gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015

Önermediklerimiz - #2 The Way of the Gun


90'lı yılların en akılda kalıcı filmlerinden, bir Neo Noir klasiği olan Olağan Şüpheliler (The Usual Suspect)'in Oscar ödüllü senaristi olan Christopher McQuarrie, bu parlak çıkışın devamını getirememiş bir isim. McQuarrie'nin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlendiği Silahların Gölgesinde (The Way of the Gun), yine suç dünyası etrafında dönen bir hikaye anlatmakta.

Zengin bir çiftin taşıyıcı anneliğini yapan Robin adındaki genç bir kadını kaçırarak kısa yoldan zengin olma hayalleri kuran iki sahtekar, çok geçmeden baltayı taşa vurduklarını anlarlar. Çünkü kendi liglerinin çok dışında oynamaktadırlar ve karşılarına mafyayı almışlardır. Başlarının belada olduğunu anladıklarında ise artık çok geçtir.

McQuarrie, aksiyona buladığı bir suç gerilimi çekmek istemiş. Basit bir kaçırılma hikayesi şeklinde başlayan film, bir süre sonra karakterler kendi aralarında iç çatışma yaşamaya başladıklarında çetrefilli bir hal alıyor.  Silahların Gölgesinde'de klasik bir iyi karaktere rastlayamıyoruz. Hamile Robin dışında herkes bir şekilde suça bulaşmış. Bu da çatışmanın en basit tabirle 'kötüler' arasında cereyan etmesi anlamına geliyor. McQuarrie, mafyayı azılı suçlular olarak çiziyor ve karşılarına da insani değerlerini yitirmemiş iki basit suçlu çıkartıyor. Ve onların birer anti-kahramana evrilişini resmediyor diyebiliriz. Böylece 'kötü' de olsa seyirciye yanında durabileceği iki karakter vermiş oluyor yönetmen.

Filmin 2 saatlik süresi en büyük handikabı olmuş. Öyle ki, bu süreyi 90 dakikaya düşürsek tempolu ve daha akışkan bir aksiyon\gerilim izleyebilirdik. Gereksizce uzatılmış sahneler, karakter derinliği yakalama düşüncesinin bir ürünü bu çok açık. Çatışma ve takip sahnelerinde McQuarrie'nin hakkını teslim etmek şart. Özellikle son yarım saatte bu alanda yetkin bir iş ortaya koyuluyor. Ancak filmin geneline baktığımızda sizi içine çekebilecek bir karakter çatışmasının, bir aksiyonun ve kurgunun olmadığını hemen fark edeceksiniz.

Son söz: Türün her örneğini görmeniz gerektiğini düşünüyorsanız buyrun, aksi halde vakit kaybı olabilir. 5\10

9 Nisan 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #21 Kafka


Steven Soderbergh'in ikinci yönetmenlik denemesi 'Kafka' serbest bir Franz Kafka biyografisi denilebilir. Serbest diyorum çünkü Soderbergh, Kafka'nın sanat yaşamından çok onun eserlerinde yarattığı dünyanın görsel karşılığını bulmaya çalışıyor ve biyografik film kalıplarının dışına çıkarak gerilim yüklü bir hikaye anlatıyor. Filmde bir sigorta şirketinde çalışan Kafka bir yandan da romanlarını yazmakta fakat yazdıklarının değersiz olduğunu düşünmektedir. Kafka, yakın arkadaşı Eduard kaybolunca onun izini sürmeye başlayacak ve gizli bir örgüte karışacaktır.

Soderbergh, 1919'un Prag'ında geçen hikayesini siyah-beyaz tercihiyle görsel olarak unutulmaz kılmayı başarırken (karanlık sokaklar, gölgelerle yaratılan tekinsizlik hissi çok baskın) filmin içeriğinin Kafka'nın en önemli eserlerinden Şato, Dava ve Dönüşüm'den yararlanılarak oluşturulmasıyla da Kafka biyografisi olmanın gereklerini görece yerine getiriyor. Soderbergh, bu üç eserden Dönüşüm'ü filmde Kafka'nın yazdığı hikayelerden biri, Dava'yı gizli örgütün ve Kafka'nın arkadaşı Eduard'ın uğruna öldüğü dava ve Şato'yu ise kentin yönetildiği ve insanlar üzerinde birtakım deneylerin yapıldığı ayrıca filmin tüm gizeminin çözüme kavuşturulduğu mekan olarak filmine yedirmiş. Sadece bu özelliği dahi filmi sıradışı yapmaya yetiyor. Kafka'nın filmin sonlarına doğru gizlice Şato'ya girdiği andan itibaren siyah-beyaz film renkleniyor. Kafka, Şato'dan çıktığında ise Prag yine siyah-beyaza bürünüyor. Peki bundan ne anlam çıkarmalıyız? Soderbergh, sadece biçimsel olarak fark yaratmaya mı çalışmış yoksa Şato'ya girdiğimizde filmi renklendirerek Kafka'nın zengin yaratım dünyasına girdiğimizi mi ima etmeye çalışmış kestirmek zor. Belki her ikisi de olabilir.

