sinema uyarlaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema uyarlaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017

Godot'yu Beklerken


Samuel Beckett’in ilk kez 1953’te sahnelenen ve kendisini kitlelere tanıtan eseri Godot’yu Beklerken (Waiting for Godot), büyük yankı uyandırmış bir klasik. Bu klasik eseri okumamış veya oyunu izlememiş olanların, 2001 İrlanda yapımı sinema uyarlamasını görmesi gerektiğini düşünerek, eser hakkında iki kelam etmek istedim. Michael Lindsay-Hogg’un yönetmen koltuğuna oturduğu Godot’yu Beklerken, doğrudan DVD piyasasına sürülmüş filmlerden. Belki de bu yüzden film versiyonu pek bilinmiyor.

Tiyatro için yazılan Godot’yu Beklerken, sinemaya da herhangi bir yapısal değişikliğe uğratılmadan uyarlanmış. Dolayısıyla karşımızda tek mekânlı, az karakterli, çok konuşan ama boş konuşmayan bir minimal film var. Hikâyeyi bilmem anlatmaya gerek var mı? Vladimir ile Estragon adlı başıboş iki arkadaşın, sapa bir yol kenarında Godot adlı birini umutla umutsuzluk arasında gidip gelerek beklemelerinin öyküsü, bizi hayatta tutanın umutlarımız olduğu sonucuna götürse de, umutlarımıza körü körüne bağlanmanın yararımıza olmayacağını, bizi bir adım öteye götüremeyeceğini düşündürüyor.

Bu hikâye, yüzeydeki basitliğinin altında oldukça derin felsefi alt metinler saklıyor. Vladimir’in kurduğu “Daima bize var olduğumuz izlenimini verecek bir şey buluruz.” cümlesi Godot’yu Beklerken’in temelde varoluşumuzla ilgili bir hikâye olduğunu söylüyor. Beckett, var oluşumuzu nasıl anlamlı kılarız sorusundan önce, varoluşumuz anlamlı mıdır sorusunu yöneltmeyi tercih ediyor. Eser, zamanı ve mekânı en az karakterler kadar işlevsel kullanıyor. Vladimir ve Estragon, gitmek isterler ama gidemezler, zamanın amansız döngüsünden de kurtulamazlar. Hiçliğin ortasında olduklarından zaman ve mekân anlamını kaybetmiştir. Vladimir ile Estragon için bu anlamsızlığa anlam katan tek şey bekleyişleridir. Kendilerine bir ricada bulundukları Godot’yu sözleştikleri yerde bekleyen karakterlerimiz ondan ne istediklerini de unutmuşlardır. Bu unutma veya hatırlayamama durumu, ikisinin de muzdarip olduğu bir hastalıktır adeta. Sebebi ise zaman ve mekânın onları köşeye sıkıştırması, monotonlukla işkence etmesidir. Beckett, alışkanlıklarımızın bazen neyi, niçin yaptığımızı unutmamıza, sebeplerini sorgulama gereği duymamamıza neden olduğunu ve hatta bizi duyarsızlaştırdığını söylüyor. Filmde ağaçta beliren iki yaprakla, küçük de olsa değişimlerin monoton hayatlarımıza anlam katabileceği vurgulanıyor. Ana karakterlerimiz hissizleştiklerinden ve birbirlerine bağlanmış olduklarından hayatın kısır döngüsünden kurtulamıyor. Değişimi gerçekleştirip o döngüyü kırması için Godot’yu bekliyorlar. 

Gogot’yu Beklerken’in bir metafor silsilesi biçiminde tasarlanması, onu bir alegori olarak okumayı da gerekli kılıyor. Karakterlerimizin İncil’den yaptıkları alıntılar veya anlattıkları hikâyeleri göz önünde tutarak yapılacak alternatif okuma, eserin zenginliğini kavrama açısından faydalı olacaktır. Vladimir ile Estragon’un zaman ve mekândaki sıkışmışlıkları, bekleyişleri, korkuları ve umutları bizi Godot’yu Beklerken’in bir Araf alegorisi olduğu sonucuna götürebilir. Ruhların Cennet’e girmeye hak kazanana kadar Araf’ta kaldıklarına yönelik inanç karakterlerimizin umutlu ama aynı zamanda bezgin bekleyişlerini anlamlı kılıyor. Vladimir, filmin bir yerinde hiçliğin ortasında olduklarını söylüyor. Zaten karakterlerimizin ortada kalmışlığı, ne ileri ne de geri gidebilmeleri Araf’a işaret eden, Araf’ta da karşılık bulan detaylar. Vladimir ve Estragon, zamansız bu yerden kurtulabilmek için Godot’la görüşebilmeyi umut ediyorlar. Peki ama kim bu Godot? Belki somut bir karşılığı olmayan, tahayyül edemeyeceğimiz bir varlık. Belki de hiçliğin ta kendisi… Godot, İngilizce Tanrı anlamına gelen “God”dan türetilmiş bir isim. Dolayısıyla Godot’nun Tanrı olduğu varsayımında bulunabiliriz. Zaten mekân Araf ise Godot’un da Tanrı olması gerekiyor. Karakterlerimiz, Araf’tan kurtulabilmek için Tanrı’yla görüşmelilerdir. Araf’a düşmeden önce Tanrı’dan bir ricada bulunmuşlardır. Daha doğrusu kendi deyimleriyle bir tür dua etmişlerdir. Tanrı da onlara hiçbir şey vadedemeyeceğini söylemiş ama onları umutsuz da bırakmamıştır. Vladimir ile Estragon’un bu görüşmeye dair pek bir şey hatırlayamaması çok uzun bir zamandır Araf’ta bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Sadece bu görüşme de değil. İkisi de olayları ya hiç hatırlayamaz ya da farklı bir biçimde anımsar. Araf’ta ne kadar zaman bekledikleri belirsizdir. Hikâyedeki her bir ayrıntının onu bir Araf alegorisi olarak düşündüğümüzde bir karşılığının bulunabilmesi, eserin zenginliğinin en önemli göstergesidir. 

Beckett’in eserindeki keskin belirsizliğin yanı sıra karakterlerimizin ve söylediklerinin tam olarak ne ifade ettiğinin de anlaşılmaması, her izleyenin kendinden ve hayattan bir şeyler bulabilmesi Godot’yu Beklerken’in gerçek bir sanat eseri olduğunun açık bir göstergesi.

19 Ekim 2016

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #12 İsa'ya Göre İncil


Nobel Edebiyat Ödüllü usta yazar Jose Saramago’nun tartışmalı romanı İsa’ya Göre İncil, yepyeni bir bakış açısı sunarak İsa’nın hayatını mercek altına alıyor. Kitabın adı İsa’ya Göre İncil olsa da esasında Saramago’ya Göre İncil yakıştırmasında bulunabiliriz. Saramago’nun ezber bozan İsa biyografisinin adının bugüne kadar sinema ile anılmaması, uyarlamasının gündeme gelmemesi tam da bu ezber bozma özelliğinden ötürü oldukça anlaşılır. Elbette bu durum bir gün uyarlanmayacağı anlamına da gelmediğinden, bu başyapıtı, sinema uyarlamasını bekleyen romanlar köşemizde incelemek istedim.

