9 Haziran 2015

Quest for Fire


L’ours (Ayı) ve Deux freres (İki Kardeş) gibi belgeselvari filmler çekmeyi seven Fransız sinemacı Jean-Jacques Annaud’un, insanın ve hayvanın doğasına bakış atma fırsatı da bulduğu ilk dönemine denk düşen Quest for Fire (Ateş Savaşı), bizi 80 bin yıl öncesine götürüyor. Volkanik patlamalar ve yıldırımlar sayesinde ateşi tesadüfen bulan ve kullanmaya başlayan ama söndüğünden nasıl yakacağını bilemeyen Prehistorik insanların sönen ateşlerini bulma yolculuğunu konu edinen film, sinemanın pek el atmadığı mevzuya cesur yaklaşımıyla kendi yorumunu getiriyor.

“Ateşe sahip olan hayata da sahipti.” Filmin açılışında beliren bu cümle Quest for Fire’ın özeti niteliğinde. Küçük kabileler halinde mağaralarda yaşayan ilk insanları, soğuktan ve vahşi hayvanlardan koruyabilecek tek şeyin ateş olduğu, deyim yerindeyse ateşe tapınılan bir çağda açıyoruz gözlerimizi. Geceleri sönmemesi için nöbet tutulan ve sürekli canlı tutulmaya çalışılan ateş, kabileler arası güç dengesinin de belirleyicisi konumunda.

Evrim teorisine farklı bir yorum getirmeyi deniyor Annaud. 80 bin yıl öncesinin dünyasını resmederken, aynı çağda yaşadığı kesin olarak bilinmeyen/kanıtlanamayan ilk insan modellerini aynı zaman dilimine sıkıştırıyor. Filmde farklı homo cinslerini bir arada görüyoruz. Buradaki temel farklılık evrim basamağının kabileden kabileye değişkenlik göstermesi. Bu detaya takılmasak da senaristin ya da yönetmenin nasıl bir çıkarım yaparak böyle bir yorumda bulunduğunu merak ediyoruz izlerken. Homo türlerindeki ayrım dışında insanoğlu medeniyet ve kültür anlamında da ikiye ayrılıyor. Bazı kabilelerin yerleşik düzene geçmesi şüpesiz ki anlaşılabilir bir durum. Burada kapalı toplumlarla yeniliğe ve keşfe açık toplumlar arasındaki ince farkı binlerce yıl öncesinden gözlemleyebiliyoruz. Annaud, fiziksel olarak hayvandan insana geçişini tamamlasa da yaşam biçimi, davranış ve birbirleriyle olan ilişkileri hayvandan pek farklı olmayan ilkel insanları kusursuz bir işçilikle görselleştirmeyi başarıyor. Film, ister evrim teorisine ister yaratılışa inanın; kökeniniz, dürtüleriniz ve dünyamızın uzak geçmişi hakkında düşünmeye itecektir sizi.

Kubrick’in destanı 2001: A Space Odyssey’in 15 dakikalık “The Dawn of Man” bölümünde kabileler halinde yaşayan insansılar için su birikintileri hayati bir önem taşıyor ve küçük çaplı bir savaşa neden oluyordu. Evrim basamağını atlayan insansılar ilk aleti keşfederek diğerlerine üstünlük sağlıyordu. Quest for Fire’da savaşa neden olan ise ateş… Her kabile ateşe sahip olmak, onu muhafaza etmek ve diğerlerininkini söndürerek bir üstünlük sağlamayı amaçlıyor. Annaud, kötülüğün insanoğlunun doğasında varolduğunun altını çizmekle kalmıyor, hayvan ya da insan fark etmeksizin güç ve iktidarın bir doğa yasası olduğunu belirtiyor.

Bir kabilenin kaybettikleri ateşi bulma öyküsünü, vahşi doğada ayakta kalma savaşı ve yaşama içgüdüsü odaklı ele alan Annaud, bu tehlikeli yolculuğu insanoğlunun kendisini ve hakkında pek bir şey bilmediği dünyasını keşfetme öyküsü biçiminde sessiz bir serüven edasıyla anlatıyor. Anlayabileceğimiz bir diyaloğun olmadığı filmde, anlam kaybı olmadığı gibi tam bir doğallık da sağlanmış oluyor.

Son söz: Quest for Fire, saf sinema sevenlerin mutlaka yaşaması gereken bir yolculuk vadediyor. 8.5\10

5 yorum:

  1. film olarak düşünürsek harikulade bir eser. ama gerçeklik anlamında bakmam gerekirse inançlarımla ve mantığımla ters orantılı bir film. en çok aklımı kurcalayan da ayı olmuştur :)

    YanıtlaSil
  2. bu arada the man from earth öylesine başladığım bir filmdi, pek bir şey beklemiyordum. hatta o dönem elimde izleyecek başka film kalmadığından izlemeye karar verdiğim bir filmdi :) hatta geçenlerde tekrar aklıma gelmedi değil :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet aynı fikirdeyim, ki filmi kendi gerçekliğinde düşünmek gerekiyor.. Evrimci olmasın önemi kalmıyor o zaman.. Ayı olmuştur derken yönetmenin Ayı filmden bahsediyoesun sanırım..

      Ben iyi olduğunu hep duyuyordum ama nedense çok geciktirmişim, bu yüzden çok kızdım kendime.. kimseden de olanüstü vb. yorumlar duymadığım için sanırım böyle oldu.. netice itibariyle tma benim filmmimmiş.. yaratıcılık anlamında inanılmaz bir eser bence.. .)

      Sil
  3. Evet filmi izledim, ama nasıl olur da filmin kendisini evrimin olmadığına ispat olarak ileri sürebilirsin, bunu anlamadım. Film boyunca bütün felsefelerden ve bilimsel görüşlerinden sürekli bir kolaj yapıldığını görmüyor musun?
    sonra ben de evrime inanmıyorum zaten, evrimin var olduğunu biliyorum sadece.
    bir de şu hatayı yapıyorsun, illa evrimin bir alternatifi olmak zorunda değil. din hiç değil. yani burada yumurtayı zeytinyağıyla yapmıyorsak tereyağla pişirelim durumu söz konusu değil. artık nasıl dünyanın düz olmadığını ve evrenin merkezinde bulunmadığını biliyorsak, yüz yıl içerisinde yaratılışçılık da böyle rafa kaldırılacak. eğer evrimin alternatifi din olsaydı, hala yıldırımları zeus'un çaktırdığına inanmamız gerekirdi.
    iyi de serdar, evrenin nasıl ve ne amaçla yaratıldığını söyleyen o kadar çok din ve felsefe var ki. hangisini seçeceğiz o halde? sen biri hariç hepsini reddediyorsun, bense hepsini.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Filmi evrimin olmadığına ispat olarak öne sürmüyorum yahu, orda yanlış anlamışsın.. Kafamda bir mantığa oturtmaya çalıştığımda filmi kendi içindeki tutarlılığını sorguluyorum.. Zaten kurgusal olarak bakıyorum..neyse burda bu tartışma pek yürümüyor gibi.. :) Yaratılış'a yüz yıl ömür biçtin demek vay be :))

      evet birini kabul ediyorum, çünkü bunu kabul ettiğimde ötekileri otamatikman reddetmen gerekiyor.. böyle işte..

      Sil