Son söz: Enfes açılış sekansından son anına kadar ilgiyle izlenen fakat herkeste aynı etkiyi bırakmayacağına emin olduğum ve izledikten sonra yazara olan alakanızı artıracağını düşündüğüm 'Kafka', Steven Soderberg filmografisi içinde parlayan filmlerden 7.5\10

29 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #20 The Stendhal Syndrome


Suspiria, Inferno, Profondo Rosso gibi iz bırakmış korku filmleriyle tanınan türün ustalarından Dario Argento'nun daha az bilinen ve düşüşe geçtiği döneme denk gelen çalışması The Stendhal Syndrome'da; tecavüzcü bir seri katilin peşine düşen dedektif Anna Manni'nin Floransa'daki Uffizi Müzesi'nde bu sapık tarafından tuzağa düşürülmesi ve daha sonra da kaçırılmasıyla gelişen ve ilginç noktalara varan bir polisiye hikaye anlatılıyor.

Kadın dedektiflerin merkeze yerleştirildiği polisiyelere pek rastlamıyoruz. Bu anlamda The Stendhal Syndrome önemli bir örnek denilebilir. Tabi dedektif karakterimizin avcıyken av durumuna düşmesi, kadına yine kurban rolü biçilmesi sonucuna götürüyor bizi. Argento filmlerinde kurbanlar zaten çoğunlukla kadındır. Ana karakter bir dedektif olsa da bu durumun değişmediğini görüyoruz. Dedektifimizin Stendhal Sendromu'na yakalanması hikayenin çekiciliğini artırırken, estetik açıdan hep hatırlanacak bir polisiye filmin doğuşunu olanaklı kılıyor. Film, ilk dakikasından başlayıp son anına dek merak duygusunu ve gerilimi ayakta tutan, diğer Argento filmlerinde olduğu gibi kanlı sahnelerle bezeli ve doğa üstüne de göz kırpan şaşırtıcı bir deneyim. Korku\gerilim\polisiyenin yanı sıra resim\heykel\mimari gibi sanat dallarına da ilgi duyuyorsanız Stendhal Sendomu tam size göre. Filmin aksayan tek yönü oyunculukları diyebiliriz. Daria Argento'nun kızı Asia Argento, Anna Mannia rolü ile tatmin etse de diğer oyuncular vasatı aşamadığını söyleyelim.

Stendhal Sendromu'nun Uffizi Müzesindeki açılış sekansı görmelere seza. Anna Manni müzeyi gezmeye başlıyor ve resim sanatının en gözde örneklerinden oluşan koleksiyona baktıkça fenalaşıyor ve tabloların içinde kayboluyor, bir çeşit kabus görüyor. Argento, Rönesans ve Barok tabloları birer gerilim öğesine dönüştürüyor. Filmin bütününde gerilime hizmet eden Ennio Morricone'nin ezgileri bu sahneyi unutulmaz kılıyor.

Son söz: 90'lı yılların bu az bilinen polisiyesini türü seven herkese tavsiye ediyorum.  8\10

Not. Fransız yazar Stendhal, 1817 yılında Floransa'daki Santa Croce kilisesini ziyaret eder ve sanat eserlerini gördüğünde kendinden geçer. Sanat eserleri karşısında heyecana kapılmak, yanılsamalar görmek ve baygınlık geçirmek gibi semptomları olan bu hastalık daha sonraları Stendhal Sendromu olarak adlandırılmıştır.

1 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #17 From Hell


"Tarihe bakıldığında 20. yüzyılı benim başlattığım görülecektir" diyen 19. yüzyılın son çeyreğinde Londra'da birtakım seri cinayetler işleyen ve kendisine "Karındeşen Jack" adı verilen tarihin en meşhur seri katilinin kurgusal hikayesinin anlatıldığı From Hell (Cehennemden Gelen), Alan Moore'un bir çizgi-roman şaheseri olarak görülen aynı adlı eserinden sinemaya uyarlandı. Filmin yönetmen koltuğunda ise bu film dışında kayda değer bir başarıları olmayan Albert ve Allen Hughes kardeşler oturuyor.

From Hell, için polisiye örgüye sahip bir dedektiflik hikayesi diyebiliriz. Ana karakterimiz Fred Abberline yöntemleriyle filme sürreal bir nitelik taşıyor. Afyon çekip, kendini kaybettiğinde üçüncü gözü Karındeşen Jack'in cinayetlerini görmesine olanak tanıyor. Toplumsal çürümenin önüne geçebilmek için başlıca suçlular olarak gördüğü fahişeleri öldürme misyonuyla hareket eden Karındeşen Jack, filmde esas kimliği son kısma kadar gizlenen bir karakter. Şüphesiz bu da merak unsurunu ve gerilimi artıran bir unsur. Her ne kadar, Karındeşen Jack hiçbir zaman yakalanamamış ve kim olduğu anlaşılamamış olsa da yönetmenlerimiz filmin havada kalmaması ve seyircinin tatminsizlik hissi yaşamaması için somut bir katil çıkarıyor karşımıza.

Polisiye örgüsü iyi işleyen From Hell, yan hikayelerle de zenginleştirilmiş. Masonlarla kurduğu bağlantı, o dönem insan anatomisi üzerine yapılan çalışmalar (canlı insanlar denek olarak kullanılmakta), sınıf farklılıkları ve ana karakterlerimiz arasına gelişen aşk hikayesi seri katil hikayesini besliyor diyebiliriz. Film, gücünü görselliğinden alıyor dersek yanılmış olmayız. Viktoria İngiltere'si kusursuz bir şekilde canlandırılmış. Evlerde ve sokaklardaki kesme taş örgüsü dönemin dokusunu hissetmemizi sağlıyor. From Hell'in büyük kısmının gece çekimlerinden oluştuğunu ve hikayenin karanlık yanının filmin atmosferiyle birebir örtüştüğünü söyleyebiliriz. Filmi izlerken katil kim sorusu zihninizi hep meşgul edecek ve bu da kurgusu, görselliği ve sanat yönetiminde ortaya konan birinci sınıf işçilikle birleştiğinde seyir keyfi denen şeyi sonuna kadar yaşamanıza olanak tanıyacak.

30 Ekim 2013

2000'li Yılların En İyi 20 Korku-Gerilim Filmi


90’lı yılların ortasında Scream ile yeni bir döneme giren ve ivme kazanan korku sineması, bu 10 yıllık süreci M. Night Shyamalan’ın Altıncı His’i ile kapatıp, 2000’li yıllara adım atarken janrda yaşanacak ilk eğilimin de sinyallerini veriyordu. Altıncı His, beklenmeyen başarısını büyük oranda sürpriz sonuna borçluydu ve bu başarı da özellikle 2000’li yıllarda sürpriz sonlu korku filmlerinde gözle görülür bir artışı beraberinde getirdi. Hikayeye hizmet eden başarılı sürpriz sonların yanında art niyetli örneklere de şahit olduk. Final Destination, Frailty ve The Others gibi özgün örneklerle bahsettiğimiz döneme hızlı bir giriş yapan janr, çok geçmeden Hollywood’un üretim sancılarıyla tökezlemeye başladı. Hollywood, seri üretim düşüncesiyle hareket edip orijinal hikayeler üretmekte zorlanırken, Uzak Doğu ve Avrupa korku sinemasının yükselişi, türe hakim Amerikan sinemasını yeni arayışlara itti. Bu arayışın adı da ‘remake’ti. Kuşkusuz ‘remake’ler yeni değil ve korku sinemasına has bir durum da değil ancak, korkunun kendini yenileyebilen bir tür olmaması, başka kültürlerden çıkan ve başarılı da olan hikayeleri alıp kendi sinemasına uygun biçimde yeniden çekmenin kolaylığı korku sineması önderliğinde bir furya başlattı. The Ring gibi kalburüstü yeniden yapımlar, yerini aslını aratan filmlere bıraktı. Uzak Doğu ve Avrupa korku sinemasının kısa süreli yükselişi de son bulunca sıra kült ve klasikleşmiş korku filmlerine geldi. Kısacası üretim anlamında bir düşüş gözlenmezken nitelikli ve özgün korku filmlerine hasret kaldığımız bir dönemden geçmekteyiz. 

