20 Kasım 2013

Elysium


İlk uzun metrajı District 9 ile 2000’ler bilimkurgu sinemasına iz bırakacak bir eser bırakan Neill Blomkamp, yoluna bilimkurguyla devam ediyor. Blomkamp, District 9’un beklenmedik başarısı sonrasında ister istemez ana akım bilimkurguya kaymış ve daha büyük bir bütçe ve Matt Daman, Jodie Foster gibi iki yıldızla yapımcılarını memnun edecek bir işe imza atmış Elysium’da. Tabi yalnız yapımcıları değil.. Genel kitleyi ve benim gibi has bilimkurgu tutkunlarını da arkasına alabilecek bir film çıkarmayı başarmış.

Elysium; 70’li yıllardan Zardoz, 80’lerden Robocop, 90’lardan ise The Matrix’ten aldığı temalar ve fikirlerle bir alt tür melezi yaratıyor.

Zardoz’dan Elysium’a uzanan tematik bir yolculuk 

70’li yılların pek kıymeti bilinmemiş bilimkurgularından Zardoz’a bugün geri dönüp baktığımızda bilimkurgu sinemasına yeni temalar açması bakımından kritik bir noktada durduğunu görürüz. Refah içinde yaşayan üst sınıfın alt sınıfı izole ettiği, sömürdüğü ve kendi sahte cennetlerinde mutlu bir hayat sürdükleri sınıflara ayrılmış dünya tasvirinin bilimkurgu sinemasındaki ilk örneklerinden Zardoz, bu tema etrafında şekillenecek bilimkurguların da atası konumundadır. 2000’li yıllarda In Time ve Upside Down gibi filmlerle bahsettiğimiz sınıfsal farklılıkları işleyen bilimkurgular ilginç ve orijinal fikirlerle tazelenme sürecine girmişken, Elysium uzaya açılma ve dünyanın baskıcı bir rejimle dışardan yönetilen bir tür hapishaneye dönüşmesi gibi fikirler üretip daha klasik bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor. Zardoz-Elysium benzetmesi filmler arasındaki uçurum nedeniyle belki garip gelebilir ama bir zorunluluk. Elysium’da ana karakterimiz Max’in yaşanmaz bir hal alan kendi dünyasından kopup, zenginlik dışında başka bir ayrıcalığı olmayan insanların yarattığı sahte cennete gidip yerleşik düzeni yıkması, Zardoz’da Zed’in yaptığından pek de farklı değil.


Robocop ve The Matrix etkileşimi 

Max’in içine düştüğü durum, Robocop’ın Alex Murphy’sinden hiç farklı değil. Alex, öldürüldükten sonra vücuduna eklenen makinelerle yarı insan yarı makine bir bedende yeniden doğuyor ve görevine devam ediyordu. Max’in ise hedefine ulaşabilmesi, görevini başarabilmesi için daha basit bir makineyle bütünleşmesi gerekiyor. Burada devreye The Matrix’in yeniden doğum sonrasında kablolarla sanal dünyada yaşam alanı bulabilen karakterleri giriyor. Max ve Neo’nun insanlığın kurtuluşu için verdikleri mücadele de eşleştirilebilir.

Hikâye tanıdık, şablon da…

Küresel ısınma, ozon tabakasında açılan delik, ekolojik dengenin bozulması gibi güncel olaylar 2000’li yılların bilimkurgularını derinden etkiledi. Dünyamızın yaşanmaz bir hale geldiği ve insanların başka dünyalar bularak yurtlarını terk ettiği Wall-e ve After Earth gibi post apokaliptik bilimkurgularla akrabalık kuran Elysium’da, nüfus artışı ve kirlilik sebebiyle harabeye dönen dünyadan ancak zenginler kaçabiliyor. Elysium’un asıl tanıdık kısmı ise Max’in daha çocukken bir kurtarıcıya dönüşeceğinin belli olması ve filmin tahmin edilebilir bir sona yürümesi.


Neill Blomkamp District 9'dan kopamamış

Elysium, hem biçim hem de içerik olarak District 9’u andırıyor. District 9’da uzaylıları göçmen konumuna düşüren Blomkamp, burada da herhangi bir dünya vatandaşını uzaydaki yeni cennete girmeye çalışırken aynı duruma sokuyor. İki film görsel olarak da birbirine oldukça yakın duruyor. Distrixt 9’un Afrika’sıyla Elysium’un dünyası görsel olarak birbirinden pek farklı değil. Ayrıca District 9’un uzaylılarıyla Elysium’un robotları tasarım anlamında bir benzerli taşıyor. Ana karakterlerimizin geçirdiği fiziksel değişimi de unutmamak gerekiyor. District 9’un belgeselci üslubu ve taze fikirleriyle Elysium’un Hollywood bilimkurgusunun dışına çıkamaması iki film arasında keskin bir ayrım yapmamızı da sağlıyor.

Son söz: Düşünsel anlamdaki kimi yanlışlarına rağmen, Neill Blomkamp’ın iyi yönetmenliği ve yükselen temposuyla seyirciyi yakalamayı başarabilen bir bilimkurgu olmuş Elysium. 7.3\10


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder