6 Kasım 2013

Gözetleme Kulesi


Adını ilk kez “Oyun” adlı belgeseliyle duyduğum Pelin Esmer, çok geçmede belgesellerden kurmaca hikayelere geçiş yaptı ama yolumuz kesişmedi kendisiyle. İlk uzun metrajı  11’e 10 Kala’yı izleme fırsatı bulamadan, festivallerden ödüllerle dönen ikinci filmi Gözetleme Kulesi’ni yeni bir yönetmenle tanışmanın heyecanıyla izledim. Minimal Türk sinemasına mesafeli duruşum başta soru işaretleri yaratsa da, Pelin Esmer’in tarzı ve minimal sinema anlayışı beni fazlasıyla memnun etti. 

Gözetleme Kulesi için klasik bir kesişen yollar hikayesi diyebiliriz. Filmin garip açılışında ana karakterlerimiz Seher ve Nihat ile tanışıyoruz ama yolları kesişene dek önce kendi hikayelerine ortak oluyoruz. Pelin Esmer’in paralel olarak anlattığı dramatik hikayelerin matematiği sanki birbirinin tamamlayıcısı gibi kurulmuş. Ancak, yönetmenimiz görünüşe aldanmayın diyor.

Yönetmen Esmer, Seher’in dramıyla aslında ülkemizde genç kızların, kadınların kemikleşmiş sorunlarından birini merceğine alıyor. Film, 2013 Türkiye’sinde ebeveynlerin hala değişmeyen “kız çocuğu” algısının nasıl sonuçlar doğurabildiğini gerçekçi gözlemlerle perdeye taşımış. Üniversite eğitimi için anne-babasının yanından ayrılması gereken Seher, kız çocuğu okumaz - okusa da başıboş bırakılmaz düşüncesinin bir sonucu olarak dayısının yanına (yine üniversite eğitimi için) gönderiliyor. Ailenin kızlarını koruma içgüdüsünün yanında ekonomik şartların da mecbur kıldığı bu durum, dışardan gelmesinden korkulan tehlikenin içerden vurmasıyla onarılmaz yaralar açıyor. Öte yandan karısı ve çocuğunu trafik kazasında kaybeden Nihat, kendisini toplumdan soyutlayacak bir iş buluyor. Gözetleme Kulesi’nde acıları ve yalnızlığıyla baş başa kalıyor. Seher’le Nihat arasındaki müşteri ilişkisi, bir noktada kesişiyor, değişiyor ve Gözetleme Kulesi’ne taşınıyor. Seher’in suçluluğunun, Nihat için bir şansa, ikinci bir fırsata dönüşmesi ve Nihat’ın Seher’le bebeğini, kaybettiği eşi ve çocuğunun yerine koyması, beklenen sona doğru mu gidiyoruz sorusunu gündeme getiriyor. Ancak, Seher’in tutumu pek de öyle olmayacağının işareti gibi. 

Pelin Esmer’in minimal tarzına dönersek, Gözetleme Kulesi’nin ayrıksı durmasındaki ana etkenin farklı damardan beslenen iki hikaye anlatması olduğunu düşünüyorum. Açarsak, Nihat’ın Gözetleme Kulesi’ndeki yalnızlığı, yaşadıklarının onu bu noktaya sürüklemesi klasik minimal film şablonuna cuk oturuyor. Seher’in durumu ise çok başka… Sessiz başlayıp bir isyanın sesine dönüşüyor. Ani çıkışlarıyla, duygusallıkla sarılmış olmasıyla minimal anlayıştan sapmadan ona lezzet katabilmiş. Pelin Esmer, bana kalırsa tercihleriyle -seçtiği anlatım tarzıyla- fazlasıyla “bizden” olan hikayeyi seyircisini yabancılaştırmadan aktarmayı başarmış. Olgun Şimşek’in duru oyunculuğu, Nilay Erdönmez’in ise cesur yorumu filme çok şey katmış.

Son söz: Gözetleme Kulesi gibi Türk filmleriyle sık karşılaşmadığımızı düşünürsek mutlaka görülmeli. 8/10

2 yorum:

  1. Hikayesi akıcıydı, yönetmenlik nerdeyse kusursuzdu. Klişelerden de kaçılabilseydi bu film Türk filmleri açısından farklı bir yerde oturuyor olabilirdi. Pelin Esmer, küçük insanların zor hayatlarını abartmadan ve fazla dramatize etmeden yansıtmış. Toplumumuzun çarpıklığıyla ilgili bir mesaj verirken aynı zamanda görsel yanı çok güçlü bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. Yavaşlığına rağmen kendini izleten bir film olmuş.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. göze batan bir klişe var mıydı bilmiyorum. bana öyle gelmedi. özellikle finalin açık bırakılması belki de en doğrusuydu. akıcılığı, yönetmenliği dramatize etmemesi gibi konuların hepsine katılıyorum. mesaj kısmına da.. daha vurucu olabilirdi belki ama minimal anlatının dışına daha fazla çıkmak istemediğinden bu şekilde bırakmış olabilir ama her şekilde son dönemin en iyi türk filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum :)

      Sil