bilimkurgu sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2024

Uzay Boşluğu Uzay Yolculuğuna Karşı: Gravity & Interstellar

2010'lu yıllar, bilimkurgu filmlerinin gişe ve eleştirel başarısının yanına Altın Küre ve Oscar gibi ödülleri de ekleyerek ivmesini sürdürdüğü bir dönemdi. Vizyona girdiği 2013'te o yıla damgasını vuran Gravity, pek çok tartışmayı da beraberinde getirmişti hatırlarsanız. Geçtiğimiz hafta Imax salonlarında tekrar vizyon şansı bulan Interstellar da gerek kopardığı tartışmalarla olsun gerekse de ödül sezonundaki muhtemel adaylıklarıyla on yıl önce büyük yankı uyandırmıştı. O yıllarda sıklıkla karşılaştırılan, şimdilerdeyse günümüzün uzaya açılan en önemli bilimkuguları olarak kendilerine yer edinen bu iki filmi, bilimkurgu olmalarının dışında; uzayı mesken tutmaları, zamanı kullanım biçimleri, insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsüyle hareket etmesi ve gerçeklik paydası olmak üzere dört maddede ele aldım.

Uzay macerası ama…

Öncelikle Gravity’nin uzay boşluğu, Intestellar’ın uzay yolculuğu filmi olduğunu belirtelim. Zaten sadece bu ayrımla iki filmin ne kadar farklı olduğu anlaşılıyor. Ancak farklılıklar arasındaki ortak noktaları da es geçmemek gerekiyor. Gravity’de uzayın sükunet veren sessizliğinin, ana karakterimiz Dr. Ryan Stone boşlukta salınmaya başlayınca korkutucu bir hal alması, Interstellar’da mekikleri içinde güvenle yol alan kaşiflerimizin solucan deliğine girdiklerinde hissettikleriyle benzerlik taşıyor.

İki film de 2001: A Space Odyssey’in bilimkurgu sinemasında açtığı temaları, yine 2001’den beslenerek kullanıyor. Sonuçta 2001; uzay boşluğunda süzülme, uzayda tek başına kalma durumlarını ve uzay yolculuğu temasını derinlemesine işleyerek bilimkurguda uzay çağını açtı. Dolayısıyla Gravity ve Interstellar’ın çıkış noktalarının Kubrick’in başyapıtı olduğunu ve fakat Cuaron’un bir anti 2001 yarattığını, Nolan’ın ise kendi 2001’ini çektiğini söyleyebilriiz. Uzayın sinemadaki ilk gerçekçi temsilini veren Kubrick, Gravity ile Interstellar’ı sessizliğiyle de etkiledi. Gravity, ana karakterlerini uzayın boşluğuna bıraktığından ve gerçeklikten ödün vermediğinden sessizliğin değeri artıyor, Interstellar da Gravity kadar baskın olmamakla beraber uzayın sessizliğine önem veriyor. Ne var ki, iki film de tansiyonun yükseldiği anlarda müzikten olabildiğince faydalanıyor.  

Gravity, ölçeğini küçük tutuyor, uzayı minimize ederek kendisine mesken ediniyor. Interstellar’da ise karakterlerimiz solucan delikleri aracılığıyla galaksi değiştiriyor. İnsanoğlu, uzayın hiç görmediği, gitmediği kadar uzak noktalarına doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu durum filmlerin görsel yapısını doğrudan etkiliyor. Gravity’de dünyamız kadrajdan pek çıkmıyor ve uzaydan görünümüyle karakterlerimiz kadar bizi de etkiliyor. Interstellar, daha çok solucan deliğiyle akıllarda yer ediyor. Nolan, bizi sonsuzluğun ötesine doğru bir yolculuğa çıkarsa da görsel karşılık bulma anlamında beklentileri tam olarak karşılayamıyor. Burada bahsetmemiz gereken önemli bir ortak nokta var: Gravity’de dünya gözümüzün önünden ayrılmamasına, Interstellar’da ise artık başka bir galakside kalmış olmasına rağmen karakterlerimizin evlerine dönmeleri aynı sebepten (zaman) eşit derecede bir zorluk taşıyor.

Ortak düşmanımız zaman

Zaman kavramı Gravity ve Interstellar’da hayati bir öneme sahip. Gravity’de Dr. Ryan Stone’un hayatta kalması zamana endeksli. Eğer yaşam savaşından gerilim yaratma amacındaysanız, bunu zamana karşı verilen bir savaşa dönüştürdüğünüzde hakiki bir gerilim yaratmakta sıkıntı çekmezsiniz. Özetle Cuaron’un zamanı ve mekanı gerilim yaratmak için kullandığını, bunu da dinamik anlatısıyla kusursuz bir biçimde gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Gravity’de tek bir amaç doğrultusunda kullanılan “zaman”, Interstellar’da oldukça karışık ve zeki manevralarla karşımıza çıkıyor. İzafiyet Teorisi’ne sırtını yaslayan Nolan, zamanın göreceliliğini hikayenin önemli bir parçası haline getirmiş. Zamanın farklı akması veya algılanması, özellikle ana karakterlerimiz Cooper ile arkasında bıraktığı kızı Murph arasında fiziksel ve duygusal açıdan farklı durumların oluşmasına sebep oluyor. O zaman şunu söyleyebiliriz: zaman kavramı bilimselliğinin yanında filmin dramatik yapısı üzerinde de etkili. Spoiler olmaması için Interstellar’ın zamanı kavramıyla ilgili detaylarına girmeyeceğim. Ancak şunu da söylemeden geçmeyelim: dördüncü boyut olarak kabul edilen zaman, beşinci boyuttaki işleviyle filmin anahtarı diyebiliriz.

Kendini kurtarmak mı, insanlığı kurtarmak mı?

İki filmin de zayıf karnı burası. Gravity, kişisel bir hayatta kalma mücadelesini, sonunu tahmin etmekte zorlanmayacağımız bir biçimde ele alıyor. Mücadele sırasında hangi badirelerin atlatıldığı ve bu sırada karakterin olası dönüşümü önem kazanıyor. Klasik bir felaket senaryosuyla açılan ve insanoğlu için oldukça karamsar bir gelecek tablosu çizen Interstellar, insanoğlunun yeni yuva arayışından-neslini sürdürme çabasından, bir kahramanlık destanına uzanıyor. Şüphesiz ki, Nolan’ın insanlığı kurtarma klişesinden zeka dolu, yaratıcı bir bilimkurgu çıkarttığını ifade etmek lazım. İnsanoğlunun hayatta kalma içgüdüsüyle verdiği savaş da filmlerimizin uzayı kullanım biçimleri gibi bir farklılık taşıyor.  Kısacası ölçek farkı burada da karşımıza çıkıyor. Ortak noktaları ise insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ederken sınırları zorlaması. Dr. Ryan Stone’un uzay boşluğundaki çırpınışları, en zor durumların bir şekilde üstesinden gelmesine karşılık, Interstellar’da çalışmalarını gizlilikle sürdüren NASA’nın solucan deliklerini kullanarak yaşanabilir yeni bir dünya bulmak gibi çılgın bir fikirle hareket etmesi eşleştirilebilir.

Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?

İki film de vizyona girdiklerinde bilimsellikleriyle bolca övgü topladılar ve çeşitli tartışmalara sebep oldular. Cuaron’un bilimkurgu yaklaşımında gerçekçilik önemli bir yer tutuyor. Uzayın resmedilişi ve orada meydana gelen kimi olaylar bu yaklaşımdan nasibini fazlasıyla almış. İstasyonlar arası geçiş gibi mümkün olmayan durumlar ise kurgunun bir parçası. 3D’nin de katkısıyla seyircinin kendisini uzayda hissetmesi veya en azından mekana yabancılaşmaması, Gravity’nin gücünü gerçekçi yaklaşımından aldığının bir göstergesi.

Temel dayanağı teoriler olan Interstellar ise baş döndürücü kurgusundan ve tematik zenginliğinden güç alıyor. Kip Thorne’un solucan delikleriyle ilgili teorisi, Einstein’ın İzafiyet Teorisi ve teoride var olduğu öngörülen beşinci boyut (bilim insanlarının evrenin 11 boyutu olduğunu gösteren bir model geliştirdiğini biliyoruz) engin bir hayal gücüyle kurgulanıyor. Gravity, bilimin ulaştığı somut verileri ve bazı bilimsel gerçeklerin bir kısmını olduğu gibi yansıtırken, bir kısmını da kurgu gereği değiştirmekte sakınca görmüyor. Interstellar’ın da aynı tavrı hikayesine konu ettiği teoriler üzerinden sergilediğini söyleyebiliriz. Gerçekle kurguyu harmanlayan iki filmden Interstellar, Nolan’ın bilimkurgu sinemasına yeni alanlar açma isteği ve cesaretiyle (tür kapsamında) bir adım öne çıkıyor.

Sonuç

Gravity–Interstellar karşılaştırmasının amacı, yazıdan da anlaşılacağı üzere hangisinin daha iyi olduğu sonucuna varmak değildi. Amacım bilimkurgu sinemasına kısa süreli de olsa yeniden parlak günlerini yaşatan bu iki filmin kesişme, ayrışma ve ortak noktalarını belirlemekti. Kuşkusuz ki, iki filmin de birbirine üstünlük kurduğu, daha iyi olduğu alanlar var. Interstelar; zeka dolu senaryosu, cesareti, tematik zenginliği, inişleri-çıkışları, sürprizleri ve Nolan’ın enfes paralel kurgusu gibi birçok artısıyla dikkat çekiyor. Gravity; senaryo zafiyetini, ritmiyle, sinema duygusunu her anında yoğun biçimde hissettirmesi ve Cuaron’un yönetmenlik becerisiyle bertaraf ediyor. Filmin başarısı; hikayesi gereği minimal tuttuğu olay örgüsünü, gerçekçi yaklaşımı ve teknik kusursuzluğuyla bütünlemesinde gizli diyebiliriz.

2 Haziran 2024

John Carpenter's Odyssey: Dark Star

Yarattığı klasiklerle korku sinemasının en başarılı yönetmenlerinden bir olarak kabul görmesinin yanı sıra korkunun efendisi olarak anılan John Carpenter, ne ilginçtir ki kariyerine bir bilimkurgu filmiyle başlamıştı. Dark Star’ın yönetmen koltuğunda oturmanın dışında Dan O’Bannon’la senaryoyu kaleme alıp, filmin prodüktörlüğünü de üstlenen Carpenter’ın, bir auteur sinemacı olacağı o günlerden belliymiş. Bugün geri dönüp de bilimkurgu sinemasının 70’li yıllarına tekrar baktığımızda, tematik zenginliği ve bilimkurguya yaklaşımıyla döneminin karakteristik özelliklerini yansıtıp, ayrıksı durabilmeyi başarmasıyla önem arz ettiğini söylemeliyiz Dark Star’ın. Carpenter’ın çok mütevazı bir bütçeyle kotardığı film, düşük prodüksiyon kalitesinin seyircisi üzerinde bıraktığı olumsuz etkiyi, mizahı ve her biri birbirinden ilginç fikriyle bertaraf ediyor.

Güneş sistemimizdeki dengesiz gezegenleri önce tespit sonra da yok etme görevine çıkan Dark Star adlı uzay gemisinin ve beş mürettebatının uzayın sonsuzluğunda başlarına gelen aksiliklerle mücadelesini anlatan film, tahminlerimizin de ötesinde bir sona sahip. Birbirlerinden pek hazzetmeyen ve astronottan ziyade daha çok bir rock grubunu andıran ekibimiz, 3 yılı aşkın bir süredir görevlerini ifa etmenin (Dünya zamanıyla 20 yıl) üzerilerinde bıraktığı yılgınlıkla savaşırken, hayallerine tutunarak hayatta kalmaya ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışıyorlar. Ama karakterlerimizi incelediğimizde sanki içten içe geri dönemeyeceklerini düşündüklerini veya öyle hissettiklerini düşünmemiz olası. Karakterlerine aynı mesafeden yaklaşan Carpenter’ın, ilk filmini çekiyor olmanın verdiği tecrübesizliğin bir sonucu olarak karakter derinliği sağlamada pek başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Ancak elbette önümüzde karton karakterler de yok. Bu zafiyeti filmin kısa süresine ve yönetmenin parodisel yaklaşımına da bağlayabiliriz.