Nedir?

Saramago, İsa’ya Göre İncil’in büyük kısmını İsa’nın peygamberliği öncesindeki kayıp döneme ayırmış. Hikâye Yusuf ve Meryem ile başlıyor. Tartışmalar da… Saramago öncelikle Bakire Meryem mitosunu yıkıyor. Bunun ancak bir mitos, bir efsane olabileceğini düşünüyor olmalı. Ancak Meryem’in bakire olarak yorumlanmaması, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığı veya Meryem’in kutsal ruh aracılığıyla gebe kalmadığı anlamına gelmiyor kitapta. Saramago, sadece hikâyeyi daha yalın bir hale getirmek istiyor. Bu yalınlaştırma düşüncesi, hikâyenin tamamı için geçerli. Saramago, romanda ikonografiye dikkat ediyor etmesine ancak olayları yorumlarken hali hazırdaki İncilleri referans almasına karşın, onları kopyalamaktan imtina ile kaçınıyor. Her İsa biyografisinde mutlaka göreceğimiz İsa’nın Son Akşam Yemeği, Zeytin Dağında Dua gibi bölümleri es geçiyor. Daha önemlisi İncillerde yer almayan özgün sahneler kurguluyor yazar. İsa’ya Göre İncil’i değerli kılan ve benzerlerinden ayıran da bu özgünlük diyebiliriz.

Neden uyarlanmalı? 

Bu soruya verilecek ilk cevap, İsa’ya Göre İncil’in, İsa’nın hayatını anlatan filmlerin aksine, onun peygamberliği öncesindeki döneme odaklanmasıdır. İsa’nın doğumundan önceki olaylar, çocukluk ve ilk gençlik yılları ayrıntılı bir biçimde ilk kez beyazperdede hayat bulacak. Peygamberlik vasfından önce İsa’yı tüm çelişkileri zayıflıkları ve zaaflarıyla yolunu arayan sıradan bir insan olarak resmedecek bir filmden söz ediyoruz. İsa’nın kardeşleri ve annesi ile arasındaki sorunlu ilişkisi ve gönlünü kaptırdığı Mecdelli Meryem’le olan münasebetleri bu uyarlamayı zorunlu kılıyor bana kalırsa. Saramago’nun kimi dogmatik inanışları yıkması azımsanacak bir şey değil. Böylesine cesur ve tavizsiz bir İsa biyografisinin geniş kitlelere ulaşması için sinemada boy göstermesi şart. Romanın sonlarında İsa, Tanrı ve Şeytan’ın bir araya geldiği kısımda Tanrı ile İsa arasında geçen uzun ve etkileyici konuşma, adeta sinema için yazılmış gibi. Sadece bu kısım için bile bu uyarlama gerçekleşmeli. Saramago’nun kurgulanmış gerçeklikteki başarısı göze alınmalı.

Nasıl uyarlanmalı?

Elinizde Saramago’nun dimağından çıkmış tek kelimeyle müthiş bir metin olduğu için bu metni senaryolaştırırken de olabildiğince dikkat etmek gerekiyor. Romanın tartışmaya kapalı edebi değeri, olası bir uyarlamanın yol haritasını çiziyor. Romanı okurken Saramago’nun not alma ihtiyacı hissedeceğiniz cümlelerine, unutulmaz tespitlerine mümkün olduğunca ve değiştirmeden senaryoda yer vermek gerekiyor. Yapacağınız uyarlamanın edebi değerini ancak bu şekilde yukarı çekebilir ve iyi bir filme imza atabilirsiniz. Bir başka önemli ayrıntı ise Saramago’nun kurgusundan şaşmamak olacaktır. Bu kurgu bozulduğu takdirde büyü de bozulabilir. Roman ne kadar tartışılır bir yapıya sahipse, film de o derece tartışılır olmalı. Dolayısıyla da yönetmen koltuğu cesur bir sinemacıya emanet edilmeli. İsa ile Mecdelli Meryem arasındaki tutku dolu anlar, abartıya da kaçılmadan gösterilebilmeli. Martin Scorsese, Günaha Son Çağrı’da benzer bir sahne çekmeye cüret edebilmişti hatırlarsanız.

14 Ağustos 2016

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #11 Bay Mozart Uyanıyor


Alman yazar Eva Baronsky’nin 2009’da okuyucusuyla buluşan ilk romanı Bay Mozart Uyanıyor, bir yıl sonra Friedrich-Hölderling Teşvik Ödülü’ne layık görülmüş son derece başarılı bir eser. Müziğin en büyük dehalarından biri olan Wolfgang Amadeus Mozart’ın ölümünün ardından 2000’li yılların modern dünyasında uyanışını, yani bir tür zaman yolculuğunu işleyen Bay Mozart Uyanıyor’un en kısa sürede sinemaya uyarlanmasını bekliyorum.

Hikâye

Klasik Batı müziğinin dahi bestecisi Mozart, 5 Aralık 1791’de, Viyana’da sert bir kış günü ölüm döşeğindedir. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerek beklerken Mozart ıstıraplar içinde bilincini yitirir; ertesi sabah gözlerini açtığında yabancı bir yerde ve bambaşka bir dönemde olduğunu fark eder. Bu akıl almaz geçişi anlamlandırmaya çalışan Mozart’ın vardığı sonuç şudur: Tanrı ondan Requiem adlı yarım kalmış şaheserini bitirmesini istemektedir. Günümüz Viyana’sına 18. Yüzyıldan kalma ağdalı dili ve çağdışı davranışlarıyla uyum sağlamakta zorlanan Mozart, yeraltındaki metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin ve modern yaşamın şoku ile heyecanını bir arada yaşar.

Nedir?

