Ridley Scott etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ridley Scott etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2015

The Martian - Marslı


Bilimkurgu sineması denince aklımıza gelen ilk yönetmenlerden biri Ridley Scott’tır. Dolayısıyla Scott’ın yeni bir bilimkurgu çalışmasıyla geri dönüyor oluşu başlı başına bir heyecan sebebiydi bizim için. Andy Weir’in 2011’de yazdığı heyecan dolu romanı The Martian, Gravity ve Interstellar sonrasına yakışan bir uyarlamayla karşımızda.

Mars’ta hayatta kalmanın ABECE’si

Ana karakterimiz Mark Watney, bir kaza sonucu öldü sanılarak Mars’ta bırakılıyor. Yaralı olarak uyanan karakterimiz hayat olmayan bir gezegende tek başına kalıyor. Bı noktadan sonra aklımıza cevabını merak ettiğimiz üç soru takılıyor: Nasıl hayatta kalacak, NASA ile nasıl irtibata geçecek ve nasıl kurtulacak? Gördüğünüz gibi Mark Watney’nin kurtulup kurtulamayacağına ilişkin kimsenin bir şüphesi yok. Zaten film de “nasıl”lar üzerine kurguluyor hikâyesini. Evet, ilk sorumuz yaşamın el vermediği bir gezegende nasıl hayatta kalınabileceğiydi. Çok geçmeden Mark’ın aynı zamanda bir botanist olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi kırıntısı Mark’ın Mars’ta tarım yapmanın bir yolunu bulacağını imliyor. Elbette ana karakterimizde çok daha fazlası var. Zekası, cesareti, iradesi, özgüveni ve azmiyle vazgeçmek nedir bilmeden arkasına NASA’yı da alarak nihai hedefine ulaşabilmek için çabalıyor Mark Watney. Film, Mark’ın hayatta kalma adına verdiği savaşı adım adım ele alıyor. Scott, hikâyeyi dramatize etmediği gibi mizahi bir dille anlatmayı seçmiş. The Martian’ın bütününe baktığımızda bunun kötü bir tercih olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yalnızlık psikolojisine yer vermemesi, karakterimizin psikolojik durumunu es geçmesi gibi ayrıntılar filmin en büyük eksileri denilebilir.

Klasik bir kurtarma operasyonu filmi

Mark’ın NASA ile irtibat kurmasıyla birlikte klasik bir kurtarma operasyonu filmine geçiş yapıyoruz. Bir noktadan sonra Apollo 13 modeliyle hareket eden filmdeki en büyük farklılık ise kurtarma operasyonunun geniş bir zaman dilimine yayılması. Bu durum da filmin elini zayıflatıyor açıkçası. Evet, kurtarma planlarının havada uçuştuğu, çıkar yol arandığı bölümler ilgiye değer ama operasyonun kısa tutulup, kurtarma planlarına fazla zaman tanınması beklenen filmin çıkmamasına sebep olmuş. The Martian’ın her aşamasında Mark, NASA ve kurtarma ekibinin önüne çeşitli sorunlar çıkıyor. Film de genel olarak bu sorunların bir bir bertaraf edilerek gerçekleştirilen kurtarma operasyonun hikâyesi denilebilir. The Martian’ın ritmik bir sorunu yok, senaryo tıkır tıkır işliyor. Özellikle son bölümde heyecan yükseliyor. Çetrefilli ve biraz da uçuk kurtarma planı seyircinin salondan memnun ayrılmasını sağlayacak kadar iyi.

NASA’nın olası bir durumdaki tavrı filmde anlatıldığı gibi mi olurdu? Bu kadar şeffaf olamayacaklarını biliyoruz. Peki, The Martian NASA’nın reklamını mı yapıyor? Kesinlikle hayır. Reklama ihtiyacı olmayan bir kurum varsa o da NASA’dır. NASA’nın filme verdiği destek ise aşikâr. Bu anlamda filme bir NASA güzellemesi olarak da bakılabilir. Elbette Ridley Scott’ın hakkını yememek koşuluyla.

