dışında neredeyse başladığı tonda biten bir film bu. Yapay zeka Gerty ile birlikte üç karakterli, kağıt üstünde hem biçimsel hem de içerik anlamında mütevazı bir filmden söz ediyoruz. Hikayenin gizemli yönleri kısa süre içinde ortaya çıktığı için seyirciyi diri ve içinde tutabiliyor film. Yapay Zekayı seslendiren Kevin Spacey ve müziklere imza atan Clint Mansell filmin başarısında önemli bir paya sahip kuşkusuz. Moon, zamanla kendi kitlesini yaratsa da popüler bilimkurgulardan biri olamadı. Bu sebeple türü sevenlere önermek istedim.

8 Ekim 2014

Tanrıyı Oynamak: Transcendence


Christopher Nolan’ın görüntü yönetmenliğini yaparak pişen Wally Pfister’ın, gerek son dönem bilimkurgu sinemasının revaçta olan sosyal ağa veya başka bir dünyaya bağlanma durumunu ve yapay zeka temasını konu ediniyor oluşuyla gerekse de fragmanlarıyla ilgi odağı haline gelen ilk yönetmenlik çalışması Transcendence; beklentilerin uzağında seyretmesine karşın ele aldığı temalara yaklaşımıyla kendi türü içinde takdir edilesi yönleri de olan ama çoğunlukla hayal kırıklığı gözüyle bakılacak bir bilimkurgu filmi.

Yapay Zeka alanında çalışmalarıyla yeni bir çağın kapısını aralayan Will Castler, teknolojinin ulaştığı noktadan rahatsız olan terörist bir grup tarafından saldırıya uğradığında, mutlak olan ölümle yüzleşmesine bir ayı kaldığını öğreniyor. Hikayemiz de burada başlıyor aslında. Castler’ın özbilincinin Pinn adlı yapay zekaya sahip bir bilgisayara bağlanmasıyla bilinç düzeyinde varolan ve sürekli evrilen bir form kazanıyor karakterimiz.

Yapay Zeka ve ‘Bağlanma’ fikrini sentezlemek

Transcendence; Ghost in the Shell, The Matrix ve Existenz ile bilimkurguya yeni alanlar açan, Inception ve Avatar (başka bir bedene veya bilinçaltına)’a kadar sürekli evrim geçirerek varolan kablolarla sanal bir aleme bağlanma fikrini alıp, bunu yine sinemadaki kökeni 60’lı yıllara kadar uzanan ve makine-insan savaşından yeni ufuklara yelken açan yapay zeka düşüncesiyle sentezliyor. Bilimkurgunun alt tür melezleşmeleriyle ilerlediği bir dönemde tam da beklenen film Transdendence. İnsan-makine bütünleşmesinin RoboCop’tan Elysium gibi örneklere uzanan birlikteliğini önce bilinç düzeyine transfer edip, oradan yine insan bedenine döndürmek gibi ilginç fikirleri de var filmimizin.

Bu yıl izlediğimiz Spike Jonze bilimkurgusu “Her”de olduğu gibi her zaman her yerde bulunabilen yapay zekanın, insanoğlu için gezegeni daha yaşanabilir kılma ve insan yararı gözetilerek yaratılması fikrinin, Transcendence’da tekrarlandığını görüyoruz ancak yapay zekanın insan bilinciyle bütünleşmesi insani olanı yok edecek, sanaldan gerçeğe akın edecek bir savaşı doğuruyor burada. “Her”ün teknoloji çağında yarattığı yeni ilişki formu da biçimsel olarak tekrarlanırken, evrim geçirme ve daha büyük bir plana dahil olma sebebiyle yine aynı sonuca bağlanıyor.