Bay Mozart Uyanıyor, ilk bakışta klasik bir geçmişten günümüze gelen bir ziyaretçi\zaman yolcusu hikâyesi gibi görünmesine karşın farkını ortaya koyabilen bir roman. Eva Baronsky’nin hikâyesini ele alış biçimi ve eserin edebi yönü, onu bir tür içinde değerlendirmeye müsaade etmediği gibi bir kalıba sokmaya da izin vermiyor. Hikâyenin merkezinde Mozart’la birlikte daima müziğin yer alması, hatta yazarın usta müzisyenin Requiem adlı eserini tamamlamak amacıyla onu günümüzün dünyasına salıvermesi, eseri benzerlerinden farklı bir kefeye koymamızı sağlıyor. Eserin benzerleri dediğimiz de elbette zaman yolculuğu temalı hikâyeler. Baronsky’nin çıkış noktası sanatsal bir gayeye dayandığı için zaman yolculuğunu ikinci plana attığını söyleyebiliriz. Bay Mozart Uyanıyor, 18. yüzyıl ile 21. yüzyılı karşılaştırıyor. Bu karşılaştırmalar içerisinde müziğin ve kadınların değişimi önem arz ediyor. Yaşadığımız dünyayı Mozart’ın gözünden görebilmek büyük keyif veriyor. Mozart’ın modern dünyada yaşadığı uyum sorunları yer yer komik anlara sahne olsa da, hikâyenin daha çok bir trajikomedi olduğunu belirtelim. “Ben Wolfgang Amadeus Mozart’ım” dediğinde deli gözüyle bakılan, yeni eserler verdiğinde “Besteleriniz harika ama Mozart’a çok benziyor. Kendi tarzınızı ortaya koymalısınız.” gibi yorumlar alan Mozart’ın hayata tutunmakta çektiği zorluklar görülmeye değer. Baronsky’nin böyle bir hikâye düşlemesinin altında Mozart gibi bir sanatçıya duyulan özlem yatıyor olmalı.

Ne yapmalı, nasıl uyarlamalı?

Eva Baronsky’nin başladığı tonda biten, ölçüyü hiçbir anında kaçırmayan dengeli anlatısı, filmde de tercih edilmeli. Aksi halde uyarlama esnasında eserin kimyası bozulacaktır. Romandaki kimi detaylar her uyarlamada olduğu gibi es geçilebilir ama olay akışına müdahale edilmemeli ve yazarın kurgusuna sadık kalınması gerekiyor. Zaten önümüzde çok değiştirilebilir yapıda bir hikâye yok. Yalnız bazı eklemeler yapılması faydalı olabilir. Kitapta Mozart’ın kendisi hakkında yazılmış bir kitabı aldığı bir sahne var. Ancak kitabı okuması kendisi hakkında yazılanlara ne tepki verdiğiyle ilgili bir detay yok. Bu ve benzeri eklemelerin hoş olabileceğini düşünüyorum. Hatta Mozart’ı Milos Forman’ın başyapıtı Amadeus’u izlerken görmek de özellikle sinefilleri mutlu edecektir. Kitaptaki gibi filmin de hemen hemen her anında müzik olacaktır kuşkusuz ama müzikal anlatıdan uzak durulmalı. Burada bir sorun çıkabilir. Mozart’ın yeni bestelerini icra ettiği anlar için klasik müzik severlerin bilmedikleri ve de Mozart’ın tarzına yakın yeni besteler yapılmalı. Bay Mozart Uyanıyor, ne kadar başarılı bir roman olsa da sonu pekiyi yazılmamış. Eminim ki okurların çoğu benim gibi düşünmüştür. Vasat bir son film için ciddi bir sorun demek. Ancak usta bir senarist için daha iyi bir final yazmak zor olmasa gerek. Muhtemel bir uyarlamanın Hollywood’dan ziyade Alman sinemasından gelmesinin de filmin hanesine bir artı olarak yansıyabileceğini düşünüyorum. Son dönem Alman sinemasının genç yeteneklerinden biri bu işin altından kalkar.

13 Mart 2016

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #11 Şah Mat


İtalyan yazar Mario Mazzanti’nin ülkemizde 2011’de yayımlanan ilk eseri Şah-Mat, son yılların best-seller olmuş dikkate değer polisiye romanlarından biri. Sürükleyici yapısı, öngörülemeyen sürprizleri ve okuyucu esir alan olay örgüsüyle bir çırpıda okunan romanın, yaratıcı polisiye filmlerin pek çıkmadığı şu dönemde, olası bir uyarlamasının türü sevenlerin fazlasıyla memnun edeceği düşüncesindeyim.

Hikâye

Suç psikiyatristi olarak polise destek vermekte olan Claps'in suçluların davranış profilini inceleyerek olası şüphelileri tespit etmek gibi çetin bir görevi vardır. Ancak bu sefer ortadaki cinayet hiç de basit değildir. Karşısında acımasız, kararlı, unutulmak istemeyen ve şehrin korkulu rüyası olmayı amaçlayan bir seri katil vardır. Çözüm hep avuç içinde gibidir ama bir türlü ulaşılamamaktadır, aşılan her bir basamak katilin ininin derinliklerine dalmaktan başka bir işe yaramaz.

Nedir?

Sinemayla da ilgilenen yazar Mazzanti, uyarlaması zor olmamakla birlikte oldukça sinemasal duran bir polisiye roman çıkarmış. Gördüklerinizin tamamen aldatıcı olduğu bir seri katil hikâyesi düşünün. Ve bu aldatıcı hikâyenin içinde başka aldatmacalar ve sürprizler… Olay derinleştikçe siz de daha derine batıyor, sona ulaşmak için daha fazla çaba sarf ediyorsunuz. Sizi kendisine bağlayan ana karakterler ise çoğu polisiye de olduğu gibi bir dedektif veya komiser değil. Suç psikiyatristi Claps ve olaya dâhil olan bir sunucu\haberci… Sürprizlerini bozmamaya özen göstermemiz gereken Şah-Mat’ta adından da anlaşılacağı üzere satranç oyununun önemli bir rolü var. Kitabın kapağına “Ölümle yapılan bir satranç maçı… Her hamle bir cinayet ve her cinayet karmaşık bir planın parçası…” cümlesi taşınmış. Evet, bir noktada katilin cinayetleri satrançla ilişkilendirmesi ve bunu polisle paylaşmasıyla polisiye türü için bir hayli ilginç duran bir vaka ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz. Seri katil profilleriyle hınzırca oynayan, polisiye klişelerini kusursuz bir biçimde kullanan, Hannibal’a atıf yapan ve Kuzuların Sessizliği’nin paralel kurgusundan etkilendiğini açık eden Mazzanti, bir ilk roman için şaşılacak derecede başarılı bir iş işe imza atmış.

Nasıl uyarlanmalı?