Gravity ile ilişkisi üzerine

Andy Weir’ın romanının sinemaya uyarlanmasında Gravity’nin ticari başarısının ve kazandığı ödüllerin ciddi bir rolü var. Karşımızda uzayda tek başına yaşam savaşı veren iki karakter var. Zamansal ve mekansal olarak birbirlerinden ayrı düşseler de hayatta kalma motivasyonları aynı. Gravity’de Dr. Ryan Stone belli bir noktadan itibaren tamamen kendi başına ve bu oldukça korkutucu. Karakterin yalnızlığını filmin her anında hisssetmek mümkündü. Cuaron da zaten dramatik açıdan güçlü, saf sinema duygusuyla filmi zirveye taşımıştı. The Martian’a baktığımızda, Mark Watney’in arkasında NASA ve tüm dünya var. NASA ve ekibiyle iletişim halinde olması çoğunlukla mizaha açılan bir kapı olarak kullanılıyor ve bu da dramatik yapıyı zedeliyor. İki filmde de zamana karşı bir yarış olmasına karşın The Martian’ın bu durumu lehine çeviremediğini görüyoruz. Zamana karşı yarıştan gerilim yaratmıyor Scott. Buna imkan vermeyen de hikayenin kendisi. The Martian, uzay boşluğu sahnesiyle iyiden iyiye Gravity sularında yüzmeye başlıyor ve kendi zirvesini de görüyor. Toparlarsak Scott’ın filminde büyüyü bozanın belli oranda NASA olduğunu söyleyelim. Çünkü NASA yani masa başında direktifler veren yetkililer devreye girdiğinde formüllerin dışına çıkmanız oldukça zor. Gravity’nin başarısı da burada saklı bana kalırsa.

Son söz: The Martian yılın tereddütsüz izleyeceğiniz bilimkurgularından biri. Temiz, görkemli ve alabildiğine eğlenceli bir film. 7.5\10

22 Aralık 2014

Dini-epik maskesi düşerse: Exodus: Gods and Kings


Son 15 yılda çektiği epik filmler; Gladiator, Kingdom of Heaven ve Robin Hood ile türün en önemli isimlerinden biri haline gelen Ridley Scott, bir kez daha bu alanda bir eserle geri döndü. Hz. Musa’nın hikayesini dev bir prodüksiyonla peliküle aktaran yönetmen, Darren Aronofsky’nin Noah’ı gibi tartışma yaratacak bir dini epik çekmiş. Esasen dini epik olduğunu söylemekte zorlandığımız bir film var karşımızda.

Dini epik değil, sadece epik!

Darren Aronofsky, Nuh Tufanı’ndan bir epik\fantezi çıkarmıştı. Ancak film için dini epik de diyebiliyorduk. Sebebiyse hikayesini kutsal metin tabanlı anlatırken, bunu dini epiklerin klasik örneklerine öykünerek yapmasından kaynaklanıyordu. Exodus’a baktığımızda, Scott’ın hiçbir dini argüman kullanmadığını görüyoruz. Zaten Scott’ın kafasında hiçbir zaman bir dini epik çekmek yokmuş. Dolayısıyla “Hz. Musa’nın öyküsünden nasıl bir epik film çıkarırım?” düşüncesiyle yola çıkmış ve senaryo da ona göre kaleme alınmış. Açılış sekansı Scott’ın ne yapmak istediğini hemen açık ediyor. Seti, Ramses ve Musa, Hititler’e nasıl saldıracaklarını konuşuyorlar. Sonrasında da bir savaş sahnesi canlandırılıyor.

