Brad Pitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brad Pitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2023

The Tree of Life Ne Anlatıyor?

Usta sinemacı Terrence Malick’in Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülüyle döndüğü beşinci filmi The Tree of Life, yönetmenin belki de en kişisel çalışması. İncil öğretilerinden beslenen, doğumu, ölümü, hayatı, kısacası varoluşumuzu sorgulayan ve bunu da üç parçalı anlatısı ve hipnotik bir sinema diliyle beyazperdeye taşıyan Malick, uhrevi bir başyapıta imza attı. Yönetmenin sinemasına aşina olanların dahi okumakta zorlandığı film, vizyona girdiğinde birbirinden oldukça farklı bakış açılarıyla yorumlandı. Malick’in şaheserini hayranlıkla izleyen sinemaseverlerin, şimdi bu okuma üzerinden The Tree of Life’a başka bir gözle bakacakları umuyorum.

Seçimlerimiz Kaderimizi Belirler

Filmin başında O’Brien ailesinin annesi Mrs. O’Brien’in ağzından bir insanın kalbinin hayatı boyunca iki şekilde attığını, bunun da doğayı seçmek ya da inayeti veya erdemi seçmek olduğu duyuyoruz. Hangisini seçeceğimiz tamamen bize kalmıştır. Seçimimiz kaderimizi belirleyecektir. Malick, 1950’li yılların Amerika’sında üç çocuklu bir aileyi merkezine alıyor. Doğanın yolunu seçen baba ile inayetin yolunu seçen annenin bu prensipler doğrultusunda nasıl bir hayat sürdürdüklerini, hangi zorluklara göğüs gerdiklerini ve çocuklarının seçimlerinde nasıl bir rol oynadıklarını izliyoruz film boyunca. Baba figürünün hayata bakışına ve çocuklarını yetiştirme tarzına bakmadan önce, doğanın seçilmesiyle ne denmek isteniyor bunu açıklayalım. Doğayı seçmek demek, hayatın doğanın yasalarına uyularak yaşanması demektir. Evrimin en önemli mekanizması olan doğal seleksiyon, güçlü olanın hayatta kaldığı doğa yasasının, modern çağda halen geçerliliğini koruduğunu söylüyor Malick. Ailenin babası, büyük bir müzisyen olmanın hayalini kurmuş ama onu yolundan alıkoymalarına izin vermiş. Bu sebeple kapitalist sistemin kölelerinden biri olmaktan kurtulamamış. Ne var ki, hiçbir iş gününü kaçırmasa da, her Pazar gününü feda etse de bir gün kapı önüne konmaktan kurtulamıyor. Sistemin çarklarında eziliyor. Bu sebeple de oğullarının köle değil efendi olması için çabalıyor. Babanın, büyük oğlu Jack’e verdiği öğütler son derece önemli. Bu dünyada ilerlemek için sert bir irade gerektiğini, başarılı olmak istiyorsa asla iyi olmamasını ve kimsenin kendisine ne yapmaması gerektiğini söylememesini öğütlüyor. Aslında Mr. O’Brien’ın, çocuklarını öğütlerin yanı sıra onlara sert davranarak, cezalar vererek, kurallara uymalarının salık vererek ve evin bahçesinde kimi görevler vererek sorumluluk bilincini yerleştirmeye çalıştığını ve onları birer yetişkin olduklarında ayakta kalabilmeleri için hazırladığını görüyoruz. Bu eğitim baba için o kadar önemli olmalı ki, bu uğurda çocuklarına kötü davranıyor ve sevgisini göstermemeyi göze alıyor. Yeter ki doğru seçimi yapsınlar, doğanın yolunda yürüsünler…

İnayetin Yolunda Yürümek

The Tree of Life, İncil’deki Eyüp kıssasından bir alıntı ile açılıyor. İlk bir saati geride bırakırken izlediğimiz, kilisedeki o uzun vaaz sahnesinin konusu yine Eyüp’tür. Yönetmen Malick’in Eyüp’ün hikâyesine dikkat çekmesinin sebebi, filmin üç parçalı anlatısında, ana bölümün Eyüp kıssasının serbest bir uyarlaması olmasıdır. Kutsal kitaplardaki anlatıya göre Tanrı, en sevdiği, kusursuz olarak nitelendirdiği kullarından biri olan Eyüp’ü önce sahip olduğu hayvan sürülerini, ardından çocuklarını elinden alarak ve en sonunda da elim bir hastalıkla sınadı. Eyüp, tüm acılara göğüs gerdi ve isyan etmedi. Eyüp kıssasının özeti budur. Filme baktığımızda, inayet yolundan ayrılmayan Mrs. O’Brien’in bir sınava tabii tutulduğunu eşinin işini kaybetmesi, evlerinden ayrılmak zorunda kalmaları ve ortanca oğullarının ölüm haberini almasıyla anlıyoruz. Filmin başında anne karakterinin, inayeti seçen insanın sevilmemeyi, unutulmayı, hakareti ve yara almayı kabullendiğini söylediğini duymuştuk. Tanrı’dan her ne gelirse açık olacağım demişti. Çünkü inandığı şey, inayetin yolunu seçenlerin sonunun asla hüsran olmayacağıydı. Tanrı’dan gelen her şeye açık olacağım demesine rağmen, oğlunu kaybettiğinde Tanrı’yı sorgulamaktan geri durmuyor Mrs. O’Brien. “Tanrım, neden?”, “Neredeydin?”, “Biliyor muydun?” sorularıyla oğlunun ölümünü kabullenmeyen bir annenin yakarışlarına şahit oluyoruz ama Eyüp’ün metanetini ve teslimiyetini Mrs. O’Brien’da göremiyoruz. Serbest uyarlamadan kastımız da bu. Sonuçta bu duruma, kıssanın 20. yüzyıla adapte edilmesinin bir sonucu olarak bakabiliriz. Şu bir gerçek ki; ailemiz 50’li yılların muhafazakâr Amerika’sında yaşamasına ve dini vecibelerini yerine getiren iyi Hıristiyanlar olmalarına karşın, 20. yüzyıl insanından Eyüp gibi metanetli bir duruş beklemememiz gerekiyor.

The Tree of Life’da anne karakteri, başka birinden duyduğu bir sözü aktarıyor: “Derler ki, inayetin yolunu seçen her kimsenin sonu, asla hüsran olmazmış.” Bu cümlede sonsuz hayattan ve nihai kurtuluştan bahsediliyor. Sevmedikçe hayatın bir değerinin olmadığını dile getiren anne, bu dünyadaki en değerli iki şeyin sevgi ve erdemli davranış olduğunun altını çiziyor. Bu yolu seçtiğinizde, hayat yolculuğunuz boyunca başınıza gelen acı verici olayların doğuracağı sonuçları baştan kabul etmiş olursunuz diyor. Kendi başına geldiğinde hem kendi varoluşunu hem de bir bütün olarak hayatı sorgulasa da önemli olanın sonsuz yaşam olduğuna inandığı için inayet yolundan şaşmadan yürümeye devam ediyor. Çünkü Mrs. O’Brien’a göre önemli olan o yolda olmaktır.

Doğanın Yolunda Yürümek

Jack karakterine odaklanılan filmin üçüncü bölümünü, ikiye ayırarak incelemek gerekiyor. Zira The Tree of Life’ın en anlaşılmaz bulunan bölümü tam da burası. Önce yetişkin Jack’e ardından da ailesiyle buluştuğu kısma bakacağız. O’Brien ailesinin büyük oğlu Jack, babasının işsiz kalıp da size sert davrandım, bundan gurur duymuyorum ama her şey sizin içindi minvalindeki itiraflarına karşılık olarak “Ben de senin kadar kötüyüm, ondan (annesini kast ediyor) daha çok senin gibiyim.” diyor. Babasından sevgi görmemesi, babasının soğuk ve sert davranışlarından annesinin de suçu olduğuna inanması gibi sebeplerin de etkisiyle Jack, babası gibi doğanın yolunu seçiyor. Henüz farkında olmasa da çocukluktan çıktığı dönemde bu seçimi yapıyor. Jack için kırılma anı ise havuzda yüzdükleri bir gün, kendi yaşlarında bir çocuğun boğulması, babasının müdahalesine rağmen çocuğun kurtarılamamasıdır. Bu olay, Jack’i derinden etkiliyor. Tanrı’yı bir çocuğu öldürmekle suçluyor ve şöyle bir sonuca varıyor: Eğer Tanrı iyi değilse, ben neden iyi olayım. Dolayısıyla da Jack’in inayetin yolunu seçme olasılığı kalmamış oluyor.

