Stephen King etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stephen King etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2025

The Dark Tower Üzerinden Hollywood’un Fantastik Edebiyat Uyarlamalarına Bir Bakış

Stehpen King’in best-seller klasiği The Dark Tower serisi, birçok kez iptal olmasının ardından, hayata geçirildi ve 2017’de tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de vizyona girdi. Colombia Pictures’ın yılın en kötü filmleri listelerinin gediklisi olmakta zorlanmayan The Dark Tower uyarlaması, beni bu yazıyı kaleme almaya itti. Bir romanı sinemaya taşırken hangi hatalar yapılıyor, bu hatalar neden yapılıyor ve iyi bir uyarlama için nelere dikkat edilmesi gerekiyor? The Dark Tower uyarlaması üzerinden bu soruları irdeleyeceğiz. 

Sessiz sinema döneminden bu yana edebiyat, sinemayı besleyen ana sanat dalı olmayı sürdürüyor. Ancak bu yazıda bu ilişkinin sebepleri ve sonuçlarına hiç girmeyeceğim. Edebiyat-sinema etkileşiminin 2000’li yıllarda neden arttığına değinelim öncelikle. Bu etkileşimde kırılma 2001’de gerçekleşti. Lord of the Rings ve Harry Potter serilerinin başarısı, daima büyük düşünen Hollywood’un fantastik edebiyata yönelmesini sağladı. Hep tutan formüllerin izini süren Hollywood’da kısa sürede gişe canavarına dönüşmesi umuduyla The Chronicles of Narnia, Eragon, The Golden Compas ve The Spiderwick Chronicles gibi seriler sinemaya uyarlandı. The Chronicles of Narnia’ın kısmi başarısı, eserin sinemada da seriye dönüşmesini sağlarken, diğer uyarlamalar tek filmde kaldı. Başarısız örnekler, Hollywood’un bu süreci başlatan filmlerin dünyasına geri dönmesinde itici bir rol oynadı. The Hobbit kitabı sinemada üçlemeye dönüşürken, Fantastic Beast and Where the Find Them’in ise beş filmden oluşan uzun soluklu bir seri olması planlanıyor. Bilimkurgu cephesinde de benzer bir durum yaşandığını söylemeliyiz. Buradan yola çıkarak, 2000’li yılları sinemada fantastik ve bilimkurgu edebiyatı serilerinin dönemi olarak addedebiliriz. Hollywood’un kurtuluşu serilerde bulması, bu dönemde fantastik sinemanın altın çağını yaşamasında başat rol üstlendi. Bilimkurgu sinemasının da bilimkurgu edebiyatını arkasına alarak ikinci altın çağına girmesinde azımsanmayacak bir rol oynadı bu seriler. Özgün üretimin azaldığı ve yaratıcılık krizinin baş gösterdiği son 10-15 yıllık dilimde Requiem for a Dream, The Hours, There Will Be Blood, No Country for Old Men, Zodiac ve Arrival gibi kalburüstü filmleri edebiyata borçluyuz ne de olsa. Diğer yandan Hollywood’un gişe kaygısıyla edebi eserleri kötüye kullandığını görmekteyiz. Bir romandan (The Hobbit) üç film çıkarılmasını, gişede büyük kazanç sağlayan Twillight ve Hunger Games’in son kitaplarının iki bölüm halinde sinemaya uyarlanmasını edebiyatın sömürülmesi olarak kayıtlara geçtik. Bir kitabın tekrar tekrar sinemaya uyarlanmasına iyi niyetle bakmamız da pek mümkün değil ancak asıl sorun stüdyoların uyarladıkları kitapların hakkını vermek şöyle dursun, daha fazla gelir elde edebilmek adına olmayacak hatalar yapması. Şimdi tek tek o hatalara bakacağız.

Yönetmen seçimi

Yönetmen bir filmin her şeyidir. Dolayısıyla da filmi yönetmesi için anlaştığınız ismin, uyarlayacağınız eserin altından kalkabilecek kapasitede olduğuna emin olmalısınız. Mesela The Dark Tower gibi milyonlarca okuru olan devasa bir serinin ilk filmini, ülkesi Danimarka’da kısmi bir başarılı yakalayan Nikolaj Arcel’e teslim ederseniz, başarısızlığa giden yolda büyük bir adım atmış olursunuz. Neden? Çünkü ülkesinde takdir edilen bir yönetmen olmasına karşın, fantastik sinemada rüştünü ispatladığını söyleyebileceğimiz bir sinemacı değil kendisi. Ayrıca hem serinin hayranlarının hem de stüdyonun oluşturacağı baskıyla Arcel’in başa çıkıp çıkamayacağı da tam bir muamma. Dolayısıyla da Hollywood stüdyo sistemini iyi bilen bir yönetmenin tercih edilmesi daha doğru bir karar olacaktı. Avrupa’dan yönetmen ithal ediyorsanız, onu memur yönetmen olarak kullanamazsınız. Arcel’in bir vizyonu olduğunu düşünüyorsanız, projenizi güvenerek ellerine teslim etmeli, onu kukla gibi oynatmamalısınız. Stüdyo, yönetmene her isteğini kabul ettiriyorsa, artık yönetmen o filmin her şeyi değildir. Bu durumda da ortaya çıkacak filmin, bir sanat eseri olması mümkün değildir. Olsa olsa ticari bir ürün olacaktır. The Dark Tower örneğinde durum şuydu: stüdyo risk almak istemeyerek bir risk aldı ve başarısız oldu. Stüdyo filmin yönetmenine güvenmedi, kendisine güvendi. Filmi, bilimkurgu\fantezide isim yapmış, vizyoner bir yönetmene emanet ederek de risk alabilirlerdi ama bunu yapmadılar. Eserin sinemaya uyarlanmasındaki zorlukları, memur yönetmenlikle aşabileceklerini sandılar. Yaratıcılık isteyen hangi edebiyat uyarlaması başarabildi ki bunu? Son yıllarda aynı kaderi paylaşan birçok fantastik edebiyat uyarlaması gördük, bu gidişle görmeye de devam edeceğiz.

Serbest ve Sadık Uyarlama meselesi

Bir romanı sinemaya adapte ederken, sinema ve edebiyatın anlatılarındaki temel farklılıklar sebebiyle uyarlamanın birebir olması beklenmez. “Sadık bir uyarlama olmuş” dediğimizde kastettiğimiz ufak tefek değişiklikler dışında olay akışının korunmasıdır. Senaryonun yazım aşamasında senaristin, yazarın kurduğu dünyayı iyi özümsemesi ve karakterlerin motivasyonlarını anlaması gerekiyor. X karakterinin asla söylemeyeceği bir sözü yazmaması gerekiyor. İster serbest isterse sadık bir uyarlama olsun, filmin Hollywood kolaycılığından muzdarip olmaması elzemdir. Uyarlama sürecinde eserdeki detayların kaybolması kaçınılmaz olmasına karşın, eserin özünden uzaklaşılması, derinliğin ve anlamın kaybolması ve de romanın içinin boşaltılması, romanı okuyanların gazabıyla birlikte okumadan filmi izleyenlerin de kaybolan potansiyel sebebiyle olumsuz yorumlarına sebebiyet verecektir. Serbest uyarlamalarda ise özellikle değiştirilen detayların yerini nasıl doldurduğunuzdur mühim olan. Stephen King, Stanley Kubrick’in ellerinde bir korku klasiğine dönüşen The Shining uyarlamasını beğenmemiştir. Sebebi ise hikâyeye kendi yorumunu katarken, Kubrick’in hafife alınmayacak değişiklikler yapmasıydı. King’in memnuniyetsizliğine rağmen, Kubrick bir korku klasiği yaratmayı başarmıştır. The Shining, istisnai örneklerden biridir. Önemi ise şudur: Uyarlamayı yapan senaristin\yönetmenin, nasıl bir yaklaşım gösterirse göstersin, ne yaptığını biliyor olması ve güven vermesi gerekiyor. Bu noktada The Dark Tower’a geri dönmemiz gerekiyor. Filmin dört kişiden oluşan senarist ekibinin başında deneyim bir isim olan Akiva Goldsman bulunuyor. Çoğunlukla roman uyarlamaları yapan Goldsman, 2002’de A Beautiful Mind ile En iyi Uyarlama Senaryo kategorisinde Altın Küre ve Oscar almış bir isim. Ancak bu başarısının ardından best-seller olmuş The Da Vinci Code ve Angels and Demons ile Dan Brown okurlarının hışmına uğradı. Daha sonra Winter’s Tale ve The 5th Wave uyarlamalarıyla da bilimkurgu, fantastik ve macera gibi tür filmlerinde aranan isim olmadığını kanıtladı. Stüdyonun bu başarısızlığı görmezden gelerek The Dark Tower senaryo ekibinin başına Goldsman’ı getirmesi düşündürücü. Zira Goldsman ve senarist ekibinin serbest uyarlama adı altında yaptıkları iş akıl alır gibi değil. Stüdyonun direktifleri doğrultusunda, esasında serbest uyarlama değil de yedi kitaplık seriyi temel alarak, kendi kafalarına göre bir hikâye yazmışlar. Filmde Stephen King’in Kara Kule’sine dair pek bir şey bırakmamışlar. Colombia Pictures’ın gişe kaygısı, filmimizi her yaştan insan izlesin düşüncesi (The Dark Tower’ı 7 yaş üstü herkes izleyebiliyordu) hezimeti getirdi ve sinema okullarında kötü uyarlama örneği olarak gösterilmesi gereken bir iş çıktı ortaya. Esasen The Dark Tower, fantastik edebiyata sarılan Hollywood için bulunmaz bir fırsattı. 7 kitaptan 7 film çıkarılabilirdi. Esinlenmeye daha yakın duran sözde serbest uyarlama yerine ilk kitabı tüm riskleri alarak sadık bir biçimde uyarlamayı göze alabilseydi bugün farklı şeyler konuşuyor olurduk eminim.

Karakter-Oyuncu Uyumu

Bir romanı sinemaya uyarlarken, eserdeki karakterlerin fiziksel özellikleri, birebir yazarın tasvir ettiği gibi olmak zorunda değil. Ancak esere ve o eseri okuyan milyonlarca okura saygı duymak zorundasınız. Dolayısıyla da romandaki karakterlerin fiziksel görünümlerine olabildiğince yakın tipte oyuncular bulmanız gerekir. Hollywood’un genel olarak bu konuda iyi işler çıkarttığını kabul etmek gerekiyor fakat The Dark Tower örneğinde olduğu gibi alınan skandal kararların, okurları ve sinemaseverleri, romanların sinema adaptasyonları hususunda bir sorgulamaya ittiğini belirtmemiz lazım. The Dark Tower’daki skandal, ana karakter Silahşor Roland Deschain’in siyahi bir karaktere dönüştürülmesiydi. Bu da yetmez mi gibi karakterin hantal Idris Elba’ya teslim edilmesi bir başka hatalı karardı. Sonuçta seyirci -özellikle de romanı okuyan seyirci- beyazperdede gördüğü karakterin Roland olduğuna inanmazsa film amacına ulaşamayacaktır. Tüm uyarlamalar için geçerli bir kuraldır bu. Stüdyonun neden böyle bir karar aldığına mantıklı bir açıklama getiremedik doğrusu. Sebebi ne olursa olsun, stüdyonun eserin milyonlarca hayranının vereceği\verdiği tepkiyi umursamaması, bu yaklaşımın Hollywood’da yaygınlaşabileceğine yönelik endişelerimizi arttırıyor.

Yazarın Yarattığı Dünyanın Görsel Karşılığını Bulabilmek

Fantastik ve bilimkurgu edebiyatı uyarlamalarında önemini yadsıyamayacağımız konulardan biri de eserde yaratılan dünyanın görsel karşılığını bulabilmektir. Yazarın yarattığı düşsel dünya, her okurun zihninde farklı bir şekilde canlanır. Uyarlamada esas olan ise yazarın imgelemine en yakın olanı bulabilmektir. Peter Jackson’ın, Lord of the Rings üçlemesinde Tolkien’in Orta Dünya’sını yeniden tasarlarken gösterdiği titizlik örnek alınmalı. Ancak şu bir gerçek ki, görsel karşılık bulma hususunda ne kadar iyi bir iş ortay koysanız da Lord of the Rings’te olduğu gibi eserin tutkulu hayranlarını memnun etmeniz oldukça zor. En iyi örnekten en pespaye olanına geçelim. Nikolaj Arcel’in The Dark Tower’ı Stephen King’in paralel evren fantezisiyle yarattığı dünyaları, diğer konularda olduğu gibi özensiz ve kendi bildiğini okuyarak yaratmaya çalışıyor. Eski zamanları anımsatması gereken diyar, post apokaliptik bilimkurguların dünyasına daha yakın duruyor, seçilen renklerden mekân tasarımlarına kadar her bir detay seyirciyi Stephen King’in dünyasından uzaklaştırıyor. Eserin ruhunu korumanızın yolu, olay akışını değiştirseniz de karakterlerin ve o dünyanın yaratımından geçer. O dünyayı yaratmak da yüksek bir bütçenin yanında hep bahsettiğimiz yaratıcı bir ekibin varlığıyla yakından ilgili diyebiliriz. The Dark Tower, oldukça sinematografik bir eserdir. Dolayısıyla filmin kozlarından biri de görsel vizyonu olacaktır. Ancak bu vizyonu 60 milyon dolar gibi, bu çaptaki bir eser için düşük sayılabilecek bir bütçeyle sergilemeniz pek kolay değil. Görselliğin arşa erdiği, bütçelerin 200-250 milyon dolarlara çıktığı bir dönemde mütevazı bütçelerle fark yaratmanız kolay değil. 

Görüldüğü üzere The Dark Tower, bir fantastik edebiyat serisi sinemaya nasıl uyarlanmamalının en somut örneğidir. Elbette Hollywood, bildiğini okumaya devam edecektir. 

17 Eylül 2013

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #2 Kara Ev


Geçen yüzyılın başlarında yaşayan Albert Fish adlı katilin işlediği cinayetlerin benzerleri küçük kasabada işlenmeye başlanınca meçhul katile "Balıkçı" adı takılır. Bu cinayetler sapık bir beynin ürünü müydü, yoksa bu sessiz kasabayı gizemli kötü bir güç mü sarmıştı? Emekli dedektif Jack'in açıklanması zor gündüz rüyalarının sebebi neydi? Ormanın ıssız bir köşesinde dehşet barındıran korkunç Kara Ev'deki kötülüklerle nasıl savaşacaktı?

Nedir? 

Stephen King ve Peter Straub'un güçlerini birleştirdiği roman Kara Ev, soluksuz okunan bir şaheser. İki yazarın daha önce yarattıkları Tılsım adlı romanın devamı niteliğinde görünen ama ondan bağımsız olarak değerlendirmenin daha isabetli olacağını düşündüğüm bir eser. Jack Sawyer adlı bir çocuğun hasta annesini kurtarmak için "Diyar" adı verilen öbür dünyaya yaptığı yolculuğun anlatıldığı Tılsım, fantazinin ötesine geçememişti. Ana karakterimiz Jack'in yıllar sonra hafızasını da  kaybettiği için yaşadığı tuhaflıklara anlam vermeye çalıştığı Kara Ev'i, Tılsım'dan önce okumanızı da tavsiye ederim.

Neden Uyarlanmalı?

Basit bir seri katil hikayesi biçiminde başlayıp, sizi tahminlerinizin ötesine bir noktaya ulaştırıyor Kara Ev. Neden uyarlanmalı sorusuna verilebilecek en makul cevap; bu hikayenin taşrada geçen seri katil filmlerini - ya da polisiyelerini diyelim- fantastik sinemayla kusursuzca birleştirecek olması. Korku sinemasının tükenme aşamasına geldiği şu dönemde böyle bir eserin türü besleyeceği göz ardı edilmemeli. Kısacası, mükemmel tasvirleri, unutulmaz karakterleri ve uzunluğuna rağmen bitmesini istemeyeceğiniz türden romanlardan diyebileceğim Kara Ev, türe hakim usta bir yönetmenin ellerinde canlanmayı bekliyor.

13 Temmuz 2013

İlk İzlenim: "Carrie"


1976'da Brian De Palma'nın 'Carrie' adıyla sinemaya uyarladığı ilk Stephen King romanı olan 'Göz', aynı zamanda King romanlarından yapılmış ilk uyarlamadır. De Palma'nın özellikle korku ve gerilim filmlerinde alametifarikası haline gelen biçimci üslubuyla harikalar yarattığı Carrie'yi, bugün korku sinemasının en iyi örneklerinden biri olarak kabul ediyoruz. Ve dönüp dolaşıp kültleşmiş bir filmin yeniden önümüze sürülmesinin ne gereği vardı demeden de kendimizi alamıyoruz.

Carrie White adlı utangaç bir genç kızın, genç kızlığa adım atarken annesinden gördüğü psikolojik baskı ve bunun yanında arkadaşlarınca dışlanmasının da etkisiyle telekinetik güçlerinin açığa çıkışı ve yaşadığı küçük kasabayı cehenneme dönüştürmesi etrafında dönen hikaye, yeni bir yorumla karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. 2013 model Carrie'nin yönetmen koltuğunda Kimberly Peirce otururken, Carrie rolünde son dönemin genç yeteneklerinden Chloe Moretz'i, onun annesini olarak da Julianne Moore'u göreceğiz.

Fragman Ne Söylüyor?

Son dönem Amerikan korkularının bir çoğu yeniden yapımlardan oluşuyor. Genellikle bu filmlerde yaratıcılığın yerini görselliğin ve efektlerin aldığını görüyoruz. Carrie'nin fragmanına baktığımızda hikayenin bugüne taşınması dışında büyük bir değişiklik görünmüyor. Bununla birlikte daha uzun ve kısmen farklı bir final göz kırpıyor. En önemli nokta ise De Palma'nın Carrie'si yerine King'in romanının baz alınması. Bu doğrultuda yorum farkı, bir remake olarak yeni Carrie'nin avantajı olacaktır. Ancak, fragmanı izlediğimizde hikayeye modern bir yorum getirmekten başka bir iddiası olmadığını ve King'in de De Palma'nın getirdiği yorumu kendisininkinden daha başarılı bularak, yönetmen faktörünün altını çizdiğini hatırlatalım. Yeni filmin yönetmeni Kimberly Peirce, Boys Don't Cry'la tanınan yetenekli kadın yönetmenlerden. O filmde olduğu gibi hikayenin duygusal yönünü açığa çıkarma anlamında başarılı olacağını düşünüyorum. Genç yetenek Chloe Moretz'e de büyük bir rol düşüyor. Sissy Spacek'in yerini ne derece doldurur bilemiyorum ama başarılı olacağına inanıyorum.

Son söz: 8 Kasım 2013'de vizyona girmesi planlanan Carrie, orijinal filmi izlememiş olanları tatmin edecek gibi görünüyor. De Palma'nın Carrie'sine tutkuyla bağlananları ise asla..!


10 Temmuz 2013

Kara Kule'ye Ulaşmak!


Stephen King'in tamamlaması 33 yıl süren epik fantezisi Kara Kule, 7 kitaptan oluşan (Silahşör, Üç'ün Çekilişi, Çorak Topraklar, Büyücü ve Cam Küre, Calla'nın Kurtları, Susannah'ın Şarkısı ve Kule) 4200 sayfalık devasa bir seri. Kara Kule'yi yaratırken Yüzüklerin Efendisi'nden esinlendiğini ve etkilendiğini sıkça dile getiren King için özel bir anlamı olan seri, benim gibi yazarın hayranları için de vazgeçilmez. 2004'te başladığım seriyi tamamlamak, King'in uzun yazım süreci ve ana karakterimiz Roland Deschain'in Kule'yi aramakla geçirdiği çetrefilli macerası gibi benim için de kolay olmadı. Kitaplar arasında istemeden de olsa mesafe koyunca, Kule'ye ulaşıp hikayenin sırrına vakıf olabilmem 9 yılımı aldı. Ama buna değdi.

Kara Kule'yi bir çırpıda özetlemek imkansız. Yine de deneyelim. İlk kitap Silahşör'de hayatını Kule yoluna adayan, Eld soyundan kalan son Silahşör Roland Deschain'le tanışıyor ve Yüzüklerin Efendisi'nde olduğu gibi -ama tamamen farklı- bir Orta Dünya'da buluyoruz kendimizi. İlk kitapta King'in yarattığı evrenin küçük bir kısmıyla tanışıyoruz. İkinci kitap Üç'ün Çekilişi'nde, Kara Kule serisinin epik fanteziden bir paralel evren bilimkurgusuna kaydığını görüyoruz. Hikayenin özüne.. Silahşör Roland, kendisine vakıf olması üzerine, bu kutsal amaç doğrultusunda kendi dünyasından 20. yüzyıl Amerika'nın üç farklı zaman dilimine uzanarak, üç yoldaş çekiyor. Jake, Odetta (sonra Susannah oluyor) ve Edie'yi.. Ve bu noktadan sonra 'bir' oluyorlar. 'Ka' (yani kader) böyle istediği için.. Bu noktadan sonra her yeni kitapla Kara Kule'nin ne olduğuna dair yeni bilgilerle donatılıyor ve sürekli genişleyen bir evrenin içine çekiliyoruz. Ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz.


Kara Kule fantastik bir roman dizisi fakat, kurduğu fantastik dünyayı merkezine bir kulenin yerleştirildiği olası binlerce alternatif dünya ile en has paralel evren bilimkurgusunun yaratıldığı ve bunun da -Orta Dünya'da geçen bölümlerinde- bir Western atmosferinde kurgulandığı, yer yer korkuya göz kırpan, geçmişe ve geleceğe uzanan çok katmanlı bir hikaye olduğunu belirtmek gerekir. Sabır isteyen hikaye boyunca "Roland, Kara Kule!ye ulaştığında ne olacak?" sorusu okurun ilgisini ve heyecanını ayakta tutmaya yetiyor. King'in 1999'da geçirdiği büyük kaza sonrasında son üç kitabı da yazarak güçlükle bitirebildiği seri, 5. kitap Calla'nın Kurtları ile şahlanıyor adeta. Ardından Susannah'ın Şarkısı ve 7. kitap 'Kule' ile destansı bir final yapıyor. Ve Kara Kule'ye ulaştığımızda anlıyoruz ki, bu mitsel hikaye Kule'ye ulaşmaktan ziyade, daha çok o meşakkatli yolculukla ilgili. Okumayı düşünen ya da hala okumakta olanları düşünerek fazla detaya girmek istemiyorum. Daha fazla detay hikayenin büyüsünü bozabilir çünkü.

Kara Kule'nin uzun zamandır konuşulan sinemaya uyarlanma meselesi, son aldığımız haberlere göre yeniden rafa kaldırılmış. Bu eseri sinemaya aktarmak hiç de kolay bir iş değil. Büyük bir cesaret, yaratıcılık ve yüklü meblağlar istiyor. Hikaye sıkıntısı çeken Hollywood, er ya da geç Kara Kule'yi de uyarlayacaktır ama nasıl yapmalı etmeli de hakkını veren bir uyarlamaya imza atılabilsin. Belki iddialı bir diziyle adım adım yürüyebilirler.

Son söz: Ve Kara Kule'ye ulaştım. Ne mi oldu? Gördüm ki, Stephen King kendini aşmış. Kule, tam bir hayal kırıklığıyla noktalanıyor derken, öyle acımasız ve öyle kusursuz bir sona erişiyoruz ki... Bu hikaye ancak böyle bitebilirdi dedirtiyor. Hikayenin bir ayağı mutlu sona ulaşırken, diğer ayağı.... Unutulmaz, akıl almaz, şok edici bir sonla bağlanıyor.

2 Ocak 2013

The Mist

Frank Darabont, korku edebiyatının büyük ustası Stephen King'ten yaptığı başarılı uyarlamalarla tanınan yetenekli bir yönetmen. Darabont, The Shawshank Redemption ve The Green Mile uyarlamalarıyla King romanlarının salt korkudan ibaret olmadığını ispatlamış ve yazarın eserlerini en iyi uyarlayan yönetmen olarak anılmaktadır halen. 2007'de tekrar bir King romanı (Sis) uyarlamak için kolları sıvadı Darabont ve The Mist adlı film çıktı ortaya.

Küçük bir kasabada, kuvvetli bir fırtına sonrasında, ansızın bastıran sis tabakası kasaba halkını bir süpermarkette yakalar. Sisin içinde bu dünyaya ait olmayan birtakım yaratıklar pusuya yatmıştır. 


Korku ve bilim kurgu sinemasının sıkça korku nesnesi olarak kullandığı çeşitli yaratık formları The Mist'te ilk başta bir tür 'uzaylı istilası' algısı yaratıyor. Bu dünyaya ait olmadıklarını bildiğimiz yaratıklar, seyirciyi bir kapalı alan gerilimine sürüklüyor. Bir felaketle, bilinmeyen bir düşmanla karşılaşan kasaba halkı, önce bir iç çatışma yaşayacaktır. Karakter çatışması için de hikayeye bilimsel ve dinsel bakış açılarına sahip karakterler yerleştirilmiş. Özellikle köktendinci kadın figürü ve etrafında toplanan güruhla, ana karakterimiz David etrafında toplanan ve mantık çerçevesinde hareket eden küçük grup arasında klostrofobinin de desteğiyle hakiki bir gerilim yaratılabilmiş.

-Spoiler- Film sona yaklaştığında türsel sınıflamayı net bir biçimde yapabiliyoruz. Marketteki askerden öğrendiğimiz kadarıyla bilim adamlarının başka dünyalar keşfetme deneyi, diğer dünyaya açılan bir kapı vasıtasıyla dünyaların birbirine karışması, belki de dünyanın sonunu hazırlayacak bir dizi felakete neden olmuştur. Dolayısıyla diğer dünyaya açılan kapıyla fantezi, bilimsel deneylerin sebep olduğu kaos ile felaket filmi, uzaylı-yaratık istilasıyla bilim kurgu, yaratık formlarıyla ve filmin genel tonuyla korku sinemasına ulaşan bir film diyebiliriz The Mist için. -Spoiler sonu- 


Darabont daha filmin ilk sahnesinde kült bilimkurgu\korku klasiği The Thing'in afişini kullanarak bir saygı duruşunda bulunuyor. Daha sonra, filmin ikinci yarısında başka bir klasik Alien'a sağlam bir gönderme yapılıyor. Göndermeler veya saygı duruşları bir yana The Mist'le John Carpenter'ın 1980 tarihli korku filmi The Fog (Sis) arasındaki benzerlik gözden kaçacak gibi değil. The Fog'da yine küçük bir kasabaya ağır sis tabakasıyla gelen ölüm, hikayenin ana hatlarını belirler. Tek fark bu dünyaya ait bir lanetin buna sebep olmasıdır. İki film de sisi görsel olarak etkili ve tedirgin edici şekilde kullanabiliyor. En iyi 10 Stephen King uyarlaması için

Son söz: The Mist; dramatik etkisi yüksek, şaşırtıcı finaliyle rahatsız eden ama türü sevenlerin mutlaka keşfetmesi gereken filmlerden. 7.5\10



10 Aralık 2012

Rose Red Konağı

Korku edebiyatının büyük yazarı Stephen King sinema için bitmez tükenmez bir kaynak. 1976'da Brian De Palma'nın yazardan yaptığı ilk uyarlama Carrie'yi onlarca film takip etti. King eserlerine kimi zaman Stanley Kubrick, David Cronenberg gibi A sınıfı yönetmenler ilgi gösterip bugün klasik olarak nitelendirdiğimiz korku filmleri ürettiler. Öte yandan King'in hikayeleri sayısız B tipi filmin de yapılmasına olanak tanıdı. Filmlerin yanında Tv için de üretmeye başladı King. Romanların diziye uyarlanmasından ziyade direkt Tv için senaryolar yazmaya başladı korkunun efendisi. Storm of the Century ve Rose Red bunun en iyi iki örneği oldu. 2002 tarihli, 4 bölümden oluşan bir mini dizi Rose Red Konağı ve korku türünü sevenler için iyi bir alternatif.

Seattle'da şehrin göbeğinde yer alan dev, tarihi ve lanetli bir konak... Paranormal olayları araştıran Profesör Dr. Joyce Reardon, çeşitli psişik güçleri olan 6 kişilik bir ekip kurup Rose Red Konağında 3 gün geçirmeyi ve ordan parapsikolojiyi bilimsel bir tabana oturtabileceği kanıtlarla dönmeyi amaçlamaktadır.

Roe Red Konağı; 'lanetli ev', 'hayaletli ev' hikayelerinin klasik bir örneği. Ancak King bunla yetinmiyor ve telekineziyi de ana hikaye içine dahil ederek zenginlik katıyor diziye. İlk bölümde karakterleri tanıyoruz ve konağın tarihinde bir gezintiye çıkıyoruz. Geri dönüşler dönem filmi estetiğiyle çekilmiş ve 4 bölüm boyunca kısa kısa geri dönüşlerle lanetin izlerini sürüyoruz. Konak içinde kaybolan insanlar hatta konağın inşasında başlayan ölümlerle bir çok soru işareti ve bilinmez gizemli olaya tanık oluyoruz. King, Rose Red'i yaşayan bir organizma gibi düşünmüş. Konak bir devinim halinde, büyüyor, değişiyor...

4 saatlik dizi tek seferde izlendiğinde etkili olmak bir yana sıkabiliyor. Korku filmleri çok uzun değildir genelde ve belli safhalardan geçer. Rose Red Konağı; serim, düğüm ve çözüm bölümlerinden ilkini başarıyla kotarıyor ve düğüm kısmı uzadıkça uzuyor. Tekrarlanan sahnelerle birlikte dizi sarkmaya başlıyor. Çözüm ise olayı aydınlatma derdine hiç girmeyerek, akılda kalıcı bir son yapıp işin içinden kolayca sıyrılmayı deniyor. King'in karakterleri derin olmasa da iyi ama oyuncular sırıtıyor biraz. Karakter etkileşimleri ise hiç fena değil. Dizinin konağın ihtişamını ve esrarını yansıtmadaki başarısı da atlanmamalı.

Eğer Storm of the Century ve Rose Red Konağı arasında bir tercih yapacaksanız mutlaka ilkini tercih edin derim. Her anlamda çok daha etkili bir öyküsü var Yüzyılın Fırtınası'nın. En iyi 10 Stephen King uyarlaması için bakınız.

24 Şubat 2012

En iyi 10 Stephen King uyarlaması

Korku edebiyatının en büyük ismi tartışmasız Stephen King'dir. Sıkı bir King hayranı olarak bugüne dek 20'ye yakın romanını okudum üstadın. Stephen King, korkunun efendisi olsa da diğer türlerde de önemli eserler yaratabilmiştir. Yazarın 7 kitaplık Kara Kule serisi fantastik, Rüya Avcısı, Çağrı ve Mahşer ise bilim-kurgu edebiyatının nadide örneklerindendir. Kuşku Mevsimi adlı öykü kitabından uyarlanan The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) ve 'Yeşil Yol' adlı eserler King'in has edebiyat romanları da yazabileceğinin kanıtı oldu. Stephen King yazmaya Hollwood'da uyarlamaya devam ediyor. En iyi 10 uyarlamaya geçmeden en iyi Stephen King romanının Peter Straub ile birlikte yazdıkları Black House (Kara Ev) olduğunu belirteyim.

1- Shawshank Redemption (1994)
2- The Shining (1980)
3- Carrie (1976)
4- The Green Mile (1999)
5- Misery (1990)
6- Stand By Me (1986)
7- The Running Man (1987)
8- The Mist (2007)
9- The Dead Zone (1983)
10- Cujo (1983)