Exodus: Gods and Kings, neden bir dini epik değil onu açalım. Öncelikle Scott’ın Musa’sı bir peygamber değil. Tanrı ile İbraniler arasında aracılık yapan iyi eğitimli bir general, bir savaşçı. İbraniler’i vadedilen topraklara götüren bir liderden öteye gitmiyor Musa. Olan biteni seyretmekle yetinen, yolunu bulmaya çalışan bir adam o. Peygamber değil demiştik. Tanrı’yla iletişim kurmasına rağmen, kendisine kurtarıcı değil, sadece bir haberci misyonu yüklendiğini görüyoruz. Tüm felaketleri, mucizeleri bizzat Tanrı gerçekleştiriyor. O zaman Musa’ya ne gerek vardı demezler mi? İşin bir diğer boyutu da Scott’ın bir Firavun mantalitesiyle hareket etmesi. Felaketleri ve mucizeleri bilimle açıklamaya çalışıyor. Özellikle Kızıl Denizi geçiş sahnesi gülünç olmaktan öteye geçemiyor. Ancak bir dini epik parodisinde görebileceğimiz bir Kızıl Deniz'i geçiş sahnesi izliyoruz. Tüm bu veriler ışığında Exodus’a dini epik demek abes olacaktır. Scott, kutsal metinlerdeki Musa hikayesini alıp, inanç mekanizmasını işlevsiz hale getirmiş, dine ait ne varsa çıkarmış ve dini epik’i bir maske olarak kullanmış.

Kopuk ve dengesiz bir film

Scott’ın filmografisine baktığımızda daimi bir dengesizlik vardır. Bir bakarsınız bir başyapıtla çıkagelmiş, bir bakarsınız ardından kariyerinin en kötü çalışmasını yapmış. Bu dengesizlik Exodus’un tamamına sinmiş. Karakterlerde derinlik olmadığı gibi inandırıcı da değiller. Ben Kingsley ve Sigourney Weaver’ın karakterleri örneğin o kadar sığ ki, oyuncuların bu rolleri nasıl kabul ettiklerini anlamak mümkün değil.

Sırtını Musa ile Ramses arasındaki rekabete yaslamak isteyen Scott, yeni bir Gladiator yaratmak istemiş bellki ki.. En azından Maximus-Commodus arasındaki intikam öyküsünü Musa-Ramses arasında canlandırmak istemiş. Ancak, The Ten Commandments’ı iyi analiz edemediği çok açık. Kardeş gibi büyüyen Ramses ve Musa arasındaki bağı veremediği gibi, Musa’nın İbrani olduğu anlaşıldıktan sonra da karakterlerimizi çarpıştıramaması tam bir hezimet. Exodus: Gods and Kings oldukça kopuk bir film. Bunu Scott’ın filmini 30 dakika kısaltmak zorunda kalmasıyla açıklayamayız. Musa’nın hikayesini 150 dakikada anlatmak -hikayenin giriş bölümünü es geçseniz bile- Victor Hugo’nun Sefiller’ini 3 saate sığdırmak kadar zor.

Görsellikle kurtarılabilecek bir film değil

Exodus’un en dişe dokunur kısmı, kuşkusuz ki görüntü ve sanat yönetmenliği… Görsel olarak oldukça tatmin edici bir iş ortaya koyan Scott, erdemleri olan bir film ortaya koyamadığı için bu alandaki başarısının pek de önemi kalmıyor. Felaketlerin görsel karşılığını buluyor bulmasına ama felaketleri çok hızlı bir şekilde verdiğinden oradan da hanesine eksi puan yazdırıyor.

Son söz: Ridley Scott’ın kılıç-sandalet epiği çekme sevdası bu kez sert bir kayaya çarpmasına sebep olmuş. Ustadan yeni bir başyapıt beklerken, yılın en büyük hayal kırıklığıyla karşılaşıyoruz. 4\10

En iyi 10 Ridley Scott filmi
http://birzamanlarsinema.blogspot.com.tr/2014/02/en-iyi-10-ridley-scott-filmi.html

2 Aralık 2014

İlk İzlenim: Exodus: Gods and Kings


Özellikle bilimkurgu sineması ve epik filmlerdeki başarısıyla takdir ettiğimiz Ridley Scott, son yıllarda en iyi kotardığı türlere yöneldi. Prometheus'un ardından The Martian adlı başka bir bilimkurgu projesi üzerinde çalışıyor şu sıralar. Ama ondan önce 2014 sonunda Exodus: Gods and Kings heyecanı yaşayacağız. Sinemada pek çok kez anlatılan Hz. Musa'nın hikayesi bir kez daha daha modern bir biçimde karşımızda olacak.

Bu yıl Darren Aronofsky'nin Nuh Tufanı'nı anlattığı Noah'ın ardından bir başka dini epik filmin gelecek olması epik sinemanın yükselişine paralel bir gelişme aslında. Bu iki film, miadını çoktan doldurmuş olan dini epiklerin de canlandırır mı orası meçhul.

Exodus: Gods and Kings eleştirim için tıklayınız

Peki Exodus nasıl bir film olacak?

Öncelikle Noah gibi bir fantezi epik olmayacağını söyleyelim. Efekt kullanılacak mı sorusuna evet dememiz gerekiyor çünkü başta Kızıl Deniz'i geçiş sahnesi olmak üzere, tapınak vb. mekanlar için kullanılmak zorunda. Ancak efektler filmin dokusuna zarar vermeden kullanılacaktır, içiniz rahat olsun. Senaryo Tevrat'a ne kadar sağdık kalınarak yazıldı, bilemiyoruz ama Musa'nın doğumuyla başlanacağı ve Firavun ailesi tarafından evlat edilişiyle açılacağını söyleyelim filmin. Sonrası da İsrailoğullarının vadedilen topraklara Musa önderliğinde yürüyüşüne uzanacak. Mısır'ın başına gelen 10 felaketi de filmde olanca görkemiyle göreceğiz. Fragmanlar, Exouds'un görsel anlamda bir hayli iddialı olduğunu söylüyor. Sözün özü, modern görünümlü ama anlatısıyla eski usül bir dini epik bekleyelim derim.

Musa kopmozisyonu önemli

Aronofosly'nin Noah'taki Nuh yorumu çok tartışıldı haklı olarak. Oradaki Nuh'un bizim bildiğimiz Nuh peygamberle pek bir alakası yoktu açıkçası. İnsanlığı kurtaran bir kahraman, çelişkileri olan bir görev adamı gibi resmedilmişti Nuh. Exodus'ta ise Musa'nın peygamber kimliği konusunda sıkıntı olacağını sanmıyorum ancak Ridley Scott'ın epik filmlerinde eli kılıç tutan savaşan bir ana karakter illa ki olur. Exodus'ta da eli kılıç tutan, savaşan bir Musa göreceğiz. Bu noktada önceki Musa uyarlamalarında bir nebze ayrılan bir film izleyeceğimizi düşünüyorum. Christian Bale'in iyi bir seçim olduğunu da belirtmek lazım.

Prodüksiyon kalitesi ve Oscar şansı

Yayınlanan 3 fragman ışığında; set tasarımlarıyla, kostümleri, makyaj çalışması yani sanat yönetimi ve sinematografisiyle iddiasını gizlemeyen bir film Ezodus: Gods and Kings. Ana rollerdeki oyuncular da karakterleriyle uyumlu görünüyor. Firavun Ramses II rolünde Joel Edgerton'ı, onun annesi Tuya rolünde Sigourney Weaver'ı, babası Seti olarak da John Turturro'yu görüyoruz. Ben Kingsley'i ise İsrailoğullarının bilge adamlarından Nun rolünde izleyeceğiz. Ridley Scott'ın epik film hakimiyeti Exodus: God and Kings'in en büyük kozu bana kalırsa. Uzun zaman Oscar yarışından uzak kalan Scott iddialı bir şekilde dönüyor. En son Gladyatör ile büyük başarı yakalamıştı. Exodus'un akademi ödüllerinde en azından teknik kategorilerde adaylıklarla adaylılar alacağını söyleyebiliriz. Ana dallarda görürsek sürpriz olacak.

Exodus: God and Kings (Göç: Tanrılar ve Krallar) 12 Aralık'ta vizyona giriyor.

27 Haziran 2013

İlk İzlenim: "The Counselor"


Ridley Scott arayı soğutmadan yeni filmi The Counselor ile dönmeye hazırlanıyor. No Country For Old Men ve post apokaliptik bilimkurgu The Road'un Pulitzer ödüllü Amerikalı yazarı Cormac McCarthy'nin senaryosunu yazdığı gerilim filmi, yıldız isimlerden oluşan kadrosuyla göz dolduruyor: Brad Pitt, Michael Fassbender, Javier Bardem, Penelope Cruz ve Cameron Diaz...

Konu: Counselor, üst seviyede saygı duyulan ve nişanlısı Laura ile huzurlu bir hayat süren başarılı bir avukattır. İtibarının sarsıldığı günler ise ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu ve daha fazla paraya ihtiyaç duyduğu sırada başlar. Counselor, adaletin iki yanında yer alacağı bir hamle yapar ve kendini milyonlarca doların döndüğü uyuşturucu ticaretinin içinde bulur. Artık Amerika'nın Meksika sınırındadır ve Reiner isimli güçlü bir adamıyla bir iş anlaşması yapmak üzeredir. Ne var ki, hiçbir şey planlandığı gibi gitmeyecektir...

Avukatı Michael Fassbender canlandırırken, Brad Pitt de büyük ihtimalle filmin kötü adamı olarak karşımıza çıkacak. El Paso yollarında geçen bölümlerinin No Country For Old Men'i hatırlatıyor oluşunu eklemeden geçmeyelim. McCarthy'nin usta kalemini, yönetmen Scott'ın yükselişe geçmiş olmasını, müthiş kadrosunu ve fragmanın bıraktığı tadı hesaba katarak, The Counselor'un yeni sezonun büyük beklenti içine girilmesinde sakınca görmediğim bir kaç filminden biri olduğunu belirteyim. Film, 29 Kasım'da ülkemizde gösterime girecek.

                           

2 Haziran 2012

Prometheus

Ridley Scott, 1979 yapımı ilk Alien filmi ve 1982 tarihli Blade Runner ile bilim kurgu sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olup çıkmıştı. Türe yaptığı büyük katkı sonrasında farklı türlere yönelen Scott,  sonunda aradığı projeyi bir nevi Alien'ın öncesini anlattığı Prometheus ile buldu ve Avatar - Inception sonrası yükselişe geçen bilim kurgu sinemasına major bir film daha armağan etti. Fragmanları ve fazla ipucu verilmeyen hikayesiyle uzun zamandır sabırsızlık ve heyecanla beklediğimiz Prometheus nihayet Dünya ile eş zamanlı olarak ülkemizde de vizyona girdi. İnsan ırkının köklerini araştıran bir ekibin gerilim yüklü ve bilinmeze doğru yaptıkları yolculuğu, evrenin uzak bir köşesinde karşılarına çıkan ve Dünya'nın sonunu getirebilecek bir tehlikeye karşı verdikleri mücadeleyi konu ediniyor filmimiz.

Alien filmlerinin en belirgin özelliği bilimkurgu ve korkuyu harmanlamasıdır. Prometheus da bu geleneği bozmamakla birlikte felsefi yapısıyla tüm Alien külliyatından ayrılıyor ve klasik bir preguel (tamamlanmış bir serinin öncesi anlatan filmler için kullanılan terim) olmamayı başarıyor. Adını mitolojik bir tanrıdan alan Prometheus, hayatı anlamlandırma, yaratıcıyla buluşma çabası ve nerden-nasıl geldik gibi sorular soran düşünsel yapısıyla 2001: A Space Odyssey'in açtığı yoldan gitmeyi tercih ediyor. Bunu yaparken temposunu da an be an artırıyor. Anlık korkutma hilelerinden çok ustalıkla oluşturulan gerilim sahneleriyle Prometheus'un Alien'a daha yakın durduğunu ancak Aliens ve Alien 3'e de sırtını dönmediğini söyleyebilirim. Scott, özgün bir hikaye kurgularken seriye ihanet etmemiş ve Alien'ın doğuşunu sağlam temeller üzerinde şekillendirmiş. Ayrıca Alien serisinden farklı olarak inanç teması da sorgulanıyor. Prometheus, ortaya ilginç sorular atıyor ama bu soruları cevaplamıyor-cevaplayamıyor. Prometheus, bilimkurgu sineması içerisinde nerede duruyor derseniz 2001'in izinden gitmesine karşın bir Alien filmi olmanın ötesine geçemiyor yani korku öğeleri ve dozunda aksiyonuyla popüler bilimkurgu ile felsefi bilimkurgular arasında bir noktada duruyor. Bu yapı ona zarar vermiyor ve Prometheus'u 2000'li yıllar bilimkurgu sinemasının en iyi örneklerinden biri yapıyor.

Prometheus, enfes açılış sekansıyla merakımızı iyice körüklüyor ve son karesine dek doyumsuz bir bilimkurgu şöleni sunuyor. Görsel olarak fazlasıyla tatmin edici olmanın yanında klasik olabilecek bir kaç sahne de barındırıyor. Ana karakterimiz Elizabeth Shaw, Alien filmlerinin olmazsa olmazı diyebileceğimiz Ellen Ripley'i aratmıyor. Ridley Scott, yine güçlü bir kadın karakter yaratmış. Elizabeth Shaw karakteri için Noomi Rapace çok doğru bir seçim olmuş. Michael Fassbender ise robot performansı ile yine parlak bir işe imza atmış. Prometheus'u ilk Alien filmine benzetmemin  iki sebebi var. İlki Ridley Scott'in aradan 33 yıl geçmesine karşın ilk filmin tadını tutturabilmesi ve yönetmenliği, İkincisi ise kapalı alanlarda ve uzay mekiği Promethe'de yaratılan klostrofobi hissi.

-Spoiler- (Yazının bu bölümü filmin sürprizlerini açık etmektedir) Prometheus'da bir Alien görememek seyirciyi üzebilirdi. Neyse ki Scott bunun farkında. Filmin sonunu Alien'ın doğuşuna ayırarak ve bunu iki farklı türün birleşmesiyle mümkün kılarak benzeriz bir etki bırakıyor. Bununla birlikte filmin ucu açık bir finalle bitirilmesi Prometheus'la Alien arasına yeni bir film daha sıkıştırılabileceği izlenimini bırakıyor.


Son söz: Prometheus, öncüllerinden beslenen ancak kendi kurallarıyla Alien dünyasını genişletirken bu dünyadan ayrı olarak da değerlendirilebilecek ve türü sevenleri mest edecek bir başyapıt. 9.2\10

Prometheus sonrası Alien filmlerinin sıralaması
1- Alien (1979)
2- Aliens (1986)
3- Prometheus (2012)
4- Alien 3 (1992)
5- Alien: Resurrection (1997)

10 Nisan 2012

Blade Runner


Büyük bilim kurgu yazarı Philip K. Dick'in "Do Androids Dream of Electric Sheep" (Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) adlı romanından 1982 yılında Ridley Scott tarafından serbest bir şekilde uyarlanan Blade Runner (Bıçak Sırtı) bugün gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu filmleri listelerinde daima ilk 3'te yer almayı başarmış unutulmaz bir klasik.

Blade Runner, 1982 yılında gösterime girdiğinde pek de heyecan yaratmadı. Bunun başlıca sebebi stüdyonun filmi kendi istediği gibi kurgulamasıydı. 90'lı yıllara gelindiğinde yönetmenin kurgusunu izleyenler filme başka bir gözle bakmaya başladı ve Blade Runner efsane olma yolunda emin adımlarla ilerledi. Filmin öyküsüne kısaca değinelim. 2019 yılının Los Angeles'ında Tyrell adlı bir şirketin ürettiği androidler kolonilerinde isyan çıkartmış ve 6 tanesi bir uzay gemisi kaçırıp dünyaya gelmiştir. Deneyimli Polis Deckard'ın (Harrison Ford) görevi de androidleri yakalamaktır. Androidlerin ömürleri çok kısadır. İçlerinden biri 'Roy' yaratıcısını bulup bu sorunun üstesinden gelmek istemektedir.