Filmin ana meselesine geçmeden önce Dark Star’da komediye alan açan kimi özelliklerine değinmek gerekiyor. Geminin maskotu olması ve yıllarca sürecek uzay yolculuğu serüveninde mürettebatımızın kendilerini eğlendirmesi amacıyla yanlarında getirdikleri, iki ayağı ve bir balondan oluşan vücuduyla tanımlamakta zorlandığımız isimsiz bir yaratığımız var. İlk yarım saatlik dilimin bitimiyle tanıştığımız komik görünümlü yaratık, karakterlerimizden Pinback ile düştüğü anlaşmazlık sonucunda bir tür savaşa tutuşuyor. Bilhassa asansör boşluğundaki uzun sekansta Carpenter’ın seyircisini birbirlerine oldukça zıt iki durumla -komedi ve gerilim- baş başa bıraktığını söylemeliyiz. İzleyicisine hem kahkaha attırıp hem de gerebilen bu sekansta eşine az rastlanır bir yönetmenlik becerisine şahit oluyoruz. Filmin genelinde çeşitli absürt durumla günümüzdeki bilimkurgu\komedi anlayışının epey dışında bir iş ortaya koyan Carpenter’ın, bu alanda öncü bir yapıma imza attığını düşünüyorum. Söz, öncü olmaktan açılmışken, uzay gemisinde yaratıkla kovalamaca yaşanmasını ve yaratığın bir tehdit unsuruna dönüşmesini Ridley Scott’ın Dark Star’dan beş yıl sonra çekeceği Alien ile ilişkilendirebiliriz. Ancak şöyle bir durum söz konusu: Dark Star, Alien’dan sonra yapılmış olsaydı filmin bu bölümünü kesinlikle bir Alien parodisi olarak yorumlayacaktık. Mevcut durum ise çok daha enteresan şüphesiz. 

70’li yılların bilimkurgularını şekillendiren Stanley Kubrick başyapıtı 2001: A Space Odyssey, Dark Star’ın başlıca esin kaynağı. Hatta daha da ileri gidip, Dark Star’ın varlığını 2001: A Space Odyssey’e borçlu olduğunu ileri sürebiliriz. Sonuçta uzayı mesken edinen bir yapay zekâ bilimkurgusundan bahsediyoruz. Zaten biraz incelediğinizde Dark Star’ın Kubrick’in filmi üzerine temellendirildiğini hemen fark edeceksiniz. Dolayısıyla da bu noktadan itibaren iki filmi birlikte ele almak daha sağlıklı olacaktır. 2001: A Space Odyssey’de olduğu gibi özel bir görevle yolculuğa çıkan ekibimiz, görevlerini yerine getirirken işin içine yapay zekâyı da katıyor. Buradaki ilginç nokta geminin ana bilgisayar yerine dengesiz gezegenleri yok etmek için kullanılan bombaların yapay zekâ ile donatılması. 2001: A Space Odyssey’deki Hal9000 adlı bilgisayarın rolü, Dark Star’da 20 numaralı bombaya verilmiş. Patlamaya programlanan bombayı patlamaması ve ambarına geri dönmesi için ikna etmeye çalışan Dark Star mürettebatının bunu başarması hiç de kolay değil. Bir dizi hata sonucu yanlış komut alan bomba “Bir daha olmasın!” uyarısında bulunabiliyor. Carpenter da Kubrick gibi yapay zekâya insansı özellikler yüklüyor. Hatalı komut tekrarlandığında ise ekipten Doolittle, bombayla felsefi bir konuşma yapmak zorunda kalıyor. Bombanın var oluş amacının da tartışıldığı sohbet, 2001: A Space Odyssey’den alınan referanslarla filmin en unutulmaz anlarına dönüşmekte zorlanmıyor. 20 numaralı bombanın Descartes’ın ünlü vecizesi “Düşünüyorum o halde varım”ından İncil’in Yaratılış kısmına kadar yaptığı alıntılarla Dark Star da döneminin felsefi bilimkurgu akımı içine dâhil edilebilir. Ancak filmin felsefe yaparken de ortaya çıkan genel sorunu yüzeysel kalması. Bunu başlıca nedeni olarak ise ilk filmlerde sıkça karşımıza çıkan bir problem gösterilebilir: Yönetmenlerin ilk filmlerine kafalarındaki ilginç fikirlerin hepsini kullanma arzusu…

Carpenter, Kubrick’in çığır açan filmini kutsal kitabı olarak görüyor. Oradaki makine-insan savaşı temasını ve yapay zekâya ne kadar güvenebiliriz veya güvenebilir miyiz? sorusunu irdeliyor. Film, insanoğlunun makinelere biçtiği hayati rolün gerekliliğini sorgularken, kendisini evrenin hâkimi olarak gören türümüzü de bu görevin amacı doğrultusunda eleştirdiğini söyleyebiliriz. Toparlarsak; Dark Star, ortaya tartışmayı alevlendirecek veya farklı bir noktaya taşıyacak yeni bir fikir atamasa da beklenmedik sonuyla takdirimizi kazanmayı başarıyor. Kısıtlı imkânları sebebiyle yer yer 50’li yılların bilimkurguları (efekt ve görsellik açısından) seviyesinde kalan film, teknik kusurlarına karşın türün altın çağına yakışıyor. 

7 Aralık 2018

I Am Legend Uyarlamaları


Bilimkurgu alanındaki eserleriyle ardından gelen birçok yazarı etkileyen Richard Matheson’un 1954’te yayımlanan ve kültleşen romanı I Am Legend, üç kez sinemaya uyarlandı. Roman, insanoğlunun ölümüne yol açan bir salgına neden olan virüse karşı bağışıklık kazanan bir adamın -Dr. Robert Neville- dünyada tek başına kalışının ve salgın sonucu ölüp, mezarlarından birer vampir olarak çıkan insanlarla mücadelesinin hikâyesidir. Salgınla kıyamet sonrasına ulaşan ve o dünyada vampirizme kapı açarak türdeşlerinden ayrılan hikâyesi ve yalnızlık temasıyla klasikleşen eser, bilimkurgu sineması için gerçek bir hazine değerinde.

Bu yazıda 1964’te The Last Man on Earth, 1971’de The Omega Man ve 2007’de I Am Legend adlarıyla beyazperdede tekrar tekrar hayat bulan romanın hepsi de belli ölçüde başarılı olan uyarlamalarını karşılaştıracağız.

Hikâyenin bu kadar sevilmesinde, “dünyada tek başına kalsaydınız ne yapardınız?” ya da “neslimiz tükense dünya nasıl bir yer olurdu?” gibi sorulara cevap niteliğinde olması yatıyor. Peki, kıyamet sonrasının dünyası hangi filmde nasıl görselleştiriliyor? Bu elbette filmlerimizin prodüksiyon kalitesiyle doğru orantılı bir durum. İlk uyarlamamız The Last Man on Earth, düşük bütçe sebebiyle şehrin ıssızlığını gösterme hususunda oldukça ketum davranmak zorunda kalıyor. İkinci uyarlamamız The Omega Man beklentileri karşılıyor. Charlton Heston’un Robert Neville’i boş Los Angeles caddelerinde geziniyor, marketlerden ihtiyaçlarını karşılıyor ve hayat olmadığında koca şehirlerin nasıl sevimsiz bir yere dönüştüğünü görüyoruz. I Am Legend ise efekt teknolojisinin tanıdığı imkanları da sonuna kadar kullanarak diğer iki yapıma oranla çok daha gerçekçi bir boş şehir tasvir ediyor. Filmlerimizin salgından üç yıl sonrasında açıldığını düşünürsek; yolların ot bağlaması, sarmaşıkların evleri sarması ve vahşi hayvanların şehrin yeni sahipleri olması gerekiyor. Bu detayları sadece I Am Legend’da görebiliyoruz. ‘Dünyada tek başına kalsaydınız..?’ın bizi bir de yalnızlık temasına götürdüğünü söyleyelim. Bu konuda karakterin yalnızlığını en iyi The Omega Man’in hissettirebildiğini düşünüyorum. Robert’ın satranç masasına oturttuğu vitrin mankeniyle sürdürdüğü oyun ve sohbetleri, yalnızlık melankolisini vermede başarılı bir sonuç alınmasını sağlıyor. I am Legend’da ise Robert’ın sadık bir köpeğinin olması ve köpeğin kanlı canlı bir karakter olarak çizilmesi genel olarak filme çok şey katmış. Ama yalnızlık bunlardan biri değil.

Üç film de ana karakterimiz Robert Neville’in -The Last Man on Erath’te Robert Morgan olarak değiştirilmiş-, günlük rutiniyle hikâyeye giriliyor. Hikâye kurgusu açısından aynı yolu izliyorlar. Olayın üç yıl sonrasında açıyoruz gözlerimizi ve bir müddet sonra flashback sahneleriyle salgının nasıl başladığını, o süreçte neler yaşandığını izliyoruz. Robert’ın eşini ve kızını kaybedişi, virüse karşı nasıl bağışıklık kazandığı gibi detaylar veriliyor. Üç film de bu iki mevzuda küçük farklılıklar barındırıyor. The Omega Man ve I am Legend, süreleri daha uzun olmasına karşın geçmişte fazla takılıp kalmıyor. The Last Man on Earth’te ise 25 dakikalık bir flashback sahnesi var. Film, bu bölümü salgın sürecini ve Robert’ın eşi ve kızıyla ilişkisini derinleştirmek için kullanıyor. Bu detaylandırma girişimi karakterimizin bugünkü psikolojik durumunu daha iyi anlamamız açısından faydalı olmasına ve filmin dramatik yapısına olumlu bir katkı sağlamasına rağmen, kıyamet sonrasının dünyasından uzun zaman ayrı kaldığımız için olumsuz bir etki de bırakıyor.
Vampir, Zombi Ya da Vampir-Zombi!

Robert’ın aslında yalnız olmadığını anlaması, kadının hikâyeye dâhil olması da hemen hemen aynı noktalarda yer alıyor. Yine detaylarda değişiklikler var. Kadının çocuğunun olup olmaması ya da bir kardeşi olması bunlardan biri. Yönetmenlerimizin hikâyeye yaklaşımları kadının rolünün yanı sıra Robert’la ilişkisi çerçevesinde değerlendirilebilir. The Omega Man’de çiftimiz romantik anlara yelken açarken, I Am Legend’da aralarındaki güven sorunu öne çıkıyor. Ayrıca kadının Robert’la iletişim kurmasının sebebi; bu iki uyarlamada insanlığın kurtuluş umuduna açılırken, The Last Man on Earth’ün finaliyle diğer iki uyarlamadan ivedilikle ayrılması anlamına geliyor.

The Last Man on Earth, vampir mitine ağır bir darbe indiriyor. Bunu da başka bir korku mitinden -zombilerden- beslenerek yapıyor. Öncelikle insanların salgın sonucu birer vampire dönüşmesi, zombi salgınından devşirilmiş. Daha enteresan olanı ise ölülerin yakılmayıp, mezara gömülmesi sonucunda vampir olarak geri dönmesi. Her şeye rağmen en büyük darbe, zeki ve çevik vampirlerin ağır hareket eden beyinsiz ucubelere dönüştürülmesi. Dolayısıyla The Last Man on Earh’ün dönüşüm geçiren insanları için zombi-vampir denilebilir. Bu yeni zombi-vampir tanımı kağıt üzerinde ne kadar ilginç duruyor olsa da, uygulamada o kadar etkili değil. Başlıca sebep ise 60’lı yılların ilk yarısında oluşumuz. Modern korku sinemasının ilk örnekleri görülmesine karşın The Last Man on Earth, korku sinemasından aldığı vampirizmi ve zombiliği klasik anlayışla hikâyesine yediriyor. Bilimkurgu sineması açısından nerede durduğuna daha sonra değineceğiz. The Omega Man’e baktığımızda dönüşüm geçirenlerin kendilerine “aile” dediklerini ve kendi yasalarıyla yaşayıp giden yeni bir toplum kurduklarını görüyoruz. Aile üyeleri, klasik vampir olmadıkları gibi zombi de değiller. Dönüşüm, kıyamet sonrasına yakışan yeni bir tür yaratıyor. I Am Legend’da ise kana susamış canavarlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Son dönemin hızlı hareket eden zombilerinden etkilenildiği söyleyebiliriz. Bu da anlaşılabilir bir durum. Bilimkurgu ve korku sinemasının kat ettiği yol, görsel efekt faktörü ve yeni neslin alışkanlıkları-beklentileri korkutmaktan ziyade rahatsız eden bir zombi-vampir türünün canlanmasına neden olmuş.

Üç film de hikâyesini ait olduğu döneme göre güncelliyor. Peki, filmleri dönemlerine ve türlerine göre değerlendirmemiz gerekirse ne söyleyebiliriz? The Last Man on Earth, 60’lı yılların ilk yarısında bilimkurguya fazla önem verilmeyen bir dönemin ürünüydü. Alt tür bazında da bilimkurgu sineması henüz bir gelenek oluşturmamıştı. Böyle bir ortamda karamsar hikâyesini, yine karamsar bir sonla noktalamayı seçmesi takdir edilmeli. Yeniden yapımlarda bu karamsar finalden kaçınılmasının sebebi seyirciyi memnun edebilmek elbette. Karamsar son, gişe düşünülmeden uyarlamaya dahil edilmiş diyebiliriz. Film, zaten düşük bütçesine rağmen Matheson’un romanın en sadık uyarlaması ve döneminin tür adına iftihar kaynaklarından biri. The Omega Man; bilimkurgu sinemasında yeni denemelerin sıklıkla yapıldığı 70’lerin, gişeye de oynayan bir yeniden yapımıydı. Planet of the Apes’le yıldızını iyice parlatan Charlton Heston seçimi de bunu gösteriyor. Post apokaliptik bilimkurguların 70’ler estetiğini taşıyan kıymetli bir örneği The Omega Man. I Am Legend ise 2000’lerin korku ve bilimkurgu sinemasından aksiyona meyletmeye başlayan zombi filmlerinden etkilenen gösterişli bir bilimkurgu. Döneminin eğilimlerini kulak arkası etmeyen, yeni neslin beklenti ve beğenilerini önemseyen başarılı bir yeniden yapım I Am Legend.

25 Kasım 2018

Bilimkurgu Sineması ve Türsel Karmaşa


Sinema sohbetlerinde beğenilerimiz, ödüllerin dağılımı gibi çok tartışma yaratan hususların yanında süregiden tatsız bir tartışma daha var. Bu tartışma tür tartışması ve ana sebebi de kafaların haddinden fazla karışık olması. Sinemada türlerin belli bir noktadan sonra tamamen iç içe geçmesi seyircileri içinden çıkmakta zorlandıkları durumlarla karşı karşıya bıraktı. Bahsettiğimiz karmaşayı özellikle bilimkurgu filmlerinde sıklıkla görüyoruz. Bunun pek çok sebebi var: Türlere, alt türlere ve temalara hâkim olunamaması, melez türlerin yanlış yorumlanması ve bilimkurgunun kapsayıcı yapısının farkında olunamaması gibi. Geçtiğimiz aylarda 2000’li yılları kapsayan bir bilimkurgu filmi listesi yaptığımda olumlu-olumsuz birçok tepki aldım. Olumsuz eleştiride bulunan arkadaşların eleştirdikleri nokta zevkler ve renkler ve kişisel seçimlerden ziyade listedeki filmlerin bazılarının bilimkurgu olmadığıydı. Bunu söyleyen arkadaşların argümanları tatmin edici olmadığı için fazla ciddiye alamadım. Örneğin yorumların biri ana ekseni bilimkurgu olmayan filmlerin bilimkurgu filmi listesinde olmaması gerektiği üzerineydi. Bu yorumun müsebbibi olan filmler ise Her ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dı şüphesiz. Aşkı odak noktasına alan, romantik bilimkurgu formülüyle yola çıkan bu iki filmi, ana ekseni bilimkurgu olmadığı için bilimkurgu olarak görmemek çok mantıksız. İki film de mevcut bilimkurgu tanımlarının dışına çıkmıyor ve hikâyelerini aşk merkezli kurmaları da onları bilimkurgu filmi olarak değerlendirmemeyi gerektirmez. Bir Star Wars filmini tartışabilirsiniz ama diğerlerini asla… Gravity’nin de bilimkurgu olmadığı vizyona girdiği zamanlarda sıkça dile getirildi. Haklılık payı olmakla birlikte Gravity’nin mevcut bilimkurgu tanımlarını esneten bir bilimkurgu filmi olduğu kanısındayım. Kurgulanan olayların günümüz gerçekliğinde vuku bulabileceği söyleniyor ama acaba aramızda buna gerçekten inanlar var mı? Dr. Ryan Stone’un dünyaya dönebilmek için yaptığı son girişimi ve sonuçlarını bir kez daha düşünelim ve öyle karar verelim derim. 

The Man from Earth 

Bilimkurgu olup olmadığı sosyal medyada uzun uzadıya tartışılan filmlerin başında The Man from Earth geliyor. 14 bin yıldır yaşadığını ve dünyaya bir cro mangon yani bir mağara adamı olarak geldiğini, yaşlanmadığını ve ölemediğini iddia eden bir adamın hikâyesinin anlatıldığı film, esasında saf bir bilimkurgudur. Tartışma konusu yapılması da abestir. Çünkü filmi bilimkurgu dışında başka bir türe dâhil etmek pek de mümkün değil. Çünkü film evrim teorisine sırtını yaslıyor. Evrim, bilimkurgu sinemasının ana temalarından biridir. Dolayısıyla bir mağara adamından, modern bir insana evrilen John Oldman’ın hikâyesinin de bilimkurgu olması kaçınılmazdır. Ama filmde bundan daha fazlası var. John Oldman’ı 14 bin yıldır hayatta tutan faktörü fantastik bir oluş veya tanrının bir mucizesi olarak değerlendiremeyiz. Bu olağanüstü durum ancak bilimle açıklanabilir. John Oldman’ın yaşlanmamasının ve ölmemesinin de bilimkurgu sinemasının alanına girdiğini söylememe gerek yok sanırım. Şimdi The Man from Earth’ün bilimkurgu olmadığını iddia edenlerin argümanlarına bir bakalım. Yani bu tartışmanın nereden çıktığına… Filmin tek mekânda geçmesi, tamamen diyaloglardan oluşması ve bilimkurgu algısı oluşturacak hiçbir görsel öğeye yer verilmemesi bunlardan bazıları. Hikâyenin tamamen geçmişe yönelik olmasını da ekleyebiliriz. Ancak atlanan nokta John Oldman’ın hikâyesi içinde bulunduğu koşulları göz önünde tutarsak geçmişe ve bugüne geleceği de ekleyecek. Filmin diyaloglardan oluşması ve bir tek mekân filmi olması, ana karakterimizin anlattıklarını bizim hayal gücümüzle zihnimizde canlandırmamızı zorunlu kılıyor. Ancak şu bir gerçek ki, bir filmin bilimkurgu olup olmadığına bazen bakarak karar verilemez. Önemli olan ortaya atılan fikirler, düşünceler ve teorilerdir. Tamam, John Oldman bir hikâye anlatıyor, biz de dinliyoruz ama film bu hikâyeyi kendi dünyasının sınırları içinde gerçek kabul ediyor. Seyirci bu gerçekliği kabul edip, filmin hala bir bilimkurgu olmadığını iddia ediyorsa yaman bir çelişkiye düşmüş demektir. 

Toparlarsak, The Man from Earth’ün bilimkurgu olmadığını iddia edenlerin elinde bilimkurgu olduğunu çürütebilecek herhangi bir argüman yoktur diyebiliriz. 

Melancholia 

Seyircide bilimkurgu algısı oluşturmakta zorlanan filmlerden bir diğeri de Lars von Trier’in Melancholia’sıdır. Bu algının oluşmamasının başlıca iki sebebi var. Birincisi filmin aldığı kıyamet filmi etiketi, ikincisi ise Trier’in kıyametin kendisinden ziyade ana karakterlerimiz üzerindeki etkisiyle ilgilenmesi. Trier’ın amacı dünyaya farklı pencereden bakan iki kız kardeşin, kıyamet yaklaşırken geçirdikleri ruhsal değişimlerinin görsel karşılığını bulabilmek ve iç dünyalarını yansıtabilmek olduğu için film son düzlüğe girene kadar bir drama izliyoruz. Ancak kaçınılmaz son gerçekleştiğinde filmin aslında ne olduğu, nasıl okunması gerektiği net bir biçimde ortaya çıkıyor. Eğer bir film, insanlığın veya dünyanın sonunun nasıl olacağına dair bir ortaya bir senaryo atıyor veya bir öngörüde bulunuyorsa o filmi bilimkurgu olmama gibi bir ihtimali yoktur. 

Star Wars 

Star Wars filmleri bilimkurgu\fantezinin en iyi örneklerinden biridir. Öncelikle ve ağırlıklı olarak bir fantastik sinema ürünü olmakla birlikte bilimkurgu sinemasına mal olmuştur. Türü etkilemiş ve gidişatını değiştirmiştir. Star Wars’un bilimkurgu yanını görmemek veya kabul etmemek demek bilimkurgu sinemasının baştan yazmayı zorunlu kılar ve Star Trek’i hatta Avatar’ı da yeniden tanımlamayı gerektirir. Var olan gerçekliğin dışına çıkıp, yeni bir evren tasarlamasıyla Star Wars bir fantezi ürünüdür. Ancak o evreni yaratırken bilimkurgusal bir taban kullanır. Bilimin ve insanlığın bugün ulaşmayı hedeflediği ışın silahları, gelişmiş yapay zekâ vb. bilimsel çalışmayı Star Wars’ta 1977’den bu yana görmekteyiz. Şöyle bir yaygın inanış var: “Star Wars, uzayı mesken tuttuğu için bilimkurgu filmi olduğu sanılıyor.” Hayır, bu doğru değil. Bunu biraz daha açıp, Galaktik Federasyon anlayışının onu bilimkurguya yaklaştırdığını söylemeliyiz. Bilimkurgu yazarlarından Philip K. Dick, bilimkurguyu fanteziden ayırmanın imkânsız olduğunu belirtiyor ve şöyle bir çıkarım yapıyor: “Olası olan veya olanaksız olan nesnel bir şekilde bilinemez, dolayısıyla da okuyucu veya seyircinin öznel inanışı belirleyici unsurdur.” Ben de diyorum ki, Star Wars bir fantastik sinema ürünüdür veya bir bilimkurgu filmidir diye diretirsek bu tartışma ilelebet sürer. Onun yerine her ikisinin kusursuz bir birleşimi olduğunu kabul etmek en mantıklı yaklaşım olacaktır.

30 Mayıs 2015

Anket: En iyi bilimkurgu filmi serisini seçiyoruz


Bilimkurgu sineması, içinde bulunduğumuz 2015 yılında türün klasik serilerinin yeni bölümleriyle oldukça nostaljik geçecek. George Miller'ın 30 yıl sonra Mad Max: Fury Road ile sıkı bir dönüş yapması, önümüzdeki ay önce Jurassic World, sonra Termınator: Genisys ve yıl sonunda yeni üçlemenin ilk halkası Star Wars: The Force Awakens'ı izleyecek olmamız sebebiyle türün en iyi serilerini belirlemenin uygun olacağını düşündüm. Elbette kendi listemi de paylaşabilirdim ama anket ile belirlemek daha heyecan verici ve eğlenceli.

Önemli noktalar...

Bir seriden bahsediyorsak en az üç filmden oluşması gerekiyor. Dolayısıyla iki filmde kalan örnekleri ankete dahil etmedim. Star Wars ve Star Trek gibi zaman içinde yeni nesil ile yoluna devam eden serileri bütün filmleriyle değerlendirerek karar vermeniz daha sağlıklı bir sonuç verecektir. 

Universal Soldier, Starship Troopers, RoboCop gibi ilk filmiyle markalaşıp, b tipi filmlerle devam eden serileri de herhangi bir iddiaları olmadığından ankete dahil etmedim.

Birden fazla film seçebileceğiniz anket 13 Haziran'da sonuçlanacak ve ilk 5 film sıralanacak.

Sonuçlar için tıklayınız

6 Mayıs 2014

Bilimkurgu sinemasında “Altın Çağ”ın klasik serileri canlanıyor

 
1968 yılında ikinci doğumunu gerçekleştiren bilimkurgu sineması, bu tarihten itibaren kafalarda oluşan “serüven filmleri üreten tür” imajını yıkmayı başarmış ve yeni ufuklara yelken açmasını bilmiştir. 70’li yıllara Planet of the Apes’in her yıl bir adet çekilen devam filmleriyle girildi. Hepsi de başarılı olunca bilimkurgu sinemasında klasikleşecek serilerin ilki doğmuş, diğerleri için de uygun zemin hazırlanmış oldu. Elbette 68 sonrası dönem için altın çağ tanımlamasını yapmamızın asıl sebebi bu değil. Türün kendini sürekli yenilemesi, yeni alt türler açması, yeni temalar ve başka türlerle melezleşerek evrimini sürdürmesi, insanoğlunun kendisini, geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulaması, geçmişine ve bugününe bakarak ürettiği distopyalarla eleştirel yönünü hep açık tutması, felsefesini ortaya koyması ve bunları yaparken her dönemin ruhuna uygun klasikler üretebilmesi diyebiliriz.

Türün gidişatına baktığımızda “Altın Çağ”dan kopulamadığını net bir biçimde görüyoruz. Bunun başlıca sebebi ise yenilerinin üretilememesi veyahut üretilenlerin de “altın çağ” klasikleri gibi zengin ve genişletilebilir bir dünya sunamaması ve mitolojilerinin cılız kalması denilebilir. Bunu başaran örnekler çıkıyor kuşkusuz. “Altın Çağ”ın son ürünü The Matrix iki devam filmiyle, çizgi roman menşeli X-Men serisi (ve 3 devam filmiyle dönecek olan Avatar da dahil edilebilir), bu dönemin en başarılı yeni bilimkurgu serileri olduğunu söyleyebilirz.

Planet of the Apes’e yeni seri…

Bilimkurgu serilerinin önünü açan Planet of the Apes başarısız bir remake’in ardından 2011’de Rise of the Planet of the Apes ile taze bir başlangıç yaptı. Bu serinin zamansal olarak ileriye gitmesi çok da olumlu sonuç vermeyeceğinden, ilk serinin (devam filmlerinin) anlatmakta yetersiz kaldığı, maymunların nasıl oldu da dünyada hüküm sürmeye başladığını ve evrimini ancak bir prequel netleştirebilirdi. Rise of the Planet of the Apes de sağlam bir temel inşa ederek başarıya ulaştı ve yeni bir serinin doğmasını sağladı. Dawn of the Planet of the Apes de bu yaz seyirci karşısına çıkacak Açıkçası yeni bir Maymunlar Cehennemi serisi gerekliydi. İlk serideki devam filmleri başarılı olsa da sonuçta ilkinin derinliğini yakalayamamıştı. Bu açıdan post apokaliptik bilimkurguların en yaratıcı olanlarından birinin yolculuğuna devam etmesi fazlasıyla memnun edici.

Star Wars küllerinden doğacak!

George Lucas’ın 1977’de yarattığı Star Wars, bilimkurgu sinemasının en önemli serisi… İlk üçleme öyle sevildi, öyle benimsendi ki Lucas, 1999’da yeni bir üçlemeyle geri döndü. Yan ürünleriyle inanılmaz bir pazarı olan Star Wars, uzun zamandır konuşulan yeni bir üçlemenin kapısını aralıyor. J.J. Abrams’ın yönetmen koltuğuna oturduğu 7. filmde Harrison Ford, Mark Hamill ve Carrie Fisher’ı unutulmaz karakterleriyle tekrar izleyeceğiz. Bunun anlamı da yeni üçlemenin zamansal olarak ileri gideceği ve ilk üçlemeyle organik bir bağ kuracağı. Başta Disney’in finanse edeceğinin öğrenilmesiyle hayal kırıklığı yaratan ancak Abrams’ın dümenin başına geçmesi ve eski ekibin kilit oyuncularının yeni seriye adapte edilecek olmasıyla hem aksiyon anlamında hem de ruh katma babında başarılı bir iş ortaya koyulacağı görüşü ağırlık kazandı.

Star Trek sil baştan!

Bilimkurgu sinemasının uzay operası alt türünün Star Wars'la birlikte en uzun soluklu ve en popüler serisi Star Trek, 70'li yılların sonunda sinemaya transfer olarak arkası kesilmeyecek bir seriye dönüşmüştü. 1994’te yeni nesil adıyla bir seri daha çekildi ancak görselliği, efektleri, kadrosu kısacası baştan ayağa kusurlu bir seriydi bu. Bilimkurgu ve aksiyon sinemasının bugün en yetenekli isimlerinden biri olarak kabul ettiğimiz J.J. Abrams’ın 2009’da hikayeyi ilk kez en baştan anlatmayı denemesi ve önceki filmlere eskik olan aksiyonu zerk etmesiyle başarılı oldu. Star Trek’in birbirinden bağımsız hikayelerden oluşması onu türün en uzun serisine dönüştürdü. Beyazperde de 12 kez canlanan seri birkaç yıl içerisinde 13. filmiyle karşımızda olacak.

Alien evrenine can suyu

70’lerin sonunda başlayıp 1997‘de 4. filmiyle sonlanan Alien, 2000’lerde Predator’le karşı karşıya getirildi ama o proje tutmadı. Tıkanan devam filmlerini açmada hayli başarılı sonuçlar veren ön bölümler (prequel) Alien serisi için de can suyu anlamına geliyordu. Prometheus bu anlamda Alien’ın doğuşunu kafalarda soru işareti bırakmadan, Alien filmleriyle uzak düşmeden çeşitli referansları ve ilaveten felsefesiyle yeni neslin Alien filmi açlığını dindirebilecek kalitede bir filmdi. Şimdilerde Prometheus’un ikinci filmi için hazırlıklar başladı. Planet of the Apes, Star Trek gibi Alien da köklerine dönerek yeniden yapım ve devam filmi çağının en “ak” işleri oldular.

Mad Max tam bir muamma

George Miller’ın 1979’da yarattığı ve ilk filmin başarısının ardından üçlemeye dönüşen Mad Max, post apokaliptik bilimkurguların en başarılı örneklerinden biri. Hatta bu alt türün örnek alınan başlıca serisi olduğunu söyleyebiliriz. Mel Gibson’ın varlığından da güç alan Mad Max, yoluna Gibson olmadan devam ediyor. Fury Road ve ardından çekilecek beşinci filmin kamera arkasında George Miller’ı göreceğiz ancak çok da heyecan yaratan bir haber değil bu. Mel Gibson’ın olmaması önemli bir etken fakat aslı sebep projenin zorlama kokması ve Mad Max dünyasının genişletilmeye pek uygun olmaması diye düşünüyorum.

Terminator şahlanabilir!

Zaman yolculuğu temasını makine-insan savaşı içerisinde eriten Terminator’de beklenen kıyameti yaşıyoruz artık. İlk üç filmin kaçmalı-kovalamacalı anlatısı, dördüncü filmle birlikte değişmiş, Arnold’un yokluğu doldurulmaya çalışılmış ve Cameron’un mavimtrak geleceği de değiştirilmişti ne yazık ki.. Yine de fena sonuç vermeyen dördüncü film Arni’nin dönüşüyle çöpe atılmış görünüyor. John Connor tekrar değişti. İkinci filmden sonra bir daha göremediğimiz Sarah Connor da yerini alacak Terminator: Genesis’te. Dördüncü filmde pas geçilen zaman yolculuğuna beşinci filmde yeniden başvurulacak. Gelen haberlere göre önceki filmlerle sıkı bir bağ kurulacak. Thor: The Dark World’de başarılı bir iş ortaya koyan Alan Taylor asıl sınavını bu filmle verecek.

Sonuç: Altın dönemin en başarılı bilimkurgu serileri türün yeni “Altın Çağ”ında önemli bir rol üstlenecek gibi görünüyor.

24 Ocak 2014

2013'ün bilimkurgu filmleri ve sıralamaları


Bilimkurgu sineması açısından parlak olmamakla birlikte verimli bir yıl geçirdiğimizi düşünüyorum. Tür, bu yıl tek başyapıt çıkarabildi. O da Alfonso Cuaron'un Gravity'siydi. Açıkçası hemen hemen hepsine burun kıvrılan 2013 bilimkurgularının çoğunu beğendim ve bir çoğunu da yıl içerisinde değerlendirdim. Man of Steel'in listede olması da kimseyi şaşırtmasın. Fantezi-bilimkurgu alanından listeye dahil olması kaçınılmazdı. Zira The Purge da bilimkurgu-korku sineması örneğidir. Not: Oblivion, Star Trek: Into Darkness ve The Host eleştirilerim Filmloverss'ta yer aldığından linklerini oradan ekledim.

