6 Ekim 2015

The Martian - Marslı


Bilimkurgu sineması denince aklımıza gelen ilk yönetmenlerden biri Ridley Scott’tır. Dolayısıyla Scott’ın yeni bir bilimkurgu çalışmasıyla geri dönüyor oluşu başlı başına bir heyecan sebebiydi bizim için. Andy Weir’in 2011’de yazdığı heyecan dolu romanı The Martian, Gravity ve Interstellar sonrasına yakışan bir uyarlamayla karşımızda.

Mars’ta hayatta kalmanın ABECE’si

Ana karakterimiz Mark Watney, bir kaza sonucu öldü sanılarak Mars’ta bırakılıyor. Yaralı olarak uyanan karakterimiz hayat olmayan bir gezegende tek başına kalıyor. Bı noktadan sonra aklımıza cevabını merak ettiğimiz üç soru takılıyor: Nasıl hayatta kalacak, NASA ile nasıl irtibata geçecek ve nasıl kurtulacak? Gördüğünüz gibi Mark Watney’nin kurtulup kurtulamayacağına ilişkin kimsenin bir şüphesi yok. Zaten film de “nasıl”lar üzerine kurguluyor hikâyesini. Evet, ilk sorumuz yaşamın el vermediği bir gezegende nasıl hayatta kalınabileceğiydi. Çok geçmeden Mark’ın aynı zamanda bir botanist olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi kırıntısı Mark’ın Mars’ta tarım yapmanın bir yolunu bulacağını imliyor. Elbette ana karakterimizde çok daha fazlası var. Zekası, cesareti, iradesi, özgüveni ve azmiyle vazgeçmek nedir bilmeden arkasına NASA’yı da alarak nihai hedefine ulaşabilmek için çabalıyor Mark Watney. Film, Mark’ın hayatta kalma adına verdiği savaşı adım adım ele alıyor. Scott, hikâyeyi dramatize etmediği gibi mizahi bir dille anlatmayı seçmiş. The Martian’ın bütününe baktığımızda bunun kötü bir tercih olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yalnızlık psikolojisine yer vermemesi, karakterimizin psikolojik durumunu es geçmesi gibi ayrıntılar filmin en büyük eksileri denilebilir.

Klasik bir kurtarma operasyonu filmi

Mark’ın NASA ile irtibat kurmasıyla birlikte klasik bir kurtarma operasyonu filmine geçiş yapıyoruz. Bir noktadan sonra Apollo 13 modeliyle hareket eden filmdeki en büyük farklılık ise kurtarma operasyonunun geniş bir zaman dilimine yayılması. Bu durum da filmin elini zayıflatıyor açıkçası. Evet, kurtarma planlarının havada uçuştuğu, çıkar yol arandığı bölümler ilgiye değer ama operasyonun kısa tutulup, kurtarma planlarına fazla zaman tanınması beklenen filmin çıkmamasına sebep olmuş. The Martian’ın her aşamasında Mark, NASA ve kurtarma ekibinin önüne çeşitli sorunlar çıkıyor. Film de genel olarak bu sorunların bir bir bertaraf edilerek gerçekleştirilen kurtarma operasyonun hikâyesi denilebilir. The Martian’ın ritmik bir sorunu yok, senaryo tıkır tıkır işliyor. Özellikle son bölümde heyecan yükseliyor. Çetrefilli ve biraz da uçuk kurtarma planı seyircinin salondan memnun ayrılmasını sağlayacak kadar iyi.

NASA’nın olası bir durumdaki tavrı filmde anlatıldığı gibi mi olurdu? Bu kadar şeffaf olamayacaklarını biliyoruz. Peki, The Martian NASA’nın reklamını mı yapıyor? Kesinlikle hayır. Reklama ihtiyacı olmayan bir kurum varsa o da NASA’dır. NASA’nın filme verdiği destek ise aşikâr. Bu anlamda filme bir NASA güzellemesi olarak da bakılabilir. Elbette Ridley Scott’ın hakkını yememek koşuluyla.

Gravity ile ilişkisi üzerine

Andy Weir’ın romanının sinemaya uyarlanmasında Gravity’nin ticari başarısının ve kazandığı ödüllerin ciddi bir rolü var. Karşımızda uzayda tek başına yaşam savaşı veren iki karakter var. Zamansal ve mekansal olarak birbirlerinden ayrı düşseler de hayatta kalma motivasyonları aynı. Gravity’de Dr. Ryan Stone belli bir noktadan itibaren tamamen kendi başına ve bu oldukça korkutucu. Karakterin yalnızlığını filmin her anında hisssetmek mümkündü. Cuaron da zaten dramatik açıdan güçlü, saf sinema duygusuyla filmi zirveye taşımıştı. The Martian’a baktığımızda, Mark Watney’in arkasında NASA ve tüm dünya var. NASA ve ekibiyle iletişim halinde olması çoğunlukla mizaha açılan bir kapı olarak kullanılıyor ve bu da dramatik yapıyı zedeliyor. İki filmde de zamana karşı bir yarış olmasına karşın The Martian’ın bu durumu lehine çeviremediğini görüyoruz. Zamana karşı yarıştan gerilim yaratmıyor Scott. Buna imkan vermeyen de hikayenin kendisi. The Martian, uzay boşluğu sahnesiyle iyiden iyiye Gravity sularında yüzmeye başlıyor ve kendi zirvesini de görüyor. Toparlarsak Scott’ın filminde büyüyü bozanın belli oranda NASA olduğunu söyleyelim. Çünkü NASA yani masa başında direktifler veren yetkililer devreye girdiğinde formüllerin dışına çıkmanız oldukça zor. Gravity’nin başarısı da burada saklı bana kalırsa.

Son söz: The Martian yılın tereddütsüz izleyeceğiniz bilimkurgularından biri. Temiz, görkemli ve alabildiğine eğlenceli bir film. 7.5\10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder