Lars Von Trier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lars Von Trier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2016

Perfect Human


1967 yapımı bu kısa film, hem kısa film camiasının çok popüler filmlerinden hem de Lars Von Trier’in ilham aldığı sanatçılardan birinin başyapıtı. Başyapıt dememin sebebi halen yıllara meydan okuyan bir film olmasının yanı sıra izledikten sonra etkisinden kolayca çıkılabilecek bir film olmamasındandır.
Burç Karabulut yazdı


Mükemmel insanları tanıyalım

Jorgen Leth bize ‘mükemmel insanları’ tanıtarak konuya giriş yapıyor. İsimlerini, kimliklerini, adreslerini, hayatlarını değil kimliksiz bir şekilde karakterlerimizle tanışıyoruz. Leth’in sesiyle bu durum şöyle açıklanıyor: İnsanoğlu nasıl işliyor, çalışıyor, nedir insanoğlu şeklinde hicivvari ama bir o kadar ciddi bir soru soruyor. Leth, bir bilim adamı edasıyla bu konuyu inceleyeceğiz diye devam ediyor. Her adımda bu kimliksiz, adsız, adressiz bu insanları tanımaktan çok uzağa gidiyoruz. Onları tanımak değil incelemeye başlıyoruz. Sırasıyla nasıl giyiniyorlar, nasıl yiyorlar, dans ediyorlar, nasıl yatıyorlar. Bizi bilimsel bir merakla mükemmel insanları incelemeye çağırıyor. Hiçbir zaman bir ilişki, duygusal bağ kurmayı hedeflemeden objektif bir gözle adeta bir hayvan, bitki ya da sıradan bir meseleyi incelermiş gibi olaylara yaklaşıyoruz.

Bir deney, bir eser veya bir tablodan farksız duran iki cisim.

Bu mükemmel insan bir erkek ve bir kadın tarafından tarifleniyor. Her ikisi de papyon takmak, elbise giymek ya da değiştirmek, tırnak kesmek gibi sıkıcı ama hayatında sürekli içinde yer alan olayları tasvir etmeye başlıyorlar. Kare kare inceliyoruz. Bir süre sonra Leth’in sesinin bizi yönlendirmesiyle kulaklara, ağza, buruna ve gözlere tanıklık ediyoruz hiç birimizde yokmuş gibi halen bir bilim adamı objektifliğinde devam ediyoruz.

Leth yani yönetmen incelemeye devam ederken zaten tanıştırılmadığımız hatta ve hatta özdeşlik kuramadığımız sıradan kahramanlarımızla aramızda bir mesafe kuruyor. Öyle bir hale varıyor ki bu mesafe insanlıktan çıkmamıza, gördüğümüz şeyin tamamen bir çalışma olduğuna ikna olup bir deney, eser ve tablodan farksız duran iki cisim haline geliyor. 

İki insanın yatma hali, sevişme hali yabancılaşıyor

Bilimsel merak gibi başlayan sesi görmezden gelirsek Leth, aslında bizi yönetende bir ses olarak görev yapıyor. Bir yanda kendi sesin egemenliğine hapsediyor. Bu hapis, seyircinin de kendisini o sese bir anlamda bağımlı hale gelmesine sebep olacak kadar içinden çıkılmaz bir hale geliyor. ‘’Bak nasıl yemek yiyor, nasıl dans ediyor” derken bu sesin üstümüzde kurduğu hegemonya tek sesli ve beyni sersemletici duruma geliyor. Tanrı’nın sesi de dediğimiz bir belgesel anlatım kullanımını yaratıyor. Ne kadar bir bilim adamı merakıyla inceliyorsak da Leth’in sesinden kaçıp başka bir yere odaklanmamız imkansız hale geliyor. Mesela yatağa uzanmış iki insanın yatma hali, sevişme hali seyirciye yabancılaşıyor. Bu durumları görse bile bu bir sevişme mi, bir yatak mı, bir yastık mı gibi soruların kendine dikte edilmesini bekliyor. 

Sonuç 

‘’Mükemmel insanlar’’ modern hayatı tanımlama isteğini olabildiğince karmaşıklaştırarak anlatıyor. İnsanı insansızlaştırıp felsefi ve bilimsel bir deney objesi haline getiriyor. Leth’in filminin başyapıtı olması ise bu filme getirdiği bakış açısı ve basitlikten kaynaklanıyor. Filmden en güzel cümleyle bitireyim: Oda sınırsız ve iyi ışıklandırılmış, parlıyor. Bu boş bir oda. Burada sınırlar yok. Aslında hiçbir şey yok.

13 Temmuz 2016

Açılış sekansındaki başyapıt #2 - Antichrist


2009’da Cannes Film Festivali’nde gösterildiğinden bu yana hayranlıkla nefret arasında değişkenlik gösteren çok farklı uçlarda tepkiler alan Antichrist, açılış sekansıyla da uzun zaman konuşuldu. Lars von Trier’ın sanatında tam anlamıyla olgunluğa eriştiği filmin, genel olarak seyri de okuması da oldukça zorlayıcı olmasına karşın açılış sekansı için aynı şeyleri söyleyemeyiz. 

Trier’ın Önsöz (Prologue) adını verdiği yaklaşık 6 dakikalık girizgâhı, filmin önüne geçmeyi başardı. Bu başarıda yönetmenin filmsel anlatının, seyircinin gözüne hoş gelebilecek ve ruhunu okşayacak tüm gerekliliklerinin yerine getirilmesi var şüphesiz. Siyah-beyaz tercihi, sekansın slow-motion çekilmesi, klasik müzik kullanımı, sözlerin yerini anlamlı bakışlara bırakması yani bakışların ve ifadenin gücü ve de tüm bu özelliklerin kusursuzca bir araya gelerek bir benzerini Melancholia’da göreceğimiz estetik doygunluğuyla iz bırakan bir açılış sekansından söz ediyoruz. Ama sadece biçimsel yetkinliğiyle değil, filmin en can alıcı kısmı olması ve hikâyenin temelini oluşturması da bu açılış sekansını tüm zamanların en iyileri arasına almamızda büyük paya sahip. O halde öncelikle açılışta anlatılan hikâyeye bir bakalım.

Çiftimiz birlikte duşa girer ve tutkuyla sevişir. O sırada evin pencerelerinden biri kendiliğinden açılır. İsimsiz ana karakterlerimiz yatak odasına geçip sekse devam eder. Bebek telsizinin sesi kısılmıştır. Ve çiftimizin biricik oğlu Nick uyanmıştır. Yatağından atlar. Evde dolaşmaya başlar. Anne-babasını yatakta görür. Oradan uzaklaşır. Açık pencereden içeri dolan kar taneleri onu pencereye yönlendirir. Kendisini belki de ilk kez gördüğü karın büyüsüne kaptırmıştır. Pencerenin önünde kısa bir süre dikilir ama fazla dayanamayıp, oyuncağıyla birlikte düşer. Nick’i ölüme götüren süreci, çiftimizin sevişmesiyle paralel olarak izletir bize Trier. Sekansla ilgili en önemli detayı ise filmin ancak ikinci yarısında seyircisiyle paylaşır. Kadın, oğlunu tam da pencerenin önündeki masaya çıkarken görmüştür ama o esnada hazzın doruklarında olduğundan onu kurtarmak için herhangi bir girişimde bulunmaz. Yüzünden korku veya keder okunmaz, bakışları bir şey ifade etmez. Nick, pencereden düştükten sonra ise yüzünde acı dolu bir ifade belirir ve sonrasında anlamsızca boşluğa bakar. Artık onlar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. 

Trier, Antichrist’i tasarlarken onu biçimsel olarak bir kitap gibi düşünmüş olmalı. Filmin Yas, Acı ve Umutsuzluk adlı ana bölümleri dışında Önsöz’ünün ve Sonsöz’ünün olması bunun açık bir göstergesi. Önsöz kısmı, yani açılış sekansımız bir kitabın önsözü gibi eserle ilgili bilgilendirici detaylar veriyor. Üzerilerinde filmdeki bölüm başlıklarının isimleri Pain, Grief ve Despair (Acı, Yas ve Umutsuzluk) yazan üç biblo yeterince uzun bir süre kadrajda kalır. Çiftimiz duşta birlikte olurken, üç dilenciyi temsil eden hayvanları (Ceylan, Karga ve Tilki) da ilk kez açılış sekansında görürüz. Trier, Önsöz olarak adlandırdığı açılış sekansına birçok önemli ayrıntı yerleştirmiştir. Nick’in ters yerleştirilen ayakkabıları da bunlardan biridir. Filmin ilerleyen bölümlerinde kadının bir anne olarak yetersizliği, çocuğunun ayakkabılarını daima ters giydirmesi ve bunun da ölümünde rol oynaması üzerinde durulur.

Açılıştaki pornografi kullanımı dikkat çekici olsa da özel bir anlam yüklenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Trier, belki de sahneyi olduğu gibi vererek doğallık yakalamak istedi. Ya da sinemada pornografik sahnelerle ilgili tabuların yıkılmasını arzulamasının bir sonucudur bu. Zaten filmin sonlarına doğru kadın cinsel organını göstererek tabu tanımazlığını da göstermiş olur.

Antichrist’in açılış sekansının büyüsü Georg Friedrich Handel’in Rinaldo Operası’ndaki Lascia ch’io pianga parçasında ve sekansın slow motion verilmesinde gizlidir. Trier, Handel’in klasik eserini, yavaşlatılmış görüntüler üzerine bindirdiğinde öyle bir etki yakalıyor ki, gözlerimizi perdeden/ekrandan alamıyoruz. Nasıl ki, karakterlerimizin aldıkları haz sebebiyle gözleri hiçbir şey görmüyorsa, biz seyirciler de sanatsal bir haz duyuyoruz.

18 Nisan 2014

Nymphomaniac: Vol. I & II


Film bildiğiniz gibi ülkemizde yasaklandı. Nemfomanyak; cinsel ilişkiye doyumsuz, tatmini zor, libidosu her an yüksek kadın demek. “Seks+kadın+yasak” kelimeleri bir araya gelince merak kat be kat artıyor bizde tabii. Pek çok insanın (özellikle erkeğin) sırf bu sebeple filmi hayatında torrent nedir bilmese de öğrenip, indirip izlediğine eminim O arkadaşlar için üzgünüm, bu bir porno film değil, drama. Evet, film son derece açık, pornografik sahneler içeriyor bolca. Dayanabilmeniz için ya Lars von Trier fanı olacaksınız, ya da epey bir “açık kafalı”. Şükür ki bende her ikisi de var. Böyle değilseniz filmin size “dokunması“ zor. Gerçi filmdeki mekanik seks sahneleri zaten tahrik edici, heyecanlandırıcı olmaktan ziyade acıtıcı, irite edici. İzlemesi kadar, yazması da zor bir film...
Aylin Okutan yazdı

Sex saplantılı, duygulardan uzak Joe (maskülen bir ad bu arada!) ile aseksüel, yargılamayan, gözlemci, dinleyici, anlatıcı, suç hafifletici Seligman (kutsanmış, mübarek adam demek) arasındaki matematik, müzik, edebiyat, balıkçılık, din referanslarıyla süslü diyaloglar ve epizodlar halinde sunuluyor film.

Joe (Charlotte Gainsbourg), yaptıklarını, seçimlerini ve kendi doğasını kolaylıkla kabul ediyor, (Duygusuz olması sebebiyle mi? Babasının çocukken onu doğaya götürüp birlikte “ruh ağacı”nı aramasından mı?), arkasında duruyor, kendini suçlu ya da bir kurban gibi kötü hissetmiyor, kendine acımadan objektif biçimde anlatıyor hikayesini. Seligman (Stellan Skarsgard), hiçbir yargılama ya da suçlamada bulunmadan, hatta kendi aseksüalitesinin de yardımıyla, onu rahatlatmaya çalışıp, başka bakış açıları getirmeye çalışarak hem dinliyor, hem kendi hikayeleriyle katkıda bulunuyor Joe’ya. Gerçi Joe, bunlardan etkilenmeden devam ediyor duygusuzca bizi şaşırtmaya.

O duygusuz ama biz pek çok duygu arasında gidip geliyoruz; acıma, iğrenme, kızma, şaşırma, anlam verememe ama nihayetinde benim için derin bir üzüntü. Hatta bir pedofile bile acıyacak noktaya gelebilir misiniz? Oluyor... İnsan cinselliğinin karanlıklarına ve kimliklerimize etkisine hiç utanmadan bakıyor Trier. Aslında filmi anlamak için izleyiciden de beklenen bu. Utanmadan, yargılamadan, korkmadan kendi içinize objektif olarak bakabilmek.

Trier'in tüm filmlerinde zarar görmüş kadınlar vardır. Burada da öyle. Kişileri ve olayları doğru/yanlış diye etiketlemeden önce düşünmek lazım, zira her zaman bu kadar basit değil herşey...

Dünyanın büyük bölümü filmden nefret etti. Din ve günah kavramı da yardımcı bu nefrete ve bence Trier de Seligman aracılığıyla bunu manipule ediyor filminde. Cannes’da da istenmeyen adam (Persona non grata) ilan etmişlerdi Trier’i ayrıca. Ama eğer bilinçlatınızın gizli ve karanlık noktalarıyla karşılaşmaktan korkmuyorsanız “orada ne var merak ediyorum” diyerek uçlara gidip bakacak cesaretiniz varsa, sıradışı, düşünmeye zorlayan bir film bu.

Uma Thurman’ın olağanüstü eğlenceli sahnesine, güvenin nasıl sarsıcı biçimde zedelenebileceğini anlatan final sahnesine dikkat .

Ve son bilgi; ‘Nymphomaniac’; Trier’in ‘Antichrist’ ve ‘Melancholia’dan sonraki ‘Depression Trilogy’ (Depresyon Üçlemesi) nin son filmi.

6 Ağustos 2013

Nymphomaniac'tan İki Video Yayınlandı


Heyecanla beklediğimiz son Lars Von Trier filmi Nymphomaniac'tan ilk iki video yayınlandı. Gösterim tarihi netlik kazanmayan filmin ilk görselleri fazla bir şey vaat etmese de merak uyandırıcı. Filme ilişkin detayları burada bulabilirsiniz.



20 Haziran 2013

Fırtına Öncesi: "Nymphomaniac"


Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier, son iki filmi Antichrist ve Melancolia ile olduğu kadar söylemleriyle de uzun zaman gündemi meşgul etti ve tartışıldı. Trier’in filmografisine baktığımızda aykırı ve cesur sinemacı kimliğinin altını kalın bir şekilde çizmek gerekiyor. Cannes Film Festivali’nde porno film çekme isteğini dile getiren Trier, gerçek manada öyle olmasa da bu dileğinin peşine düşmüş gibi. Zira, Nymphomaniac erotik film şablonunun en uç uygulamalarından biri olacak gibi görünüyor. Öte yandan izleyeceğimiz filmin erotik-drama olacağını da söyleyebiliriz. Bilindiği gibi belki her kesim sinemasevere ulaşmak, belki de gelecek tepkileri azaltmak için soft ve hardcore olmak üzere iki farklı versiyonu olan bir filmle karşımıza çıkacak Trier. 

Nymphomainac’a dair henüz pek bir şey bilmiyoruz. Film, nemfomani hastalığından muzdarip Joe adlı bir kadını, tanımadığı bir adam olan Seigman’ın onu yolda dövülmüş olarak bulması ve evine götürmesiyle başlayan arkadaşlıklarıyla açılacak. Joe’nun adama hayat hikayesini anlatmaya başlamasıyla da doğumundan 50 yaşına kadar olan ve cinsellikle sarılmış bir hayat hikayesine ortak olacağız.

Trier’in değişmez oyuncularından biri olmayı başaran başarılı oyuncu Charlotte Gainsbourg yine başrolü üstleniyor. Nymhomainac’ın kadrosunda irili ufaklı rolleriyle pek çok yıldız isim dikkat çekiyor: Shia LaBeouf,  Stellan Skarsgard, Uma Thurman,William Dafoe, Jemie Bell, Udo Kier, Christian Slater, Connie Nielsen…


Filmde gerçek sevişme sahneleri olacağı açıklaması da doğru görünüyor. Oyuncuların gerçekten sevişecekleri, gerekli görülen yerlerde ise dublör kullanılacağı açıklandı. Konu hakkında Shia LaBeouf’un söylediklerine kulak verelim: “Senaryoda ne varsa hepsini yaptık. Göstermememiz gerekenleri ise flulaştırdık.” 

Ağzı bantlanmış bir halde telefonuyla çekim yapan Lars Von Trier’in de bulunduğu görsel, filme dair ilginç ipuçları vermekte. Film, Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Joe adlı bir kadının hayat hikayesi olsa da ünlü aktör ve aktrislerden oluşan geniş oyuncu skalası, pek çok seksüel ilişkiye tanık olacağımızın kanıtı. Bahsettiğimiz görselde, Trier’ın ağzının bantlı olarak sette çekim yapması da yönetmenin sanki “artık konuşmayacağım, sadece sanatımı konuşturacağım” demek istemesinin imalı bir şekilde ifade edilişi olarak yorumladım. Buna ek olarak, filmin koparacağı fırtınaya rağmen estetik kaygıların ve sinema sanatının ikinci planda kalmayacağını umuyorum. 

IMDB sitesine göre filmin ilk gösterimini 12 Aralık’ta Hollanda’da yapılacak. Bazı kaynaklarda ise açılışın Cannes Film Festivali’nde yapılacağı söylenmekte. Uzun bir süre daha bekleyeceğiz ve Nymphomaniac’ın hangi versiyonunun Türkiye’de gösterime gireceğini bilmiyoruz. Türkiye şartlarında soft versiyonun gösterim şansı daha yüksek görünüyor. Filmin ilk fragmanını heyecanla beklerken, Lars Von Trier’ın nasıl sürprizler hazırladığını merak ediyoruz.

Nymphomaniac eleştirime buradan ulaşabilirsiniz

17 Ocak 2013

2012'nin en iyisi: "Melancholia"


Türkiye'de yılın en iyi filmleri listeleri vizyona giren filmlere göre yapılmakta. Dolayısıyla da 2011 ve 2012 yapımı filmlerden karışık bir liste çıkmakta ortaya. Bu yıl çeşitli sebeplerden en iyi 10 film  listem yerine beni en çok etkileyen ve yılın en iyisi olduğunu düşündüğüm Melancholia'yı paylaşmakla yetineceğim. Çeşitli dergi, gazete ve sitelerde sinema yazarlarının listelerine girmeyi başaran Melancholia, benim için çok daha fazlası.

"Melancholia, beni içeriğinden çok biçimsel özellikleriyle çarptı. Bu öyle bir çarpma ki, filmi ilk izlediğimde bıraktığı etki zaman içinde farklı bir boyut kazandı. 1 yıl boyunca kafamda dönüp duran imgeler, bir sanat yapıtının değerinin neyle ölçülmesi gerektiği sorusunu düşündürdü uzun uzun ve de yalnız seyir halindeyken değil, o edimin sonunda yaşattıklarıyla, zihnimizde tekrar tekrar oynattığımız, kendimizi onu düşünmeden edemediğimiz bir sanatın varlığını gün yüzüne çıkardı. Kısaca bu film, izlerken zaman zaman yaşatığı "o kadar iyi film değil" hissiyatını, bittikten sonra "o kadar iyi film ki" ye çeviren; içeriği, anlatımı ve alt metinleriyle 'zor' bir başyapıt". Yıl içinde yaptığım Melancholia analizi için

26 Kasım 2012

Melancholia


Lars Von Trier, Antichrist'le girdiği yolda devam etmekte kararlı görünüyor. Antichrist'in adındaki kıyamet iması filme bütünüyle yansımamasına karşın kötücüllüğü ve depresifliğiyle gerçek manasıyla bir kıyamet filmi olan Melancholia'ya geçiş anlamına da geliyor. Antichrist'teki dinsel motiften (Deccal'ın yeryüzüne inişi) Melancholia'da bilimi referans aldığı bir kıyamete (Melancholia adlı bir gezegenin dünyaya çarpması) yönelen Trier her iki filmiyle de uzunca bir süre tartışıldı.

Amerikan film eleştirmenlerinin 2011'in en iyi filmi ilan ettikleri Melancholia, beni içeriğinden çok biçimsel özellikleriyle çarptı. Bu öyle bir çarpma ki, filmi ilk izlediğimde bıraktığı etki zaman içinde farklı bir boyut kazandı. 1 yıl boyunca kafamda dönüp duran imgeler, bir sanat yapıtının değerinin neyle ölçülmesi gerektiği sorusunu düşündürdü uzun uzun ve de yalnız seyir halindeyken değil, o edimin sonunda yaşattıklarıyla, zihnimizde tekrar tekrar oynattığımız, kendimizi onu düşünmeden edemediğimiz bir sanatın varlığını gün yüzüne çıkardı. Kısaca bu film, izlerken zaman zaman yaşattığı "o kadar iyi film değil" hissiyatını, bittikten sonra "o kadar iyi film ki"ye çeviren; içeriği, anlatımı ve alt metinleriyle 'zor' bir başyapıt.

Trier, Melancholia'yı Prolog, Justine ve Claire olmak üzere üç kısma ayırıyor. Ben de sırasıyla gidip parçalardan bütüne ulaşmaya çalışacağım.

1. Kısım: 'Prolog'

Trier, giriş kısmını Prolog yani önsöz olarak adlandırıyor ve tüm filmi yaklaşık 8 dakikalık bir özete sığdırıp hazmı zor bir finale hazırlıyor bizi. Prolog'u filmin genel izleğinden ayırıp 'Slow Motion' çeken Trier'ın kafasında ne var peki? Antichrist'te de denediği bu stil denemesi, Melancholia'da bir çok şekilde okunabilir. Yalnız estetik kaygı ve farklı olma çabasının bir ürünü olmadığını düşündüğüm bu bölüm, tüm filmin seyrini değiştirebilecek materyale sahip. Prolog bir rüya sahnesi olabilir mi? Evet, olabilir ama sıradan bir rüya değil bu, Justine'in kimi öngörülerini (düğünündeki fasulye piyangosunun sonucunu bilmesi) açıklayan, geleceğin görüldüğü bir rüya. Prolog'un gerçeküstü anları ve filmin özeti olmasına rağmen tamamı filmden bağımsız farklı sahnelerden oluşması, rüya teorisini güçlendiren bir veri olarak karşımıza çıkıyor. Prolog'da sürreal betimlenmiş sahneler, filmin devamında oldukça gerçek seyrediyor. Örnek vermek gerekirse Prolog'da, kucakladığı oğluyla çimlerde bata çıka ilerleyen Claire (çimlerde neden batsın?), filmin sonlarına doğru, aynı sahnede karşımıza çıkıyor fakat bu kez  öncesini ve sonrasını izleyebiliyoruz sahnenin ve gerçeklikten ödün verilmiyor.

2. Kısım: 'Justine' Olağan bir döngü...

Bu bölümde Trier, sancılı bir düğünü -Justine'in düğününü- filmin ana temasından uzaklaşmak pahasına uzunca betimliyor. Justine başta olmak üzere tüm karakterler hakkında fikir ediniyoruz. Justine ve Michael'in düğünüyle hayatın süregiden döngüsünün altı çiziliyor ve sorunlu ama mutlu başlayan düğün, Justine'in nükseden melankolisiyle (depresyonu) bozulmaya başlıyor. Çıkmaza giren evlilikle yeni hayat kurmanın, bu döngüyü devam ettirmenin anlamsızlığı vurgulanırken, yaklaşmakta olan kıyamete de atıfta bulunuluyor. Justine'in düğününde başlayan ruhsal çöküntüsü, güneşin arkasına gizlenen ve dünyaya yaklaşmakta olan Melancholia adlı gezegenin etkisi olabilir mi? Rüya teorisine dönecek olursak, Justine'in dünyanın sonuna ilişkin gördüğünü varsaydığımız o rüyaya inanmaya başladığını varsayabilir ve önce bedensel (bacaklarını hissetmemesi) sonra ruhsal düşüşe geçişini, eşi olacak Michael'dan vazgeçmesini, patronuna rest çekmesini ve son olarak da golf sahasında kendisinden iş için slogan koparmaya çalışan gençle birlikte olması içten içe kabullendiği bir 'son'un yansıması olabilir.

3. Kısım: 'Claire'

Claire, eşi John ve biricik oğulları Leo; büyük bir arazi üzerinde bulunan malikanelerinde mutlu bir hayat sürüyor. Claire ve ailesi, kent yaşamından ve o yaşamın getirdiği sorunlardan kendilerini soyutlayabilen azınlığı, toplumun aristokrat kesimini temsil ediyor. Filmin bu kısmında, Melancholia adlı gezegen kendini göstermeye başladığında Claire, eşinin sağladığı yaşam koşullarının ve bir anlamda dünyadaki cennetin son bulması, daha da önemlisi oğlu için hayal ettiği geleceğin yok olması fikri doğrultusunda önüne geçemediği bir paranoyaya kapılıyor, panik yapıyor. İki kız kardeşten Justine, Melancholia'dan korkmak şöyle dursun ona hayranlık besliyor.

İki kız kardeşin hayatta gelmiş oldukları noktaya baktığımızda; Justine ilişkilerinde dikiş tutturamamış, mücadelesinde yenik düşmüş bir kaybeden iken kardeşi Claire; bir eş, bir çocuğa sahip ve varlıklı bir hayat sürüyor. Onun için de kazanan diyebiliriz. Şimdi Melancholia gezegeninin dünyaya çarpıp çarpmayacağı belirsizliğini korurken, Justine'in olası bir sonu umursamaması çok doğal çünkü kaybedeceği fazla bir şey yok. Claire için aynı cümleyi kuramıyoruz. Burdan baktığımızda olayın iki ana karakter üzerinde zıt biçimde yankı bulması daha anlaşılabilir.

İnanç ikilemi

Filmin sonlarına doğru iki kız kardeş arasında geçen bir diyalog, Claire ve Justine'e bakışımızı netleştiriyor. Justine'den şunları duyuyoruz: "Dünya kötü, dünya için üzülmemeliyiz, kimse özlemeyecek ki... ve başka bir hayat yok!" Claire ise oğlu Leo'nun nerde büyüyeceği endişesini dile getirip başka bir yerde hayat olabileceğini söylüyor. Bu konuşmadan yola çıkıp Justine'in inançsız, Claire'in ise inançlı bir insan olduğu kanısına varabiliriz. İşin tuhaf yanı da burada gün yüzüne çıkıyor. Justine bir daha varolmamak üzere yok olacağına kati bir şekilde inanmışken nasıl oluyor da soğukkanlılığını koruyabiliyor. Ya Claire? Başka bir yaşam formuna evrileceğini inansa da kardeşinin gösterdiği cesaretin ve duruşun zerresini göremiyoruz onda. İnanç ve inançsızlığın karakterler üzerindeki uzantısı aksi yönde olabilirdi. Lars Von Trier'ın girdiği depresyonla inancı da sorguladığı ve bu sorgulamanın Antichrist ve Melancholia'da kendini hissettirdiğini ve yönetmenin kafasında net bir cevabın olmadığını düşünüyorum.

Felaket filmlerine Trier'ın yaklaşımı

Dünya'nın sonuna işaret eden felaket filmlerinde; felaket ister dünyaya yaklaşmakta olan bir meteor (Armageddon, Deep Impact vb.) isterse de dünyayı işgale gelen uzaylılar olsun (War of the Worlds, Independence Day) sonuç değişmez, beklenen son gelmez çünkü seyirci kötü sonları sevmez. Bu konuda hayli ileri giden Knowing dahi filmin sonuna bir umut ışığı koyma ihtiyacı hisseder. Trier, bunu yıkıp kıyameti getiriyor ancak asıl derdi bu değil. Amaç, dünyaya farklı pencereden bakan iki kız kardeşin, kıyamet yaklaşırken geçirdikleri ruhsal değişimlerinin görsel karşılığını bulabilmek ve iç dünyalarını yansıtabilmek. Trier, felaket filmi klişelerinden uzak duruyor. Olayın yarattığı toplumsal paranoyayla ilgilenmediği gibi son büyük (!) felaket filmi '2012'nin çok zenginsen kurtulursun söyleminin üzerine gidip (filmin merkezine zengin bir aileyi yerleştiriyor) ne kadar zengin olursan ol kurtuluş yok diyor.

Sanat ve Melancholia 

Trier, klasik müzik kullanımı (film boyunca aralıklarla Wagner'in Tristan ve İsolde'si çalar) ve resim sanatının altın çağı Rönesans'tan seçtiği Pieter Bruegel eseri 'Hunter in the Snow' ve John Millais'in 'Ophelia'sına yapılan gönderme başta olmak üzere bir çok eseri, dünyanın sonunu getirdiği bir filmde neden kullanıyor, nasıl bir işlevi var bu sanat formlarının? Daha filmin ilk dakikasında Bruegel'in şaheserini yakarak bir mesaj veriyor Trier, yok etmeye sanattan başlaması da manidar. Bruegel ve bu eserin seçilmesi de tesadüf değil. Bruegel, eserlerinde doğa karşısında insanoğlunun çaresizliğini, güçsüzlüğünü işler ve genel olarak da ölümün kaçınılmazlığına vurgu yapar. Trier'ın Melancholia'da yaptığı da tam olarak bu; açılışta Justine'in iki yanından düşmekte olan kuşlar, asaletin simgesi atın kendini yere bırakışı ve insanın çaresizliği... Tüm sanatlar insan ruhunu besler ve yaşama sevinci verir, Melancholia'da Wagner'in ezgileri bir anlamda dünyanın yitip gidişine yakılan bir ağıta dönüşürken, sahneler daha etkileyici bir hal alır ve ruhumuzu okşar. Resim sanatının aktarımı  ise seçilen aristokrat kesimle ilintili şüphesiz. Genel olarak müzik ve resmin de katkısıyla daha estetik bir film çıkaran Trier, hikayenin sertliğini bu şekilde kırmayı denemiş.

Sonuç: Claire "güzel bir şekilde son bulmasını istiyorum" diyor. İşte bu cümle Melancholia'yı özetliyor.  Trier, kıyameti olabilecek en sanatsal biçimde anlatmak istiyor ve bunu da başarıyor.

Estetik: 10
Yönetmenlik: 9.5
Görsellik: 9.3
Film: 10