Bana da bu 'kayıp' dönemin en iyilerini seçmek kaldı. Listeme göz attığınızda geride kalan 13 yıllık sürecin bir özeti niteliğinde olduğunu göreceksiniz. Uzak Doğu korku sinemasından bir kaç örnekten fazlasını göremezken, Avrupa'dan çıkma korkuların yükselişi dikkat çekici boyutta.

Son olarak 2000'li yılların en iyi 20 korku-gerilim filmi listeme giremeyen Orphan, Drag Me To Hell, The Skeletion Key, Rec, Cloverfield ve The Devil's Backbone gibi filmlerin de adını anmak istedim.

20- Insidious
Filmin eleştirisi için bakınız


19 - From Hell
Film için bakınız



18 - Stoker
Filmin eleştirisi için bakınız


17 - 28 Days Later



16- Let the Right One In
Film için bakınız


15 - The Ring


14- Final Destination



13- Shadow of the Vampire
Film için bakınız


12- Thirst
Filmin eleştirisi için bakınız



11- Maniac
Filmin eleştirisi için bakınız


10- Suspiria
Filmin eleştirisi için bakınız


9- The Village
Filmin eleştirisi için bakınız


8- El Cuerpo


7- The Conjuring
Filmin eleştirisi için bakınız


6- Saw
Filmin eleştirisi için bakınız


5- Identity


4- High Tension
Filmin eleştirisi için bakınız


3- The Wailing


2- Julia's Eyes
Filmin eleştirisi için bakınız



1- The Others

15 Ağustos 2013

İlk İzlenim: "The Conjuring"

İlk filmi Saw (Testere) ile büyük sükse yapan James Wan, hatırlanacağı üzere serinin devam filmlerini yönetmekten çekinmiş ve kendini özgün korku hikayelerine vermişti. Dead Silence (2007)'in özgün bir tarafı yoktu ancak daha sonra gelen Insidious (2010) oldukça iddialı ve yaratıcı bir korku denemesiydi. Bu üç filmle korku türündeki yetkinliğini ispatlayan James Wan yeni filmi Korku Seansı (The Conjuring) ile sıkı bir dönüş yapmaya hazırlanıyor.

Paranormal olayları araştıran Ed ve Lorraine çifti Amerikan kırsalında yaşayan Perron ailesinden bir telefon alırlar. Ailenin ıssız bir bölgedeki çiftlik evi bilinmeyen bir düşman tarafından sarılmıştır. Olayı çözüme kavuşturabileceğine inanan çiftimiz, nasıl büyük bir belaya bulaştıklarını çok geç fark edeceklerdir.

Filmin ilk fragmanından anladığımız kadarıyla bizi, lanetli ev veya hayaletli ev görünümlü bir korku filmi bekliyor. 'Görünümlü' diyorum çünkü yönetmenin bir önceki filmi Insidious da hayaletli ev gibi başlayıp ikinci yarısında özgünlüğünü ortaya koyuyordu. Insidious'da da evde yaşanan garip olayları araştırmaya gelen bir ekip mevcuttu. The Conjuring'e baktığımızda benzer bir olay örgüsü dikkatimizi çekiyor. Ancak bu sefer hikayedeki gizemin altından başka bir kötülük çıkacak şüphesiz ki. İlk fragmanda Paranormal olayı araştırmak için hikayeye dahil olan Ed ve Lorraine çiftini göremiyoruz. Dolayısıyla bu ilk fragmanın filmin giriş kısmının kısa bir özeti olduğunu söyleyebiliriz. Afişine de yansıyan atmosferiyle merak uyandıran The Conjuring'in gerçek bir olaydan uyarlandığı gibi bir iddiası da var. Vera Farmiga ve Patrick Wilson'ı başrollerde izleyeceğimiz film Amerika'da 19 Haziran'da, Türkiye'de ise 30 Ağustos'ta vizyona girecek.

Son söz: Karanlık kullanımı, tedirgin edici atmosferi ve yönetmen James Wan'ın varlığıyla, 2013'ün ıskalanmaması gereken korku filmlerinden biri The Conjuring. Heyecanla bekliyoruz...

Filmin eleştirisi için bakınız




15 Temmuz 2013

The Canyons


Bu yıl ilk Filmekimi kapsamında gösterilen ve bu hafta vizyona giren Şöhret Tepesi (The Canyons); birbirinden başarılı Martin Scorsese filmleri Taxi Driver, Raging Bull (ortak yazarlardan biri) ve Bringing out the Dead’in senaristi ve American Gigolo, Cat People gibi bir dönem iyi filmler çekmiş bir yönetmenin Paul Schrader’ın son eseri. Ama ne eser…! Schrader’ın önceki işlerini göz önüne aldığımızda, inişli-çıkışlı da olsa iyi bir kariyeri olan yetenekli bir yazar-yönetmenin nasıl olup da belki de son yılların en ‘ucuz’ filmine imza atabildiğini görünce “insan gerçekten hayret ediyor”.

Peki, neresinden tutsak elimizde kalan Şöhret Tepesi’ni anlatmaya neresinden başlamalı? En iyisi ilk olarak Schrader’ın ne anlatmaya çalıştığına bakalım. Filmi Los Angeles’taki kimisi tamamen harap olmuş sinemaları göstererek açan yönetmenimiz ne demeye çalışıyor? Bu, sinema sektörü veya o sektörün çürümüşlüğü üzerine bir film olabilir mi? Filmin geneline baktığımızda hayır, diyemeyiz. Şöhret Tepesi, Los Angeles’ta yaşayan Christian adlı genç bir fon yöneticisinin aslında ilgisiz olduğu bir korku filminin yapımcılığını üstlenmesini ve bu filmin dolaylı da olsa ortaya çıkaracağı ihanetten bir intikam hikayesi çıkarmaya çalışılıyor. Ama nafile… Film analizleri üzerine kitap yazan, Robert Bresson, Yosujiro Ozu ve Carl Dreyer gibi ustaların sinemasını hatmetmiş Schrader’dan seyirci olarak bizler, en azından elindeki hikayeyi anlatabilmesini bekliyoruz. Sanırsınız ki, ilk filmini çekmeye çalışan vasat bir sinema öğrencisi var kamera arkasında.

Hemen hemen her karakterin birbirinin eski sevgilisi ya da partneri olduğu tuhaf bir karakter kombinasyonu var filminizde. Olabilir elbette ama hikayenin ivme kazanması veya sırlar açığa çıktıkça artması gereken gerilimden eser yok. Sahne geçişleri ve kurgudaki acemilikler, tutarsızlıklar, karton karakterler ve daha neler neler… Filmi izlerken aklınıza sık sık “ iyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir ancak kötü bir senaryodan asla iyi bir film çıkmaz” sözü geliyor.

“Yeni kuşağın Sharon Stone'u olma yolunda çaba gösterdiğini söyleyebileceğimiz Lindsay Lohan..” şeklinde bir cümle kurmuştum vakti zamanında. Şimdi sözümü geri alıyorum. Karakterinin içine giremeyen ve hissettiremeyen Lohan, filmi izlemek için tek sebebi olan bir grup izleyiciyi de hayal kırıklığına uğratıyor. Ama başa dönersek eleştirilerimize yönetmen Schrader üzerinden devam edelim. Şöhret Tepesi’nde seks önemli bir yer tutuyor. Eş paylaşımı, grup seks vb. atraksiyona itirazımız yok şüphesiz ancak fütursuzca gösterilen erkeklik uzuvları oldukça bayağı kaçmış. Schrader için çok cesur demek isterdim ama bunun adı cesaret değil. O işler uzuv göstermekle olmuyor. Blue is the Warmest Color’un estetiğinden eser yok kısacası.

Son söz: “Yok yahu abartıyorsun, bir filmin her şeyi mi kötü olur?” diyenlere de hemen Rotten Tomatoes ve Metacritic’e bakmalarını tavsiye ederim. Bunlar kesmez ise genel kitlenin kalesi IMDB’ye de bakabilirsiniz. 2\10

26 Haziran 2013

Kurgusuyla Sivrilen Bir Film: "Stoker"

Daha çok Oldboy'la tanınan Güney Koreli yönetmen Park Chan-Wook da sonunda Holywood'a transfer oldu. Ülkemizde ilk gösterimini 32. İstanbul Film Festivali'nde yaptıktan sonra Nisan ayı içerisinde vizyon yüzü de gören Stoker (Lanetli Kan), yönetmenden beklenen nitelikte bir film. Hikayeyi kısaca hatırlatmak gerekirse; İndia Stoker, çok sevdiği babası Richard'ı 18. doğum gününde trajik bir trafik kazasında kaybeder. Uzun zamandır kayıp olan ve varlığından da bihaber olduğu amcası Charli'nin beklenmedik biçimde cenazeye gelmesi, India'yı duygusal açıdan dengesiz olan annesi Evie ile kalmaya zorunlu kılar. India başlangıçta şüphelendiği büyüleyici ama gizemli olan amcasıyla ne kadar çok ortak noktası olduğunu zamanla fark edecektir.