Tanrıyı oynamanın dayanılmaz çekiciliği

Konferansta “Tanrıyı mı oynamak istiyorsun, kendine ait bir Tanrı mı yaratmak istiyorsun?” diye sorulduğunda, Castler’ın cevabı “başından beri insanın yaptığı bu değil mi?” oluyor. Böylece insanlık cephesinden baktığımızda yaratma eylemine daha büyük bir anlam yükleniyor. Castler’ın yanıldığı nokta özbilinci ve özgür iradesi olan bir varlık yaratmakla, insanoğlunun ezelden beri tüm edimlerini –burada yaratmak yerine üretmeyi kullanalım- bir tutması. Castler ve aynı hedef doğrultusunda çalışan bilimadamlarının amacı varoluşsal bir sorgulamaya dayanıyor esasında. Ruhumuzun olup olmadığı, bilincimizin kaynağı gibi sorular yani temel olarak hayatın sırrına vakıf olabilme isteği diyebiliriz. Kendi özbilinci olan bir varlık yaratmak tam da insanoğlunun kendisini Tanrı yerine koyması anlamına geliyor. Dr. Frankenstein’ın yaptığından pek farklı değil buradaki durum.

Modern dünyanın tamamen teknolojiye bağımlı oluşu ve bu bağın her geçen gün kuvvetlenmesi yeni kıyamet senaryolarının üretilmesini olanaklı kılarken, gerçekleşme olasılığını da gözardı etmememiz gerektiğini hatırlatıyor. Filmde, Castler’ın bilinç düzeyinde yapay zeka ile bütünleşerek tanrı rolü oynamaya başladığını görüyoruz. Yalnız modern dünyada varolabilecek, ona hükmedebilecek bir Tanrı… Sözde insanoğlunu daha üstün bir varlığa dönüştüren ama insana dair ne varsa alıp götüren bir evrimden söz ediyoruz.

Çaylak yönetmen – çaylak senarist ikilisiyle nereye kadar?

Projenin arkasında Nolan gibi bir isim olsa da Wally Pfister, ilk filmini çeken bir çaylak. Buna ilk senaryosunu yazan Jack Paglen’in hikaye yaratma becerisini iyi senaryoya dönüştürememesi de eklenince kaçınılmaz bir şekilde olamamış bir film izliyoruz. Alt tür bazında ve el attığı temaları kullanma anlamında yaratıcı fikirleri, ilginç kombinasyonları olan Transcendence neden bir hayal kırıklığına dönüştü sorusunun cevabı bu iki isimde gizli. Film, düşünsel olarak iyi noktalara değinse de en büyük sorunu ritmini bir türlü bulamıyor oluşu. Senarist ve yönetmen tecrübesizliği kurgu masasında kurtarılamayacak bir film çıkarmış. Transcendence; yeni fikirlerle sürekli yön değiştiren bir bilimkurgu ama tüm bu değişkenleri lehine çeviremeyerek iddiasının altında ezilmekten kurtulamıyor.

Son söz: Heyecan verici fikirlerle yola çıkan Transcendence, belli ölçüde ilgiye değer bir deneme. 5.8\10

6 Nisan 2012

Artificial Intelligence (Yapay Zeka)


Stanley Kubrick, bilim kurgu yazarı Brian Aldiss'in kısa öyküsünden geliştirdiği 'Yapay Zeka' film projesini hep ertelemek zorunda kaldı ve hikayeyi Steven Spielberg'e teslim etmek istiyordu ancak Spielberg filmi yönetmeyi bir çok kez reddetti. Ta ki 1999 yılında Stanley Kubrick aramızdan ayrılana dek... Kubrick'in Yapay Zeka'yı Spielberg'in çekmesini istemesindeki ısrarın sebebi hikayenin duygusal boyutuydu. Ve Spielberg, Kubrick'in mirasını tüm yeteneklerini sergileyerek -filmin senaryosunu da Kubrick'in çalışmasının üzerine koyarak kendisi yazdı- tamamladı.

21. yüzyılın ortaları... Çocuk sahibi olmalarına izin verilmeyen çiftler için Sibertronik Üretim Şirketi, David adında, sevmeye programlanmış ilk robot çocuk üretir. David, o sırada çocukları bir tür komada olan Sibertronik işçisi Henry ve eşi Monica tarafından bir deneme süreci dahilinde evlat edinilir. David, kısa süre içinde annesine bağlanır ancak ailenin hasta çocuğu iyileşip de eve dönünce David için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Yalnızlığa terk edilen David, oyuncak ayısı Teddy ile birlikte nereye ait olduğunu bulmak için bilinmeze doğru bir yolculuğa çıkacaktır.

Bir robot gerçekten sevebilir mi? Eğer severse insanın yerini alabilir mi? gibi sorularla başlıyor filmimiz ve makine-insan sorunsalına farklı bir açıdan bakmayı deniyor. Yapay Zeka'nın Kubrick'in başyapıtı 2001: A Space Odyssey'in izinden gittiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki: 2001'de makineleşen insan, insanlaşan makine filmin ana temalarından biriydi. Yapay Zeka'da ise insanlaşan makine filmin merkezinde yer alıyor. Sevmeye programlanmış bir çocuk robotun, bir insanı -annesini- sonsuz bir sevgi ve sadakatle sevmesini ve karşılığında sevgi beklemesini olabildiğince duygusal -yer yer iç burkan- masalsı bir anlatımla işliyor. Öte yandan uzak bir gelecekte geçen öyküde son derece karamsar bir gelecek öngörülüyor. Küresel ısınma sonucu bir çok kent sular altında kalmış ayrıca doğal kaynaklar tükenmenin eşiğinde. Bu noktada tüketmeyen üreten makinelerin yavaş yavaş insanın yerini alması kaçınılmaz oluyor. Spielberg, gerek tematik gerekse de görsel olarak hikayenin hakkını vermiş. Yapay Zeka,  Kubrick'in mükemmelliyetçiliği ve mesafeli tavrı ile Spielberg'in hikaye anlatma becerisi ve duygusallığının bir araya geldiğinde nasıl sonuç vereceğini görme açısından da çok önemli.

-Spoiler içerir- Tüm film boyunca Kubrick etkisini görmek mümkün ancak Yapay Zeka'nın  son 20 dakikası 2001: A Space Odyssey'in finalinde 15 dakika süren Sonsuzluğun Ötesine yapılan uzay yolculuğunu akla getiriyor hemen. Yapay Zeka'da hikaye zamanda 2 bin yıllık bir sıçrama yapıyor. Yeni bir buzul çağı sonrası insanlığın ortadan kalktığı ve dünyanın yapay zekaların yurdu olduğu post apokaliptik bir gelecek tasviri yapılıyor. İnsan neslinin tükendiğini düşünürsek tam bir kıyametten bile söz edebiliriz. Kuşkusuz ki filmin en etkileyici kısmı bu son bölüm. 2 bin yıl geçse de David amacından sapmadığını görmek duygusal anlar yaşatıyor izleyene. Son olarak bu son bölümde ortaya çıkan anlatıcı dışses masalsı anlatımı keskinleştirmiş diyebilirim -spoiler sonu-

Kubrick çekseydi nasıl olurdu?

Kubrick'in Yapay Zeka projesini bir saplantıya dönüştürmesi boşuna değil. Belli ki büyük deha yeni bir 2001: A Space Odyssey yaratabileceğini düşünüyordu. Yaratabilirdi de. Tek tereddütü ise hikayedeki aşırı duygusallıktı. Kubrick çekseydi muhtemelen daha az diyalog daha çok imge kullanırdı. İnsan-makine ilişkisi ve varoluş üzerine daha büyük laflar eder ve felsefik okumalara açık daha derinlikli bir film çıkarırdı. Yapay zeka, Spielberg'in ellerinde bir bilim kurgu başyapıtına dönüştü elbette ama Kubrick çekebilseydi yeni bir bilim kurgu destanı yaratacaktı hiç şüphesiz.

Son söz: Kubrick görse gurur duyardı.