Malick, filmin günümüzde geçen kısmını Jack’in hikâyesine ayırıyor. Doğanın yolundan giden Jack, babasının eğitimi ve öğütlerinin sayesinde yürüdüğü yolda nasıl mücadele edeceğini iyi biliyor. Güçlü olduğu ve iyi olmamayı seçtiği için ayakta kalmayı başarıyor. Esasında ayakta kalmanın da ötesine geçerek babasının arzuladığı gibi kendi işinin patronu olduğunu söyleyebiliriz. Jack, doğanın yolunda ilerledi, mücadeleyi kazandı ama hiçbir zaman mutluluğu yakalayamadı. Çünkü doğanın kendini mutlu etmek istediğini, dahası, insanların da onu memnun etmesini istediğini öğrenmiştik filmin başında. Jack, doğa yasasına göre güçlü olduğu ve doğa yasasının kurallarına uyduğu için doğayı memnun ediyor. Babası, Jack’e tepedeki yöneticilerin oraya nasıl ulaştıklarını biliyor musun diye sormuştu. Jack, bu sorunun cevabını yaşayarak öğrendi. İnsani değerlerini kaybetti, yozlaştı ve en önemlisi de Tanrı’yı kaybetti. Havuzdaki çocuğun ölümünden Tanrı’yı sorumlu tuttu ve Tanrı’nın kötü olduğuna karar verdi. Jack’in iç sesini dinlediğimizde, Tanrı’nın kendisine kimi işaretlerle geldiğini ve fakat Jack’in ne olduğunu anlamadığı sonucuna varabiliriz. “Ama o sendin, hep beni çağırıyordun.”, “Bana nasıl geldin, hangi biçimde, hangi maskenin ardında?” Bu sorular, Jack’in artık hayattan hiçbir şekilde tat alamadığı, her şeyin anlamsızlaştığı yaşlılık döneminde hayatını ve yaptığı seçimi sorguladığı anlamına geliyor. Babası da doğanın yolunu seçmişti ama doğanın yolunu seçmek, Tanrı’ya yüz çevirmek değildi. Jack, doğanın yolunu seçtiğinde iyi olmamayı da seçmiş oldu ve böylece yetişkin olduğunda yalnızlaştı. Yine çocukluğunda Tanrı’nın kötü olduğuna karar verdikten sonra, Tanrı’yı da unuttu ve tamamen yalnızlaşmış oldu.

Öteki Taraf

Malick, filmin son kısmında artık sırtını tamamen sembolik anlatıya yaslıyor. Sembolleri anlamlandırarak bu bölümü anlamaya çalışalım. Jack, asansörle üst katlara doğru çıkıyor. Burada ilginç olan ayrıntı ise bir tür bipleme sesi duymamız. Yaşam destek ünitesine bağlı hastaların hayatta olduklarını ve kalplerinin attığını, asansörde duyduğumuz seslere benzeyen kısa kısa biplemelerden anlarız. Şimdi Jack’in asansörde yükselişini bu biplemelerle birlikte tekrar düşünelim. Yönetmen Malick, esasında ölümü ve göğe yükselişi metaforik bir anlatımla veriyor. Bu sahneyi takiben kanyonların olduğu bölgede gezinen Jack’i ölen kardeşine seslenirken duyuyoruz. Çünkü Jack de öldü ve özlem duyduğu kardeşine kavuşacağını umuyor artık. Genç bir kızı takip eden Jack, çölün ortasında derme çatma bir kapıyla karşılaşıyor. Kapı sembolizminin birçok anlamı olmakla birlikte burada bir dünyadan diğerine geçişi simgelediği çok açıktır. Jack’i kapıya götüren ise genç bir kadındır. Kadın, diğer tarafa geçişte, ölenlere yol gösteren bir melek olmalı. Sonraki sahnelerde “Beni takip et” demesiyle, kadının yol gösterici olduğunun altı çiziliyor. Üzerinde durulması gereken bir başka sembolizm örneği ise göğe yükselen bir merdiven kullanılmış olmasıdır. Sembolizmde merdiven, bilinçlenmeye yönelik kademeli bir yükseliş ve şekil değiştirmenin soyut bir ifadesidir. Merdivenin göğe yükselmesi de Tanrısallığa doğru bir tırmanıştır. Kamera merdivenden ağır ağır yukarı çıkar. Jack’in nihai yolculuğu sürer. Onu, başka bir kapıdan geçerken görürüz. Bu kez karanlığın içine dalar. Burada Jack’in bir bilinmezin içine girdiği anlatılmak isteniyor. Aralık bırakılan bir diğer kapıdan çıktığımızda dirilen insanların toplandığı yere -bir sahile- ulaşıyoruz.

Öbür tarafın bir sahil olarak tasvir edilmesi oldukça anlamlıdır. Çünkü su; yenilenmeyi, arınmayı ve yeniden doğumu simgeliyor. Ayrıca sahil ve denizle yakalanan atmosfer de seyircinin huzur dolu hissetmesinde önemli bir rol üstleniyor. Sahilin, bir buluşma noktası, bir toplanma yeri olduğunu söyleyebiliriz. Gündüz geceye dönüyor ve karakterlerimizin bekleyişi sürüyor. Jack’in, kardeşleri, annesi ve babasıyla buluşmasını duygusal yoğunluğu yüksek sahnelerle görselleştiren Malick, yolculuğun burada bitmediğini vurguluyor. Mekân bir anda değişiyor ve annenin, kaybettiği oğluna kavuşmuşken, Tanrı’ya “Onu sana veriyorum” demesi, ondan bir kez daha ayrılması ve daha sonra aynı istikamette tek başına ilerlemesi, toplanma ve arınma yerinden ebediyete yapılan son yolculuğa geçildiğini, ayçiçeği tarlası ise Cennet’e ulaşıldığını gösteriyor diyebiliriz.

Teistik Evrimi mi Savunuyor?

The Big Bang’ten başlayarak, dünyamızın, hayatın oluşumunun ve serpilişinin anlatıldığı 16 dakikalık sekansın, evrim yasasına bağlı olması sebebiyle filmin son kısmındaki öteki taraf temsiliyle çeliştiği düşünülebilir. İncil öğretilerinden beslenen, ebediyetten bahseden Malick’in yaratılışı anlatırken kutsal kitaplardan ayrılması ama bununla birlikte Tanrı’sız bir yaratılış da düşünemediği için Teistik Evrim modelini kendisine yakın bulduğu sonucuna varabiliriz. Teistik Evrim’de hayat, klasik evrimci görüşte olduğu gibi tek bir özden oluşmuştur. Buradaki temel farklılık Tanrı’nın müdahalesidir. Teistik Evrimde kendiliğindenlik yoktur, her şey Tanrı’nın arzusuyla gerçekleşmektedir. Ebediyete özgün bir yorum getiren yönetmenin, aynı özgünlüğü varoluşu Teistik Evrimle açıklayıp insanoğlunun hayat yolculuğunu dinlere yaslanarak anlatışında da görüyoruz. Zaten 20. yüzyılda doğal seleksiyonun sürdüğüne işaret edilmesi ve İncil’den Eyüp kıssasının serbest bir biçimde uyarlanarak, ikisinin bir arada verilmesi bahsettiğimiz özgün anlatının bir göstergesidir.

Malick, filmin bu bölümünü, malum olan sıfır noktasından başlatırken Mozart’ın Lacrimosa’sını kullanıyor. Filmin hemen hemen her anında arka fonda müzik var ama burada Lacrimosa tercihiyle, sanatsal bir yaratım işaret ediliyor. Evrenin genişlemesi, gezegenlerin oluşumu derken dünyamıza geçiyoruz. Bilimin doğrularıyla dünyada hayatın ortaya çıkabilmesi için uygun ortamın oluşmasını kronolojik olarak takip ediyoruz ve her an Tanrı’nın varlığını hissediyoruz. Elbette yönetmenimizin isteği olduğu için bu şekilde yorumluyoruz. Zira bu bölümde Mrs. O’Brien’in Tanrı’ya yakarışlarının verilmesi, Teistik Evrim düşüncesinin pekiştirilmesi işlevini görüyor. Tek hücrelilerden başlayıp okyanuslardaki küçük canlılara, suda yaşayanlardan kara canlılarına doğru evrimin Dinozorlara kadar olan aşamasını izliyoruz. Zayıf olanların yaşam savaşını kaybetmesini, vahşi doğada hayatta kalabilmenin zorluğunu dingin anlatımına zarar vermeyecek örneklendirmelerle veriyor usta sinemacı Malick.