Gerilimin had safhada olduğu ve okuyucunun neler olduğunu tam manasıyla ancak sonunda anlayabileceği bir polisiye hikâye var karşımızda. Dolayısıyla işiniz hiç kolay değil. Karakterlerin İtalyan olması ve hikâyenin İtalya’da geçiyor oluşu, Hollywood’un yapacağı bir uyarlamada sorun yaratabilir. O sebeple ikisinin de değiştirilmesi yerinde olabilir. İsim ve yer değişikliklerinin bir sakıncası yok diye düşünüyorum. Şah-Mat sinemaya uyarlandığında satranç ile ilgili kısımların filmde kitaba göre daha etkili sunulma şansı var. Oyunda yapılan hamleler, bu hamlelerin anlamının anlaşıldığı anlar gerçekten sinemadaki karşılığı düşünülerek yazılmış gibi duruyor. Mazzanti’nin sinemayla yakın ilişkisi olası uyarlamanın da başarılı olma olasılığını kuvvetlendiriyor. Karakterlerin fazlalığı bir handikap olmasına karşın aşılamayacak bir sorun değil. Bazı detaylar senaryo aşamasında kaybolacak. Ancak önemli olan eseri sinema için baştan yaratmaya çalışmamak. Bununla birlikte final kurgusunun değiştirilmesi seyirci memnuniyetini arttıracaktır. İşin arkasında kim olduğunun anlaşılması ve gerilim safhasının bitmesi sonrasında, olayın gerçek yüzünü öğrendiğimiz uzun açıklamalar kısaltılmalı ve olayla birlikte verilmeli. Romandakine oranla daha karanlık bir atmosfer yaratılabilirse bu da filmin hanesine bir artı şeklinde yansıyacaktır. Karakterlerin kartondan kalmaması da elzem. Haberci Greta Alfieri’nin hikayenin ilk bölümlerinde itici bir karakter olması ve okuyucunun zamanla sevdiği bir karaktere dönüşmesi gibi detaylara dikkat edilmesi de önemli bana kalırsa.

15 Kasım 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #9 Sonsuzluğun Sonu


Yaşadığı dönemi en üretken ve en başarılı bilimkurgu yazarlarından biri olarak kabul ettiğimiz Isaac Asimov, bilimkurgu edebiyatının yanı sıra bilimkurgu sinemasını da derinden etkilemiş bir yazar. Bu etkileşimde Asimov’un bir bilim adamı olmasının etkisi yadsınamaz. Ancak engin hayal gücü ve kurgudaki üstün yeteneğini de es geçmemek gerekiyor. Asimov, daha çok 7 kitaptan oluşan Vakıf dizisi ve Üç Robot Yasası ile biliniyor. Yazarın 1955’de yayımlanan Sonsuzluğun sonu (The End of Eternity) adlı eseri gerçek bir başyapıt denilebilir. Buna karşın Asimov romanları Hollywood’un ilgisini pek çekemediği için (sadece birkaç romanı sinemaya uyarlanmıştır) potansiyeli yüksek Sonsuzluğun Sonu’nun da beklediğimiz uyarlaması hala gelmiş değil.

Hikâye

Sonsuzluğun Sonu"nun olağanüstü, fantastik dünyasında, Yarın'ın iptal edilmesi olanaklıydı. Gelecek'in egemen sınıfı olan Sonsuzlar insanların yaşamı ve ölümü üzerinde karar verme gücüne sahip olduğu gibi, hangi yüzyıllarda doğacaklarını da saptayabiliyordu. Dün, Bugün ve Yarın onların iradesine bağlı olarak yaratılabiliyor ya da yok edilebiliyordu. Sonsuzlar'dan biri olmak için özel niteliklere sahip olmak gerekliydi. Andrew Harlan da böyle biriydi işte. O tek bağışlanmaz günahı işleyene, âşık olana dek...

Gelecek zamanın geleceği… 

Romanda bahsi geçen sonsuzluk hemen aklınıza geleceği gibi uzayın sonsuzluğu değil. Mekansal değil, zamansal bir sonsuzluk söz konusu. Günümüzden uzak bir gelecekte, insanoğlu sonsuzluğu keşfediyor. Peki, bu ne demek? Bunun iki anlamı var. Birincisi zamanda milyarlarca yıl öteye seyahat edebileceğiniz, ikincisi ise insanoğlunun sonsuz hayata kavuşması. Romanı elinize aldığınızda dikkatinizi çeken ilk şey zamanın yıllarla değil, yüzyıllarla dile getirilmesi oluyor. Rakamlar o kadar uçuk ki, yüzyılların bizim zaman ölçümüzle hesaplaması kafanızı karıştırıyor. Hikayenin asıl meselesi sonsuzluğu keşfeden insanların, kendilerini insan ırkından üstün görüp, bu keşfi kendilerine saklamaları. Çok çok uzak bir gelecekte yaşanmış gerçekliklere müdahale ederek, insanoğluna daha iyi bir gelecek hazırlıyor sonsuzlarımız. Süper insan, insanlık yararı gözeterek zamanı istediği şekle sokabiliyor. Birçok hayat kurtarıyor, birçok hayatı değiştiriyorlar. Asimov, yapılan müdahalelerin doğruluğunu, ahlaki boyutunu da sorguluyor. Sonsuzluğun Sonu, okuru tasvirlerle boğmayan, çok fazla detaya girmeyen ama zaman kavramını derinlemesine inceleyen, yalın anlatıma sahip bir bilimkurgu romanı. Baştan soğuk, içine girilmesi zor gelebilir ama Asimov, okuru bağlamasını çok iyi biliyor. Müthiş finaliyle de ağzınızı açık bırakmayı başarıyor. 

Nasıl uyarlamalı?

Sonsuzluğun Sonu, bilimkurgu sinemasının keşif dönemi olan 70’li yıllarda uyarlanabilirmiş ama Kubrick gibi zamanın çok ötesinde filmlere imza atan bir yönetmen el atmadıkça romanın hakkı verilemezdi. Asimov’un hayal gücü bugünün teknolojisiyle görsel karşılığını rahatlıkla bulabilir. Söz konusu olacak uyarlamada dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar var. En başta senaryo aşamasında yaratıcı bir ekibin elinde sinemaya uygun hale getirilmeli. Bunun anlamı hikâye kurgusuna yeni olaylar, durumlar ve karakterlerin ustalıkla yedirilerek eklenmesinin gerekmesi. Hikâyenin hemen hemen tamamı iç mekânlarda geçiyor. Eklenecek yeni sahnelerle ya da yapılacak ufak değişikliklerle görsel olarak daha tatmin edici bir sonuç elde edilebilir. Karakterlerin konumları gereği duygularını saklama çabası ve sonsuzluğun duygulara ket vurması da romanın genel karakteristiği üzerinde belirleyici bir role sahip. 2001: A Space Odyssey kadar olmasa da hem mekân kullanımı hem de karakterleriyle duygusuz halleri sebebiyle soğuk bir bilimkurgu olmalı Sonsuzluğun Sonu. Elbette hikâyede filizlenen aşkın getirdiği duygusal değişimler de abartıya kaçmadan verilmeli. Asimov, aynı zamanda bir bilim adamı da olduğundan bilimsel açıdan çok güçlü bir eser yaratmış. Kısa tuttuğu romanda tasvirlere fazla yer vermese de bilimsel konuları ayrıntılarıyla karakterlerin ağzından tüm detaylarıyla duyuyoruz. Buradan varacağım nokta, uyarlamanın didaktik bir anlatımdan kaçınması gerektiği. Sonsuzluğun Sonu, uyarlaması zor bir roman. Olay ve karakterler sınırlı. Dolayısıyla klasik dev bütçeli bir Hollywood bilimkurgusu beklememek gerekiyor. Teknik imkanları sonuna kadar kullanan daha mütevazi bir bilimkurgu biçiminde hayata geçirilmesi iyi olacaktır.