Hikayeye baktığımızda dikkat çeken ilk husus Alfred Hitchcock klasiklerinden Shadow of a Doubt'la Stoker arasındaki benzerlik. Gizemli amcanın eve gelişi ve yeğeniyle suçlar ve sırlar üzerine kurulan ilişki. Shadow of a Doubt'un esin kaynağı olduğunu gizlemeyen yönetmen, o hikayenin omurgasını alıp -klasik gerilim yaratabilecek motifleri kullanarak- karakterler arasındaki kan bağından bir lanet (mecazi anlamda) yaratıyor. Stoker için ağır ama emin adımlarla ilerleyen bir gerilim diyebiliriz. İlk yarım saatin ardından seyircinin ilgisini ayakta tutmasını sağlayacak materyalleri usul usul veren Park Chan-Wook, amca Charlie'nin üzerindeki gizemi, film son düzlüğe girene girene kadar aydınlatmıyor. Bu noktaya kadar da Stoker, klişelerle ilerleyen bir dramatik gerilim olduğu izlenimi yaratıyor.

India karakterinin amcanın gelişiyle yaşadığı değişimi ustalıkla veriyor Chan-Wook. India, insanlarla iletişim kurmaktan kaçınan bir ergenden, cinsellik de dahil olmak üzerine, bastırılmış veyahut hiç açığa çıkmamış yönlerini keşfeden bir karaktere evriliyor. Bu değişim, gizemli adamın yarattığı gerilim klişesiyle ilerleyen filme yepyeni bir kimlik kazandırıyor. Amca Charlie'nin yeğeni ve onun annesiyle cinselliğe uzanan garip ilişkisi, hikayenin düğüm noktasıyla ilintili ancak amca cephesinden baktığımızda. Anne ve kızın eğilimi ise faklı okumalara açık.

Çok da özel bir hikayesi olmayan Stoker'ın en büyük kozu; dört dörtlük kurgusu ve Park Chan-Wook'un zirveye çıkan yönetmenliği. Paralel kurgusu ve bu kurgu biçimiyle birbirine bağlanan sahnelerle ortaya çıkan yeni anlamlar, seyrine doyum olmayan bir film çıkarıyor ortaya. Birbirleriyle eşleştirilen sahneler zeka dolu bir işçilikle Stoker'ı yukarı çekiyor. "Orta halli senaryosuna rağmen..." şeklinde cümleler kurduran film, birinci sınıf görüntü yönetmenliğiyle de hatırlanacaktır. Yönetmenin Hollywood'a açılması bu anlamda sorun yaratmıyor. Stoker'da kendini özgür hisseden bir Park Chan-Wook gördüm ben. Sonuç olarak; simgesel anlatımı sebebiyle kafa yormanızı gerektirecek, bittikten sonra tatmin olup olmadığınız konusunda kararsızlık yaşayabileceğiniz bir film Stoker. 

Son söz: Stoker, genel seyirci kitlesi için büyük bir heyecana sebep olmayacaktır. Ancak, yönetmenin hayranları ve yönetmenlik sanatı, kurgu gibi teknik detaylardan büyük zevk alan sinemaseverlerce el üstünde tutulacaktır. 8/10

1 Temmuz 2012

Signs (İşaretler)

Son dönem korku sinemasında yeni kuşak yönetmenlerden M. Night Shyamalan, kariyeri dibe doğru meyletse de önemi yadsınamayacak bir isim. Korku\gerilim ve bilim kurgu türlerinin ilginç bir birleşimi olmakla beraber popüler tarafta yer alıp gişe kaygısı da taşıyan ve karışık tepkiler alan 2002 yapımı Signs (İşaretler), başrolüne Mel Gibson gibi bir starın yerleştirildiği, bugünlerde unutulmuş ama Shyamalan sinemasının iyi örneklerinden olduğunu söyleyebileceğimiz bir çalışma.