Alt tür zenginliğiyle göz dolduruyor!

Blade Runner'ın bilimkurgunun birçok alt türüne dahil edilebilir bir yapısı var. Film, öncelikle distopik bilim kurgular içerisinde ilk akla gelen örneklerdendir. Hikayesini ise kara filmlere öykünerek anlatır fakat filmin geçtiği zaman Blade Runner'ı bir Neo-Noir'den ziyade Future Noir yapıyor. (Future Noir, geleceğin dünyasında geçen kara filmler için kullanılan bir tanımlama) Bununla birlikte 80'li yıllarda gün yüzüne çıkan Siberpunk denilen bir alt türün ilk örneklerindendir. (Siberpunk terimi yüksek teknolojiye rağmen düşük bir yaşam kalitesinin olduğu bir gelecek tasvir eden filmler için kullanılır. Kaynağını bilimkurgu edebiyatından alır)

Blade Runner'ın resmettiği dünyada insanların bir kısmı başka gezegenlere göç etmiş çünkü dünya artık o kadar da yaşanılabilecek bir yer değil. Dünya, adeta teknolojiyle yoğrulmuş bir çöplükten ibaret. Devasa gökdelenlerin yükseldiği, hava kirliliğinin üst seviyelere ulaştığı boğucu bir dünya. Ve filmde 2019'un dünyası öyle kusursuz yaratılmış ki Blade Runner daha çok mavimtrak atmosferiyle peşi sıra gelecek tüm bilimkurguları derinden etkilemiş ve etkilemeye de devam etmektedir. Görselliği bir yana filmi önemli kılan makine-insan, yaratan-yaratılan, varoluş-yokoluş gibi temaları geleceğin dünyasında geçen bir tür dedektiflik hikayesi içinde sorgulamasıdır. Bunun yanında androidlerden 'Roy'a biçilen insandan daha insani özellikler ve finaldeki Roy-Deckard karşılaşması filmi çok başka bir boyuta taşımıştır. Filmin aksiyona taviz vermeyen derinlikli ve ağır anlatımıyla her bünyeye göre olmadığını belirtelim.

Deckard bir kopya mı?

Blade Runner'a ilişkin tam olarak cevaplanamayan bir soru bu. Ridley Scott'ın yönetmenin kurgusu versiyonuna dahil ettiği Deckard'ın gördüğü boynuzlu at rüyası (Androidlerin sahte anıları-rüyaları vardır) kaçak androidlerin peşine düşen Deckard'ın da bir 'taklit' mi olduğu kuşkusunu izleyen herkesin kafasına kazıdı. Açıkçası ben de Deckard'ın bir 'taklit' olduğu görüşünü savunanlardanım. Blade Runner'ı yönetmenin kurgusu sayesinde bir efsaneye dönüştüren en önemli ayrıntı da budur.

Bilim Kurgu sinemasında Blade Runner sonrasında hal ve gidiş

Bilim kurgu 60'lı yılların sonunda yaşadığı değişimle daha derin mevzulara inmeye başlamış ve gözle görülmeyen-farkındalık yaratmayan bir 'Altın Çağ'a adım atmıştı. 70'li yıllarda Star Wars'la birlikte gişe potansiyelini de kanıtlamış ve bilimkurgu edebiyatıyla kol kola, yaratıcı yönetmenlerin ellerinde gözde bir tür olmayı başarmıştır. Blade Runner'ın 80'li yıllara olan etkisi Siberpunk dediğimiz türün doğuşu ve yükselişine ayrıca yapay zeka, makine-insan formunun Terminatör, RoboCop  vb. yeni temsillerine öncülük etmesi diyebiliriz. Tematik ve görsel etki 90'lı yıllarda hatta günümüzde de sürmekte. Ne zaman mavimtrak bir bilim kurgu filmi görsek Blade Runner etkisini göz ardı edemeyiz.