Sonuç

Filmin ana bölümündeki “Tanrım neden?” gibi klasik yas süreci sorularının ardından gelen “Senin için biz kimiz?” suali, doğrudan yaratılış amacımızı sorguluyor. Tanrı için ne ifade ettiğimiz üzerine düşündürmesinden ziyade, daima kendi penceremizden bakarak cevaplamaya çalıştığımız varoluş amacımızın ne olduğu, hayatın anlamını nerede ve nasıl bulacağımıza yönelik sorulara alternatif ve daha önce (sinemada) sorulmamış başka bir soruyla yaklaşmamızı öneriyor bu film. Malick, insanın yolculuğunu, insanın doğumundan (varoluşundan) öncesini ve ölümünden sonrasını da kapsayacak bir anlatıyla beyazperdeye taşıyor. Sonuç olarak da, insanlığın zorlu hayat yolculuğunu, seçimlerimiz ve bu seçimlerin sonuçları üzerinden değerlendiren yönetmen, seyircisini, kendi seçimleri üzerine bir kez daha düşünmeye davet ediyor.

18 Aralık 2013

12 Years a Slave


12 Years a Slave, Solomon Northup adlı Washingtonlu siyah özgür bir adamın bir karışıklık sonucu köle olması ve onun özgürlük mücadelesi üzerine kurulu bir film. Filmde sadece Solomon’ın kurtulmak için çabalarını değil, özgürlükler ülkesi olarak zihinlerde yer etmiş Amerika’nın bu özgürlükçü düşünceye kolay gelmediğini söylemek mümkün. Köleliğin zirvede olduğu bir asır ondokuzuncu yüzyılda Solomon’ın yaşadıkları Amerika’nın siyah tarihini, köleliğin vahşetini ve ırksal nefretini de adeta kusuyor. Solomon’un hikayesi, gözyaşlarıyla izlenebilecek bir iradenin zaferi hikayesidir. Akademi Ödülü’ne şimdiden çok yaklaştı.

Burç Karabulut yazdı

12 Years a Slave’in trajedisi belki de gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması olabilir. Bugün yoldan geçen herhangi bir kişiye sorsak, heralde Amerika için söylenecek en son kelime, Amerika ırkçıdır olurdu. Solomon Northup ve Steve McQueen bizi kapanmış olan o devri bir kez de tüm çıplaklığıyla görmeye çağırıyor. Kapitalizm ve iç savaş öncesi devirde Amerikan topraklarına uzanıyoruz. İyi giyimli beyazlar ve siyahların özgürlüklerinden mutlu oldukları bir çağdayız. Aslında özgürlüğün en yüce değer olduğu bir çağdayız desem daha doğru olacaktır. Filmin hedefi de o özgürlüğü önce zora sokmak sonra sonuna kadar ona ulaşmak oluyor.


Beklenmeyen Yolculuk

Solomon Northup bir görüşme için iki adamla buluşuyor. İçiyorlar, eğleniyorlar birbirlerine ısınıyorlar. O kadar ısınıyorlar ki muhabbet almış başını gitmiş derken Solomon kendi hapishanede buluveriyor. İlk önce kendi de anlayamıyor bir önceki gece hiç yaşanmamış gibi geliyor. Fare gibi kapana kısılmış. Zincirin demirleri ellerini acıtırken üstüne köle kıyafeti geçirilmiş. Kıyafetleri üstünden çıkarılmış. Solomon o sırada şaşkınlıktan ne düşüneceğini bilemiyor. Bir adam giriyor. Onu dövmeye başlıyor. O hapishane macerasının sonu ilk önce köle satıcısından da sonra Louisana’da bir evde sonlanıyor. Özgürlüğe giden yol son derece sancılı. Bu beklenmeyen yolculuk sonunda Solomon, ailesinden ayrılmış bir durumda paramparça olmuş hayatını geride bırakarak kölelik hayatıyla tanışıyor.

Kölelik hayatı ve ırkçılığın acı yüzünü yüzümüze vuran film

Solomon bu kölelik hayatını kabul etmekten başka çaresi olmadığını düşünerek yeni efendileri ve yeni arkadaşlarıyla tanışıyor. Keman çalıyor yeri geldiğinde, yeri geldiğinde inşaatla uğraşıyor, yeri geldiğinde tarlada çalışıyor. Tüm siyah köleler gibi. Ağzında tek bir söz; ben köle değilim ben aslında özgür bir adamım. Yiyor laflarını çünkü dinleyen ve anlayan yok. Efendileri çok sert ve merhametsiz bir şekilde rahat hayatlarını sürdürüp gidiyorlar. O kadar acımasızlar ki; kölelikten kaçmak isteyenleri asıyorlar, geceleri siyah kadınlarıyla zorla cinsel ilişkiye giriyorlar. Efendilerinin merhametiyle yaşıyorlar ama merhametli değiller. Solomon bir an bir beyaza karşı gelme cesareti buluyor kendinde. İnşaat işi sırasında beyaz efendinin laflarını harfi harfine uygulamasına karşın şiddet görüyor. Şiddete şiddetle cevap verince asılı bırakılıyor ama öldürülmüyor. Özgürlüğe ulaşmak imkansız görünüyor.

Django’yu sevdiyseniz, 12 Years a Slave’den kesinlikle nefret edeceksiniz

12 Years a Slave, Django’yu hatırlatmasıyla yüzümüze bir tebessüm koysa da bu hikaye bir intikam hikayesi değil. Tüm zalimliği, felaketi ve insanlık dışı o kölelik dönemi her dakika daha şiddetlenerek kendini gösteriyor. Bir Tarantino yok. Anlatılan kesinlikle salt gerçeklerden ibaret bir irade hikayesi oluyor. Buna bir de ailesine ulaşmak isteyen bir adamın azabını ekleyin. Eminim trajedinin boyutlarını düşünebiliriz. Bir farklılık olarak Brad Pitt, iyi beyaz olarak karşımıza çıkıyor. Onu görmek bile beni memnun etmeye yetti. Django’yu sevdiyseniz, 12 Years A Slave’nin hikayesinde ağlayacaksınız. 

25 Eylül 2013

Zombi Evriminde Son Basamak: "World War Z"


Korku ve bilim kurgu edebiyatı, Hollywood'un büyük prodüksiyon açığını kapatadursun tür sinemasını da beslemeye devam ediyor. Max Brooks'un "World War Z: An Oral History of the Zombie" adlı post apokalipik romanından uyarlanan World War Z, 2013 yazının hit filmlerinden birine dönüşmekte pek zorlanmadı. Monster Ball, Finding Neverland ve Stranger Than Fiction gibi başarılı filmleriyle yeni kuşağın iyi yönetmenleri arasına koyabileceğimiz Marc Foster, son iki işi Quantum of Solace ve World War Z ile aksiyona ve büyük bütçeli yapımlara meyletti. Ne var ki, Foster için çok da hayırlı olmamış bu durum.

Son 10 yılda zombi filmlerinin geçirdiği değişimde en dikkat çekici husus, ağır aksak ilerleyen zombilerden koşan zombilere geçilmesiydi. Zira, korku nesnesi zombiler korkutmaktan çok uzaktaydı artık. Hollywood da bunun farkında ki yeni arayışlara girdi. Gelinen noktaya baktığımızda bilimkurgusal yanı ağır basan örneklerden, türün parodisini yapan komedilere ve hatta romantik zombilere kadar türlü atraksiyonun denendiği bir döneme girdik. Sözün özü, korku sinemasının önemli alt türlerinden zombi filmleri, Hollywood'un zombilerin eğlenceli olduğunu keşfetmesiyle türsel anlamda bir evrim geçirdi. Bu evrimin son aşamasının adı da Word War Z oldu.


World War Z, hızlı zombi furyasının son örneği evet ama burada diğer örneklerden hemen ayrılan bir film var karşımızda. Zombilerin hızlı hareket etmelerindeki görünmeyen neden, zombilerden çok zombi filmlerinin geçirdiği evrim süreciyle ilgili kanımca. Korku nesnesi zombilerin farklı türlere transfer edilme süreci olarak da adlandırabileceğimiz evrim, World War Z'nin felaket filmi omurgasını istila filmi ve savaş filmi gibi birbiriyle uzak veya yakın akraba olan türlerle kaynaştırıp aksiyon sineması anlatısıyla servis etmesinden ileri geliyor. Yani hızlı zombiler işlevsel bir kullanım alanı buluyor bu şekilde. Bu hikaye ve anlatı Romero'nun ağır zombilerini kaldırmazdı, bunu da dile getirmek lazım.

Sözünü ettiğimiz evrimde madalyonun öteki yüzüne de bakmak gerekir. Zombiler farklı türlerde kendisine yaşam alanı bulurken, zombi algısında da ciddi değişimler var son dönemde. 28 Days Later ve I'am Legend başta olmak üzere yeni algının salgın filmi olduğunu söyleyelim. World War Z'de gözümüze gözümüze sokulan zombi ordusuna rağmen yetkililerin ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki yaklaşım hep salgın üzerine. Hatta salgının önünü kesmek için tıbbi bir çaba sarfedildiğini görüyoruz. Salgın doğru bir tanım şüphesiz, ancak zombilerin katettiği mesafe ilerisi için yeni tanımları zorunlu kılabilir.

Zombilerden bir blockbuster filmi çıkarmak için doğru adımlar atılmış. Gişede kazanılan zafer bunu ispatlıyor, fakat pek çok blockbuster'ın düştüğü tuzaklara yakalanmaktan kurtulamayan zombi aksiyonu World War Z, unutulmayacak ancak çok da iyi hatırlanmayacaktır.


Mutlu bir aile tablosuyla açılan film, vakit kaybetmeden mevzuya damardan giriyor. İstilanın başlangıcı hayli görkemli bir sekansla verilirken, nasıl bir düşmanla karşıya olduğunu bilmeyen karakterlerimizden Gerry'nin bir yandan kaçış yolu ararken öte yandan da ısırılan bir vatandaşın zombiye dönüşümünü izlemesi çarpıcı küçük anlar barındırıyor. World War Z ilerledikçe, felaket filmi ve istila filmlerinin klişeleriyle yüzleşiyoruz. Spielberg'in Dünyalar Savaşı'nda merkeze bir aileyi yerleştirmesi ve sıradan bir amerikan vatandaşının dünyayı kurtarmaya soyunması, ufak tefek değişikliklerle tekrarlanıyor. 

Zombiler hızlı olarak nitelendirdiklerimizden çok daha hızlı olduğundan ve birlikte hareket ettiklerinden -Foster'ın dinamik anlatımıyla da birleşince- heyecan katsayısı yüksek bir film çıkmış ortaya. İlk bir saati geride bırakırken, filmin ikinci yarısından daha fazlasını bekliyoruz. Ama nafile.. Ortadoğu'daki geçen kısım, uçak sekansı ve son bölüm akılda kalıcı olmakla birlikte zayıf kalan final, tatminsizlik yaratıyor açıkçası. Sonlara doğru olayı çözüme kavuşturacak fikir üzerine giderken, Foster'ın, Romero'nun Day of the Dead'ine de saygı duruşunda bulunduğunu görüyoruz. Film aslında, askeri yönüyle Day of the Dead'i akla getiriyor.

Son söz: Sırtını büyük oranda görsel efektlere yaslayan, hikayesini ve karakterleri derinleştirmek gibi bir derdi olmayan World War Z, zombi külliyatı üzerine küçük bir tuğla koymakla yetiniyor. 6.5/10

27 Haziran 2013

İlk İzlenim: "The Counselor"


Ridley Scott arayı soğutmadan yeni filmi The Counselor ile dönmeye hazırlanıyor. No Country For Old Men ve post apokaliptik bilimkurgu The Road'un Pulitzer ödüllü Amerikalı yazarı Cormac McCarthy'nin senaryosunu yazdığı gerilim filmi, yıldız isimlerden oluşan kadrosuyla göz dolduruyor: Brad Pitt, Michael Fassbender, Javier Bardem, Penelope Cruz ve Cameron Diaz...