21 Ekim 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #8 Zar Adam


George Cockcroft’ın (ana karakteri Luke Rhinehart adıyla) ülkesi Amerika’da 1971’de yayımlanan ilk romanı Zar Adam, döneminin best-seller eserlerinden biri. Ne var ki, ülkemizde 2008’de, Pegasus yayınlarından çıktıktan sonra keşfedilmiş ve popüler olabilmiştir. Cockcroft, romanın başarısı üzerine hikayeyi devam ettiren üç kitap daha yazmıştır. Holywood’un esere kayıtsız kalması ise düşündürücü ve merak uyandırıcı. Zira, Zar Adam beyazperde için potansiyeli yüksek bir hikayeye sahip.

Hikaye

Sıkılmış psikiyatrist Luke Rhinehart Manhattan’da eşi ve iki çocuğuyla yaşamaktadır. Hem Batı hem de Doğu felsefelerinin hayatın anlamı alternatiflerinden tatminsizlik yaşar ve basit bir zar atışıyla kendi dinini oluşturarak hayatını sonsuza kadar değiştirir. Rhinehart ve hastaları kısa zaman içinde ebedi kurtuluşlarının tek yolunun her şeyi zarların kararına bırakmak olduğuna inanmaya başlarlar. Luke; seks, madde bağımlılığı ve terapi hakkındaki zar atışlarıyla yeni dinini muhafazakar davranış ve ahlak çöküntüsünün esprili bir birleşimimine dönüştürür. O, bu düşünceyle kendi yaşantısını ve dünyayı değiştirmeyi amaçlamaktadır. Zarlar hayatınızı belirlemeye başladığında artık her şey mümkün olmaktadır.

Çıkış noktasının hakkını veren bir kitap

Romanın kapağında “Çok az kitap hayatınızı değiştirebilir. Bu roman değiştirecek!” yazıyor. Evet, bir film veya kitabın hayatımızı değiştirmesi kolay iş değil. Ancak hayatınızda radikal bir değişim yaratmak istiyor, önünüzdeki seçenekler arasından bir türlü karar veremiyorsanız, Luke Rhinehart gibi bunu zarlara sorabilirsiniz. Ve böyle yaptığınızda Zar Adam gerçekten hayatınızı değiştirebilir. Delilikte çığır açan Luke Rhinehart, kendisine bir din, bir tanrı yaratıyor. Vereceği kararları zara danışarak, eylemlerinin sonuçlarından kendisini sorumlu tutmuyor. “Zar böyle istedi” diyerek çılgınlıklarına geçerli bir mazeret üretiyor. Yapmak istediklerinden ve asla yapmayacağı şeylerden oluşturduğu seçenekleri zara soran Luke, şans faktörünü devreye sokuyor. Zarın kararlarını sorgulamıyor, inancından şaşmıyor. Biz, kararları her ne kadar şansa bırakıyor desek de, ona göre yapması gereken şey aslında tanrının da arzusu. Luke'un değişimi yaşam biçimine dönüştüren dini hayatınızı cehenneme dönüştürebileceği gibi hiçbir zaman cesaret edemeyeceğiniz kararlar almanızı, uygulamanızı ve hedefinize ulaşmanızı sağlayabilir. Esasen oldukça tehlikeli bir kitap Zar Adam. Felsefesinin günümüz gerçekliğinde kısıtlı da olsa kabul görme, uygulanma ihtimali var. Ki 70’li yıllar Amerika’sında kimlerin Zar Adam’lığa soyunduğunu, kimlerin başına ne belalar açtığını bilemeyiz. “Her gün nasıl davranacağımıza zar atarak karar verseydik ne olurdu?” sorusunun peşinden giden George Cockcroft, bu çıkış noktasının hakkını veren bir hikaye kurgulamış. Yazarın verdiği en doğru kararın kendisini-hikayesini çok ciddiye almaması olduğunu düşünüyorum.

Neden – Nasıl uyarlanmalı?

Hikaye ana karakterimiz Luke Rhinehart’ın yaşadıklarını yazması yani otobiyografisini kaleme almasıyla açılıyor. Bu durum kitabın anlatısını da doğrudan etkiliyor. George Cockcroft, daha doğrusu Luke Rhinehart yaşadıklarını birinci tekil şahıstan anlatıyor. Zaman zaman üçüncü tekil şahısa da geçiyor ve hikayesiyle sınırları zorladığı gibi anlatısıyla da yaratıcılığını konuşturuyor. Öncelikle bu anlatım biçiminin bozulmadan, değiştirilmeden filme adapte edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zar Adam’ın ilk etapta göze çarpan ayırt edici iki özelliği var: Birincisi çok güçlü bir mizah duygusuyla kaleme alınmış olması. Okuru kahkaha krizine sokabilecek espriler bir yana tüm hikaye baştan sona eğlenceli bir üslupla anlatılmış. Dolayısıyla filmimiz türsel anlamda komedi olmasa da o üsluba sahip olmalı ve mizahi yönü törpülenmemeli. Kitabın ayırt edici ikinci özelliği ise fazlasıyla cesur ve cüretkar olması. Çıplaklık, seks ve fanteziler filmin gösterimi öncesi nasıl sınıflandırılacağı (18+, şiddet ve cinsellik içerir vb.) düşünülmeden görselleştirilmeli. Luke Rhinehart, “Kendinizi anlayın, kendinizi kabul edin ama kendiniz olmayın” diyor ve hikayenin bir noktasından itibaren -tabi yine zara danışarak- farklı kişiliklere bürünüyor. Bir gün Hz. İsa, diğer gün Sigmund Frued olabiliyor. Veya gün içinde birden çok kişiliğe bürünebiliyor. Diyeceğim o ki; ana karakterimizi canlandıracak oyuncunun bu ani değişimlerin üstesinden gelebilmesi gerekiyor. Çünkü olası bir uyarlamanın başarısı büyük oranda başrolü alan oyuncunun performansına bağlı olacak. Ayrıca iyi bir film çıkabilmesi için The Wolf of Wall Street’teki Martin Scorsese’ye ihtiyaç var. Oradaki mizah ve seksin biyografik film modeli içindeki kullanımı, Scorsese’nin dinamik anlatısı ve üslubu ister istemez Zar Adam’ı aklıma getirdi. Neden uyarlanmalı sorusuna verilebilecek en iyi cevap ise felsefe yapan, alabildiğine komik, bir popüler kültür ürünün hafifliğine sahip olmasına karşın düşündürücü ve yaratıcı bir filmin ortaya çıkabilecek olması bence. Hikayenin devam ettiğini düşünürsek, sinema iyi bir seri kazanabilir.