İki çocuğu ve kardeşiyle Amerika kırsalında, bir çiftlikte yaşayan rahip eskisi Graham Hess, bir sabah köpeklerin havlamasıyla uyandığında çocuklarını mısır tarlasında dona kalmış bulur. Mısır tarlasında bir gecede devasa şekiller oluşmuştur. Olayı soğukkanlılıkla karşılamaya çalışsalar da gün geçtikçe artan bir paranoya ve bilmedikleri bir düşmanla mücadele etmek durumunda kalacaklardır.

İşaretler, soğuk savaş dönemine denk gelen 1950 ve 60'lı yıllarda sıkça karşılaştığımız İstila filmlerinin günümüzdeki temsillerinden biri. Shyamalan, War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) tarzı bir uzaylı istilası öyküsünü yine War of the Worlds'te olduğu gibi sorunlu bir aile etrafında kurgulayarak anlatmayı deniyor. İşaretler'in klasik istila filmlerinden ayrıldığı nokta ise aksiyon ve bilim kurgusal öğelerden ziyade, gerilim ve aile dramasına yakın bir tonda ele alınıyor oluşu. Filmin ilk yarısında ne karakterler ne de biz nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Bu bağlamda ilk yarı bir 'Mystery' örneğine yakın dururken ikinci yarının başında bu gizemin çözülüp artık aşina olduğumuz bir uzaylı formunun çıkışıyla hikayenin farklı bir boyuta taşınabileceğini düşünen seyirci ters köşeye yatıyor. Filmin ana türünün bilim kurgu olduğu da netleşiyor böylece.

Shyamalan, İşaretler'in merkezine bilim kurgu sinemasının klasik temalarından biri olan bilim-din sorunsalını yerleştirmiş. Hikayenin, karısının ölümüyle inancını kaybetmiş rahip Graham karakterinin inancını geri kazanmasına indirgenmesi basit ve klişe ama filme bir bütün olarak baktığımızda bu basitlik sorun yaratmıyor ancak filmin yeni ve farklı bir söyleminin olmamasına neden olurken onu türün klasiklerinden biri olmaktan da alıkoyuyor. Shyamalan, sinemanın daha önce el atmadığı, Dünya'nın çeşitli yerlerinde tarlalarda birden bire oluşan ve sırrını koruyan işaretleri görsellik bazında başarıyla kullanırken bu fenomeni bir uzaylı istilası filmine yedirebilmiş ve gerilim yaratmadaki yeteneğini kullanarak ortalamanın üzerinde bir bilim kurgu-gerilim örneği yaratmasını bilmiş.
Son söz: Hala izlemediyseniz fazla tereddüt yaşamanızın lüzumu yok. Shyamalan'ı ve türü sevenler muhakkak görmeli 7\10

17 Şubat 2012

Ejderha Dövmeli Kız

Baştan söyleyeyim bir yeniden çevrimde son dönem Amerikan Sinemasının yetiştirdiği en büyük yönetmenlerden olan David Fincher'ın adını görmek rahatsız edici. İsveç yapımı Ejderha Dövmeli Kız serisi (3 filmden oluşuyor) daha 2-3 yıl önce çekilip polisiye\gerilim türü içerisindeki yerini almıştı. Seriye başlamak için Fincher'ın filmini beklerken tavsiye üzerine öncelikle İsveç yapımını izledim ve böylece büyük bir hatanın eşiğinden döndüm. Serial Killer filmlerinde Seven ve Zodiac ile rüşdünü ispatlayan Fincher'dan başyapıt düzeyindeki orjinal versiyondan daha iyi bir film yapabileceğini beklememek gerekiyormuş. Bir değişiklik yapıp filmin konusuna hiç değinmeden yazıma bu iki filmi karşılaştırarak devam edeceğim.