Konu: Counselor, üst seviyede saygı duyulan ve nişanlısı Laura ile huzurlu bir hayat süren başarılı bir avukattır. İtibarının sarsıldığı günler ise ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu ve daha fazla paraya ihtiyaç duyduğu sırada başlar. Counselor, adaletin iki yanında yer alacağı bir hamle yapar ve kendini milyonlarca doların döndüğü uyuşturucu ticaretinin içinde bulur. Artık Amerika'nın Meksika sınırındadır ve Reiner isimli güçlü bir adamıyla bir iş anlaşması yapmak üzeredir. Ne var ki, hiçbir şey planlandığı gibi gitmeyecektir...

Avukatı Michael Fassbender canlandırırken, Brad Pitt de büyük ihtimalle filmin kötü adamı olarak karşımıza çıkacak. El Paso yollarında geçen bölümlerinin No Country For Old Men'i hatırlatıyor oluşunu eklemeden geçmeyelim. McCarthy'nin usta kalemini, yönetmen Scott'ın yükselişe geçmiş olmasını, müthiş kadrosunu ve fragmanın bıraktığı tadı hesaba katarak, The Counselor'un yeni sezonun büyük beklenti içine girilmesinde sakınca görmediğim bir kaç filminden biri olduğunu belirteyim. Film, 29 Kasım'da ülkemizde gösterime girecek.

                           

1 Ocak 2012

Moneyball

İlk sinema filmi Capote ile tüm dikkatleri üzerine çeken Bennet Miller benim de hayranlığımı kazanmıştı. 6 yıl sonra gelen ikinci filmi Kazanma Sanatı (Moneyball) Capote gibi bir roman uyarlaması. Romanın adı: Moneyball: The Art of Winning an Unfair Game.Gerçek bir başarı öyküsü bu ve hikayesi de şöyle: Oakland A's'nin yöneticisi Billy Beane takımını yeni sezona hazırlarken hiç ummadığı şekilde yıldız oyuncularını başka takımlara kaptırmıştır. Billy'nin yapması gereken takımı yeniden kurmaktır. Bunun için de olağan dışı bir yöntem izler; Yale mezunu bir ekonomist olan Peter Brand'ı işe alır. İkili, önemli becerilere sahip ama bir şekilde kenarda köşede kalmış oyuncuları Oakland A's'de bir araya getirir. Beyzbol camiasını bir devrim beklemektedir artık.

Başarı öykülerini oldum olası çok sevmişimdir. (The Blind Side'ı da çok sevmiştim) Beyzbol pek ilgimi çeken bir spor dalı olmasa da Moneyball, baştan sona keyifle ve dikkatle izlediğim spor temalı bir film olup çıkıverdi. İlk 10 dakikasının ardından sizi içine çeken Moneyball'ın usta isimler Steven Zallia ve Aaron Sorkin'in kaleminden çıkan senaryosu en büyük kozu. Yönetmen Bennet Miller, Capote da olduğu gibi yine dingin bir anlatımı tercih etmiş. Bu tercih bir bakıma filme zarar vermiş aslına bakarsanız. Capote gibi bir film için biçilmiş kaftan olan bu anlatım spor filmi Moneyball'da en doğru karar olamamış ama filmin erdemleri bu açığını kapatıyor. Hikayenin gerçekliği ve filmin gerçekçiliği başta Brad Pitt ve Jonah Hill olmak üzere bütün oyuncuların doğal oyunculukları ile birleşince akıllarda yer eden bir film oluveriyor Moneyball. Film gişede beklenen rakama ulaşamasa da ödül sezonuna hızlı bir giriş yaptı. Altın Küre'de 4 adaylık kaptı. Adaylıkları: En iyi film, En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu ve En iyi senaryo. Güçlü rakipleri olmasına rağmen 1 belki 2 ödülle kapatabilir geceyi. Oscar'larda ne yapar derseniz işinin zor olduğunu söyleyebilirim. Muhtemelen 4-5 adaylık alacaktır. Brad Pitt'in ilk Oscar'ına uzanma ihtimali de mevcut.
Son söz: Sıra dışı bir başarı öyküsü olan Moneyball'ı bir an önce izleyin ki ödüller dağıtılmaya başlayınca söyleyecek sözünüz olsun :)