Şimdi elinize bir zar alın ve sallayın. 1 gelirse Zar Adam'ı okuyun, gelmezse hayatınıza devam edin.("Neden 1?" sorusunun cevabı da romanda..)

21 Ağustos 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #7 Alamut


Slovenyalı yazar Vladimir Bartol’un 1938’de yazdığı Alamut, yazarın başyapıtı olarak kabul edilen bir klasiktir. Bartol’un uzun araştırmalar sonucunda tamamlayabildiği Alamut, bizi yakından ilgilendiren tarihsel gerçeklere dayalı kurgusal bir eser. Emellerine ulaşabilmek için kendisini peygamber ilan eden efsanevi lider Hasan Sabbah’ın ve Alamut Kalesi’nde yarattığı sahte cennetle kandırdığı, gözlerini bile kırpmadan ölüme koşabilen fedailerinin hikayesi nedendir bilinmez hala sinemaya uyarlanmadı.

Hikaye 

Hikaye 11. yüzyıl İran’ında, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah’ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasrladığı Alamut Kalesi’nde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür.

Uyarlamayla ilgili zorluklar 

Alamut, hakkıyla sinemaya uyarlanması zor bir roman. Ancak bu zorluk ne Bartol’un anlatısından kaynaklanıyor ne de hikayeden… Romanı uyarlamak için en uygun ülkelerin İran ve Türkiye olduğunu düşünüyorum. Fakat ülke sinemalarını düşününce tarihi veya epik hikayeleri tam bir hakimiyetle kotarabilecek bir yönetmen olmadığını da biliyorum. Bu sebeple olası bir uyarlamadan çok da ümitli değilim. Bu noktada farklı kültürlere ait tarihi olaylara, savaşlara, efsanelere veya önemli kişiliklerin biyografilerine el atmaktan geri durmayan, oryantalizme sıcak bakan Hollywood akla geliyor. Bu seçeneğin de üzerinde çok duramıyorum çünkü romanın zengin alt metni ve felsefesinin uçup gitme ihtimali çok yüksek. Geriye kalan son seçenek bir ortak yapım… İran ve birkaç Avrupa ülkesinin ortaklığında, roman auteur bir sinemacının ellerine teslim edilirse başarılı bir film izleyebiliriz.

Neden uyarlanmalı? 

Öncelikle zengin karakterleri ve bir veya iki ana karaktere bağlı kalmayan yapısı sebebiyle heyecan verici bir tarihi filme dönüşebileceği için diyebiliriz. Hasan Sabbah’ın felsefesi, keskin zekası ve hayal gücüyle sinemanın unutulmaz karakterlerinden birine dönüşme ihtimali var. Elbette o rolün altından kalkabilecek, karizmatik bir oyuncuya emanet edildiği takdirde.. Öte yandan hikayenin İslam başta olmak üzere dinler hakkında söyledikleri, dinin politik emellere nasıl alet edilebildiği, inancın iyi ya da kötü insanoğlu üzerinde ne kadar etkili olabildiğini göstermesi bugünkü İslami terör olaylarıyla da ilişkilendirilerek görselleştirilebilirse alt metni zengin bir film izleyebiliriz. Fedailerin işkence ve ölüm korkusuyla birer canlı bombaya dönüşme sürecine paralel olarak, cennet erişme arzusuyla tam bir teslimiyetle ölüme koşmaları oldukça sinematik duruyor. Dogmatik inançları eleştiren metin temelde bir gencin hakikat arayışının hikayesidir. Film de -hakikat arayışı öne çıkartılacaksa- o genç yani İbni Tahir karakteri merkeze alınarak çekilebilir. Romanla filmin anlatısı arasında olabilecek en mantıklı ayrım da bu olacaktır. "Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah" anlayışını düstur edinen Hasan Sabbah'ı ve tarikatının iç yüzünü beyazperdede görmek ilham verici olacaktır. Haşmetli Alamut, sahte cennet bahçeleri ve huriler, gücünü gerçekliğinden alan hikayenin görselleştirilmeyi bekleyen hoş detayları sadece. 300 Spartalı gibi kahramanlık hikayelerinin sinemada görkemli yapımlarla canlandığı bir dönemde, 30 bin kişilik Selçuklu ordusuna şeytani zekasıyla kafa tutan Hasan Sabbah ve fedailerinin hikayesi yeni neslin ne kadar ilgisini çeker bilemem ama tarihe meraklı bünyelere ilaç gibi geleceği kesin.

30 Nisan 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #5 Poe Gölgesi


New York Times’ın uluslararası en çok satanlar listesine layık görülen Dante Kulübü’nün yazarı Matthew Pearl’ün ikinci romanı Poe Gölgesi edebi yönü güçlü bir eser. Altı romanı (Dilimize çevrilmemiş dört romanı daha var) da henüz sinemaya uyarlanmamış yazarın, daha geniş kitlelere ulaşabilmesi ve tanınabilmesi için yolunun sinemayla kesişmesi gerektiğini düşünüyorum. Yazarın özellikle ülkemizde pek tanınmaması üzücü.

Hikaye

1949 Baltimore. Edgar Allan Poe mezar taşı bile olmayan bir mezara, dokunaklı ve kısa bir törenin ardından, neredeyse apar topar gömülür. Rahip bile konuşmasını kısa keser. Baltimore sakinleri başta olmak üzere tüm bir ülke, Poe’nun alkolizmin pençesinde sonu kötü biten ikinci sınıf bir yazar olduğunu düşünmektedir. Quentin Clark dışında…

Genç bir avukat ve ateşli bir Poe hayranı olan Clark,, tesadüfen tanık olduğu cenazenin ardından, Poe’nunkini kurtarmak için kendi ününü ve kariyerini riske atar. Yazarın son günlerinin polisin ilgi göstermediği pek çok soruyu barındırdığını görünce, bu sırların peşine düşer ve kendini iki farklı ülkenin ajanlarının, politik dolapların, bir kadın katilin, Baltimore’daki yoz köle ticaretinin ve Poe’nun son saatlerinin kayıp gizemlerinin arasında bulur. Quentin kendi yaşamını kötü bir sondan kurtarmak için Poe hakkındaki hakikati bulmak zorundadır.

Nedir?

Yazar Matthew Pearl, Poe’nun ölümüyle ilgili hiçbir zaman aydınlatılamamış gerçekleri, ustalıklı kurgusuyla birleştiriyor ve çeşitli teoriler üretiyor. Edebiyat tarihinin asla aydınlatılamamış kara deliklerinden biri olarak adlandırılan sır dolu ölüm, yazarın hayranları başta olmak üzere, gizemli öyküleri, dönem eserlerini ve dedektiflik hikayelerini sevenleri memnun edecek bir roman. Poe Gölgesi, Poe’nun ölümü hakkındaki ayrıntıları ortaya koyan ve hiçbir zaman yayınlanmamış orijinal keşiflere de yer veren özgün bir yapıttır. Poe’nun ölümüyle ilgili tüm kuramlar ve analizler tarihsel olaylara ve buna bağlı kanıtlara dayandırılmıştır.

Olası uyarlamayla ilgili düşüncelerim

Poe Gölgesi hikayesi gereği biyografik nitelik taşıyan bir eser değil. Dolayısıyla da yazarın esrarengiz ölümünü araştırdığını ve olayların 19. yüzyılın Amerika'sında vuku bulduğunu düşündüğümüzde Sherlock Holmes tarzına yakın duran bir film bekleyebiliriz. Uyarlama sonucunda ortaya bir tür filmi çıkacak olmasına karşın, romanın edebi yönünü yansıtabilecek bir senaryo yazılmalı. Film aynı zamanda Poe’ya saygı duruşunda bulunmalı diye düşünüyorum. Gerçekle kurgunun nefis bir birleşimini sunan romanın, sinema için biçilmiş kaftan olduğunu ve oldukça sinematografik durduğunu söyleyebilirim. 19. yüzyıl Amerika'sının layığıyla canlandırılması ve hikayenin giriş kısımlarının Poe eserlerini andırırcasına karanlık bir tonda çekilmesi iyi olacaktır.

17 Nisan 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #4 Sil Baştan


Ken Grimwood'un bizde Sil Baştan adıyla yayımlanan 1987 basımlı bilimkurgu romanı Replay, ertesi yıl fantezi alanında yılın en iyi romanı seçildi. Roman, 2010 yılında çıkan bazı haberlere göre sinemaya uyarlanacaktı ama halen ses seda yok. O günkü haberlere göre de yönetmenliğe iyice ısınan Ben Affleck, hem kamera arkasına geçecek hem de başrolü üstlenecekti. Açıkçası Affleck'in, Grimwood'un başyapıtının altından kalkabileceğini hiç düşünmüyorum. Dolayısıyla projenin el değiştirip sinemaya uyarlanması temennim. Henüz beklenen filme kavuşamamış olsak da romanın, Groundhog Day'in esin kaynağı olduğunu ve geçen yıl izlediğimiz Edge of Tomorrow'un Grimwood'un romanının serbest bir uyarlaması olduğunu söyleyerek esere geçelim.

Hikaye

Heyecanını yitirdiği evliliği ile geleceği olmayan  işi arasında sıkışıp kalan Jeff Winston, 43 yaşında hayatını kaybeder. Tekrar gözlerini açtığında ise takvimler 1963 yılını gösterir. O sabah 18 yaşında, üniversite yatakhanesinin duvarlarına bakarak uyanır. Her şey eskisi gibidir... tek bir farkla: Jeff geleceği avucunun içi gibi bilmektedir. Futbol ligi final maçlarından at yarışlarına kadar kimin kazanacağını, Wall Street'te köşeyi dönmek için hangi şirketlere yatırım yapmak gerektiğini... Yalnız bilmediği bir şey vardır: Neden hayatını sil baştan yaşamak zorundadır? Sevdiği her şeyi ve herkesi kazanıp kaybetmeye daha ne kadar devam edecektir.

Nedir?

Hayatınızı tekrar, tekrar ve tekrar yaşamak zorunda olsaydınız diyerek okuru ana karakteriyle empati kurmaya teşvik eden Grimwood'un romanı, bugün edebiyatta ve sinemada benzer hikayelerle karşılaştığımız için okura belki o kadar da özgün gelmeyecektir. Ancak kitabın 80'lerde yazıldığını, o zamana göre değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Konuya hızlıca giren Grimwood, karakter gelişimini ise hikayeyi dallandırıp budaklandırırken veriyor. Anlatımı o kadar akıcı, dili o kadar temiz ki, sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamıyorsunuz. Bir bilimkurgu olsa da insani yönü güçlü, duygusal açıdan etkili bir roman Sil Baştan. Finalinin de  kusursuz olduğunu söylemek istiyorum. 

Romanın kendisini sürekli tekrarladığı yönündeki okuyucu eleştirileri ise yersiz ve komik olmaktan öteye gidemiyor. Romanın orijinal adı "Replay" yani "Tekrar". Grimwood, böyle eleştiriler alabileceğini düşünmüş olmalı ki, kendini tekrarlamakla kast edilen eleştirilerin önüne geçebilmek için elinden geleni yapmış. Devamlı aynı günün yaşanmasıyla, aynı hayatın farklı şekillerde tekrar tekrar deneyimlenmesi çok farklı sonuçlar doğuruyor. Sürekli genç bedenine dönen, ancak zihinsel olarak yaşlanan, aynı yıllarda, aynı olayları yaşamak zorunda kalan ancak her seferinde başka hayatlar yaşayan Jeff Winston'ın hikayesi hayatı sorgulatan, zaman kavramı üzerine düşündüren ve yaşadığımız anın değerini anlamamıza yardım eden bir başyapıt.

Olası uyarlamayla ilgili düşüncelerim

Elimizde romanın serbest bir uyarlaması olan Edge of Tomorrow var ama Sil Baştan bambaşka bir şey. Bıraktığı etki muazzam bir eser. Edge of Tomorrow bir istila filmiydi. Hep aynı günü yaşamak zorunda kalan bir askerin, dünyayı kurtarmaya çalışması söz konusuydu. İstila filmlerine taze kan aşılasa da Grimwood'un hikayesiyle asla mukayese etmemek gerekiyor. Groundhog Day'e baktığımızda ise küçük bir kasabaya sıkışıp kalan ve yıllarca aynı günü yaşamak durumunda kalan bir haber sunucusunun öyküsünü izlemiştik. 90'ların en iyi komedilerinden birinin esin kaynağının bilinmesi iyi olacaktır. Ne olursa olsun iki filmde de Sil Baştan'ın yaklaşımını göremiyoruz. 

Romanı okumayı düşünmeyen sinemaseverler, orijinal hikayeyi sadık bir uyarlamayla beyazperdede deneyimlemeli. Bu yüzden romanın mutlaka uyarlanması gerektiğini düşünüyorum. Pek tabii, filmi yapsa yapsa Hollywood yapar. Romanın hakkını teslim edebilmek için yaratıcı bir yönetmen şart gibi görünüyor. Aksi halde Hollywood'un çabuk harcayabileceği bir bilimkurgu izleriz. 1963 - 1988 yılları arasında geçen hikayenin günümüze taşınması da yapılacak en büyük yanlışlardan biri olacaktır. Ana karakterimiz öldüğünde, gözlerini 1963'te açması rastgele bir seçim değil. Kennedy suikastı başta olmak üzere 1988'e kadar geçen sürede dünyada yaşanan gelişmeler oldukça önemli. Bunu değiştirdiğinizde eserin ruhunu yok etme riskini göze almışsınız demektir.

19 Mart 2014

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #3 Dante Kulübü


Harward Üniversitesi İngiliz ve Amerikan Edebiyatı Bölümü'nden mezun olan Matthew Pearl'ün ilk romanı Dante Kulübü, soluksuz okuyacağınız bir polisiye eser. Sinema uyarlamasını dört gözle beklediğim romanın öncelikle bilmeyenler için konusuna bir değinelim.

Yıl 1865... Boston'da yaşayan Dante Kulübü üyeleri, İlahi Komedya'nın çevirisini tamamlayıp, Dante'yi yeni dünyaya tanıtma hazırlığındadırlar. Ancak bazı çevreler Dante gibi bir sapkının Amerikalıları zehirleyeceğini düşünmekte ve eserin yayınlanmasını engellemeye çalışmaktadır. Kulüp üyeleri, karşı karşıya oldukları bu engellerle savaşırken, Boston ve Cambridge civarında işlenen seri cinayetlerle planları alt üst olur. Çünkü sadece bu küçük grup cinayetlerin Dante'nin Cehennem'inden esinlenerek işlendiğinin farkındadır. Boston'un ileri gelenleri İlahi Komedya'da anlatılan cehennem cezalarıyla öldüren katili sırları ortaya çıkmadan yakalamaları gerekmektedir.

Neden uyarlanmalı?

Öncelikle polisiye türünü sevenlerin açlığını dindirebilecek çapta bir hikaye olduğu için diyebiliriz.  From Hell ve The Raven gibi dönem filmi atmosferinde canlanan polisiye ve dedektiflik filmlerinin yeterli sayıda ürün verememesi de 19. yüzyılın Amerika'sında geçen Dante Kulübü'nün uyarlanmasını daha bir gerekli kılıyor. Dönem filmi fonunda hayat bulan polisiyeler çoğunlukla edebiyat uyarlamalarına dayanıyor zaten. Öte yandan Dante Kulübü'nün edebi yönü ve hikayenin Dante'nin eseriyle bağlantılı olarak ilerlemesi ve neticelenmesi sinema uyarlamasının önemini arttırıyor. Dante Kulübü, Dan Brown uyarlamaları gibi harcanmamalı. Brown'un romanlarındaki yüksek gerilim ve tarihsel detayların çokluğu yanlış yönetmen seçimiyle birleşince beklenen filmler gelmemişti. Dante Kulübü'nün uyarlaması gündeme geldiğinde -elbet gelecektir- edebi altyapısı da hesaba katılarak bir yönetmen arayışına girilmelidir.

Dante Kulübü beklenen sinema uyarlamasına kavuştuğunda yazarın ikinci romanı Poe Gölgesi de dikkatleri üzerine çekecektir eminim.

Sinema Uyarlamasını Bekleyen Başyapıtlar 1: "Dante Denklemi"
Sinema Uyarlamasını Bekleyen Başyapıtlar 2: "Kara Ev"


1 Ağustos 2013

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #1 Dante Denklemi

Haham Ahoron Handalman'ın Tevrat'ın şifreleri üzerindeki uzmanlığı - Kutsal kitaplarda kelime ve harflerin yeniden düzenlenme çalışması- bir adamın ismini ortaya çıkardı. Yosef Kobinski kimdir ve Tanrı neden onun adını Kutsal kitaba koymuştur? Cevapları bulmak için, Ahoron bir araştırma başlatır ve bir Polonez haham olan Konbinski'nin sadece Kabala üstadı bir bilge değil,  aynı zamanda insanlık tarihinin belki de en önemli çalışmasını yazmış olan  muhteşem bir fizikçi olduğunu öğrenir.

Seattle'da Jill Talcott'un enerji dalgaları denklemleri ile ilgili çalışması, yaklaşık 50 yıl önce iyilik ve kötülük kanununu keşfettiğini iddia etmiş ve uzun zaman önce ölmüş olan Yosef Kobinski ile ilişkilidir. Ama Jill'in laboratuvarı havaya uçtuğunda, uç noktada bilimle uğraşmanın sandığından çok daha tehlikeli olduğunu anlar ve hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kalır. Üstelik bazı gizli kuvvetler, Talcott'un bulduğu şeyi ele geçirmeye çalışmaktadır.

Jill, iş ortağı ve Kobinski'den çok etkilenen bir yazar Polonya'da Handalman ile buluşmak üzeredirler; hepsi de bu muhteşem buluşun sırlarını çözmek için yanıp tutuşmaktadır. Geçmişi araştırırken, Kobinski'yi Auschwitz yakınlarındaki ormanın ortasında bir açıklığa kadar izler. Ve o açıklık inanılmaz bir olayla yüzleşirler: Kendi bilim simyasına ve Kabala ilmine sahip olan Kobinski, bir ışık patlaması içinde ölüm kampından sonsuza dek kaçmıştır. Şimdi, istihbarat ajanları peşlerine takılmışken, araştırmacıların başka bir seçeneği kalmamıştır: Kobinski'yi izlemeye devam edecekleridir; hangi cehenneme girmiş olursa olsun...

Bilim ve mistisizm, iyilik ve kötülük, uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi irdeleyen bu soluk kesici gerilim romanında yazar Jane Jansen, bizi bildiğimiz dünyadan alıp ancak sınırlı bir şekilde hayal edebileceğimiz bir gerçekliğin ortasına atıyor.

Nedir, neden uyarlanmalıdır?

Yeni ve orijinal hikaye üretmekte zorlanan Hollywood'u besleyen en önemli kaynak belki de edebiyattır. Ama nedense bazı eserler sinema için yaratılmış dursa da gözden kaçabiliyor. Dante Denklemi de onlardan biri.. Özellikle bilimkurgu sinemasının atılım yaptığı son bir kaç yıl içinde, devam filmleri ve yeniden yapımların fazlalaştığı dönemde Dante Denklemi ilaç gibi gelecektir. Roman için bir paralel evren bilimkurgusu diyebiliriz. Ancak, paralel evrene açılan hikaye daha çok fantastiğe hizmet ediyor. Bilimkurgunun vazgeçilmez bileşimi ve aynı zamanda ayrışımı da olan bilim ve din temaları bilim-din çatışması olarak değil de, hikayede birbirinin tamamlayıcı iki unsur olarak karşımıza çıkıyor. Kurgusu ve anlatımı kusursuz olan Dante Denklemi, sinemaya uyarlanması şart olan bir eser. Ve hakkıyla uyarlandığı takdirde türü sevenleri mest edeceğine hiç şüphem yok. Bilimkurgu, fantezi ve gerilimin dört dörtlük bir harmanı olan roman, sinema için bulunmaz bir hazine.. Hollywood, elini çabuk tutsan iyi olur!