Fincher, orjinal filmde olduğu gibi öyküyü İsveç'e taşıyarak yerinde bir karar vermiş ama gelin görün ki oyuncu tercihlerinde sınıfta kalmış. Mikael Blomkwist rolüne Daniel Craig, Lisbeth Salinder'e ise Rooney Mara hiç gitmemiş daha da vahim olanı iki oyuncu arasındaki uyumsuzluk. Ayrıca Craig ve Mara çok soğuklar karakterlerinin içine girememişler sanki. Orjinal filmde iki karakter arasındaki kimyayı Fincher'ın tutturamaması elini zayıflatıyor. Ejderha Dövmeli Kız, orjinal versiyonunda merak duygusu ve sonlara doğru heyecan yaratmayı başarırken Fincher'ın filmi ruhsuz, heyecansız ve tek düze kalıyor. Görsel açıdan baktığımızda İsveç'in soğuk iklimini iki filmin de başarıyla yansıttığını söyleyebiliriz. Asıl meseleye gelirsek Fincher'ın romanı uyarlarken yaptığı bir kaç değişiklik sınıfta kalmasının en önemli sebeplerinden. Özellikle finale doğru olması gereken bir ayrıntı var ki Lisbeth Salinder'ın nasıl bir karakter olduğunun altını çizen olmazsa olmaz diyebileceğim bir ayrıntı bu. Fincher'ın bunu ıskalamış olması yenilir yutulur cinsten değil. Bu yeniden çevrimin orjinalinden iyi olduğu bir şey varsa o da açılış jeneriği komik ama gerçek!

Sözü fazla uzatmaya gerek yok ilk kez bir David Fincher filmini vasat buldum. Ejderha Dövmeli Kız'ın Fincher'ın en zayıf filmi olduğunu ve hikayenin hakkını veremediğini düşünüyorum. Filmin IMDB notunun 8.1 olmasına bakmayın tam bir kandırmaca 5.2\10. 
En iyi 5 David Fincher filmi
1- Fight Club
2- Seven
3- The Game
4- Zodiac
5- The Curious Case of Benjamin Button


2 Şubat 2012

Zodiac

David Fincher, ikinci filmi Seven (Yedi) ile bugün hala "Serial Killer" filmi yapacak olan sinemacılara ilham veren ve görsel olarak da hep örnek alınan, taklit edilmeye çalışılan bir 'tür' filmi yaparak beklentileri yukarı çekmiş ve 2007 yılında bu türe dönüş filmi Zodiac ile büyük heyecan yaratmıştı. Zodiac vizyona girdiğinde Fincher'ın aslında seri katil filmi yapmaktan çok karakter odaklı farklı bir işe soyunduğu ortaya çıktı. Tam da bu sebepten Fincher'den Sevenvari bir seri katil filmi bekleyen genel seyirci kitlesi 158 dakikalık, ağır işleyen, karakter dramasına yakın duran bir gerilim filmiyle karşılaşınca sinema salonlarından soğuk duş alarak ayrıldılar.

Kendisine Zodiac adı takılan katilin kayıtlara geçmiş beş cinayeti bulunmaktadır. Ayrıca aydınlatılamamış 37 cinayetten sorumlu tutulduğunu söyleyebiliriz. Öldürdüğü insanların öte dünyada köleleri olacağına inanan Zodiac, hiçbir zaman yakalanamadı ve dava da kapandı. Film, 1968 yılında başlıyor. San Francisco Chronicle'de karikatürist olarak çalışan Robert Graysmith, gazeteye Zodiac adlı seri katilden şifreli mesajlar gelmeye  başlayınca tabir-i caizse olayın içine bodoslama atlıyor. Katil cinayetlerine ve gazeteye yeni şifreli mesejlar göndermeye devam ediyor. Zodiac'ı yakalamaya çalışan üç ana karakter tecrübeli cinayet muhabiri Paul Avery, dedektif Dave Toschi ve Robert Graysmith ne kadar uğraşsa da sonuç alamıyor. Gerçek bir seri katil olan Zodiac asla yakalanamıyor fakat Fincher, filmin finalinde tatminsizlik hissi bırakmamak adına kendi cevabını veriyor.

Zodiac'ın bir polisiye\gerilim olduğunu düşünürsek Fincher'ın gerilimi filmin tamamına yaymayı başardığını söyleyemeyiz. Gerilim sahnelerini filmin ilk yarım saatindeki cinayet sahnelerinde ve Zodiac'ı yakalamayı bir saplantı haline getiren Robert Gaysmith'in olayın çözümüne yaklaştığı son yarım saatte görebiliyoruz. Bu durum filmin başarısına köstek olmuyor. Fincher, hikaye anlatmadaki ustalığını sergilerken birinci sınıf görüntü ve sanat yönetimi de filmi muadillerinden içeriğinin yanında biçim olarak da ayırıyor.
Son söz: Filmi görmediyseniz ve ilk paragrafta yazdıklarım sizi rahatsız etmediyse Zodiac sizin için önemli bir keşif olabilir.