Puanlarına göre filmler ve sıralaması

1- Gravity
Filmin eleştirisi

2- Man of Steel
Filmin eleştirisi

3- Star Trek: Into Darkness
Filmin eleştirisi

4- About Time

5- Oblivion
Filmin eleştirisi

6- Elysium
Filmin Eleştirisi

7- The Host
Filmin Eleştirisi

8- The Hunger Games: Catching Fire

9- The Purge
Filmin Eleştirisi

10- Pasific Rim
Filmin Eleştirisi

11- After Earth
Filmin Eleştirisi

12- Ender's Game

13- Riddick


21 Eylül 2013

Bilimkurgu Edebiyatından Sinemaya: En İyi 10 Uyarlama


Bugün bilimkurgu sinemasında köşe taşı olarak adlandırabileceğimiz filmlerin tabanında; Jules Verne, H.G Wells, Arthur C. Clarke ve Phillip K. Dick gibi büyük yazarların ve dolayısıyla da bilimkurgu edebiyatının yattığını söyleyebiliriz. 19. yüzyılda emeklemeye başlayan bilimkurgu edebiyatı, sinemanın sahne almasıyla 20. yüzyılın başında ilk buluşmasını gerçekleştirdi. Georges Melies’in Jules Verne’in ‘Dünya’dan Aya’ ve H.G. Wells’in ‘Ay’daki ilk İnsanlar’ adlı romanlarından yaptığı uyarlama ‘Aya Seyahat’, bilimkurgu sineması için bir milattır. Kısa sürede bilimkurgu edebiyatı, bilimkurgu sinemasını besleyen başlıca kaynak konumuna gelirken, hayal gücü ve fantazyaların görselleşmesi de bilimkurgusal hikaye, öykü ve romanlara duyulan ilgiyi artırmıştır. Edebiyat sinemayı, sinema da edebiyatı beslemiştir diyebiliriz. 1902’de Aya Seyahat’le başlayan ve bugün Cloud Atlas gibi filmlere uzanan bir yolculuk bu. Şimdi gelin bilimkurgu edebiyatı-sinema birlikteliğinin en iyi örneklerine bakalım.

Not: Bu dosyayı Klaket Aktüel Dergisi için hazırlamıştım

10 - Minority Report


Phillip K. Dick’in 1956’da yayımlanan öyküsü Minority Report aynı adla Steven Spielberg’in yönetmenliğinde sinemaya aktarıldı. Hikaye, 2054’de suçluların suçu işlemeden tespit edilip cezalandırıldığı yakın bir gelecekte vuku bulmaktadır.  Birimin başındaki isim John Anderton bir sonraki suçlunun kendisi olduğunu öğrendiğinde kaçacak ve olayı aydınlatmaya çalışacaktır.  Spielberg, önce refah içinde yaşayan bir toplum resmi çizerken, ana karakterimizin Richard Kimblevari bir kaçağa dönüşmesiyle kamerasını şehrin kokuşmuş kısımlarında gezdiriyor. İnsanın kendi kaderini belirleyip belirleyemeyeceği sorunsalını bir future-noir hikayesinde irdeleyen, mavimtrak atmosferiyle Blade Runner, Dark City gibi klasiklerin izinden giden Minority Report, uyarlandığı hikayenin üzerine koyan bir film.

9-  Frankenstein


Bilimkurgu edebiyatının öncü örneklerinden olan Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ilk bakışta bir korku ürünü olarak algılansa da özü itibariyle bilimkurgudur.  50’li ve 60’lı yıllarda sıkça karşımıza çıkan çılgın bilim adamının kaosa sebep olduğu hikayeler varlığını Frankenstein’a borçlu. 1931 tarihli ilk uyarlama bugüne dek yapılmış sayısız Frankenstein filmi arasında halen erişilmez bir noktadır. Romandaki Tanrıya baş kaldırma, kendini ona eş değer görme vb. alt metinler Frankenstein’ın daima bir canavar filmi yaklaşımıyla ele alınması nedeniyle layıkıyla yansıtılamamıştır. James Whale’in bu ilk filmi gotik mimariyi görselleştirme, korku ve bilimkurgusal öğeleri minimal ama etkili kullanma ve Boris Karloff’un unutulmaz Frankenstin’in canavarı yorumu gibi artılarıyla hep iyi anımsanacak.

8- Total Recall


Yine bir Phillip K. Dick uyarlaması. Filme kaynaklık eden kısa hikaye ‘We can remember ıt for you wholesale’  Paul Verhoven’ın ellerinde vücut buluyor. Mars’a dair rüyalar gören Douglas Quaid, insanları Mars’a sanal tatile yollayan Rekall adlı şirkete başvurur ve bu yolculuk gerçek kimliğinin ortaya çıkmasına neden olur. Total Recall, 80’lerde bir kimlik kazanmaya başlayan bilimkurgu aksiyonların 90’lı yıllardaki ilk temsili olurken janrın 90’lı yıllarda sıkça kullanacağı ‘Sanal gerçeklik’ konusun değiniyor ve Verhoven’ın türe bakışı doğrultusunda gücünü görsel efektlerinden, atmosferinden, başarılı makyaj çalışmasından ve Arnold Schwarzenegger’in o dönemki popülaritesinden alıyor.

7- The Thing


John W. Campbell’ın ‘Who Goes There?’ adlı hikayesinin bu ikinci uyarlaması, korkunun efendisi John Carpenter’ın altın dönemine yani 80’li yıllara denk düşüyor. Şekil değiştirebilen, uzaylı bir yaratığın Antarika’da bir bilimsel araştırma istasyonuna musallat olmasıyla gelişen hikaye, temel aldığı romana sadık kalmaktansa onu dönemine daha uygun ve seyirci için de daha cazip hale getiriyor. Öncülü Alien’la aynı formülü kullanan, ani korkutma hilelerinden ziyade gücünü yarattığı klostrofobi ve paranoyadan alan bir bilimkurgu\korku filmi The Thing. Karlarla kaplı, uçsuz bucaksız ve tekinsiz atmosferi, yaratıcı görsel efektleri ve en önemlisi Carpenter dokunuşuyla bir klasiğe dönüşüyor.

6- Solaris


Stanıslaw Lem’in klasiği Solaris, Andrey Tarkovski’nin yönetmenliğinde 60’lı yılların sonunda janrın geçirdiği değişimin ilk yansımalarından biri olarak çıktı karşımıza. Tarkovski, romanı kendi sinemasına uyum sağlayacak şekilde yoğurdu. Solaris gezegenindeki uzay üssünde Dr. Calvin’in iç dünyasına bakmayı deneyen Tarkovski, bu ana karakterden yola çıkarak İnsanlığın varoluşu, gezendeki yeri gibi felsefik sorgulamalara girişip canlı bir organizma olduğu varsayılan Solaris gezeni ve bu gezegenin uzay üssünde yaşattığı metafiziksel oluşlarla bir bilim insanının içine düştüğü çelişkiye odaklanıyor. Sonuç olarak Solaris 70’ler bilim kurgusunun nadide örneklerinden biri olup çıkıyor.

5- Dr. Strangelove or: How I Learned to stop Worrying and Love the Bomb?


Stanley Kubrick’in Peter George’un Red Alert romanını alıp ona yeni bir hüviyet kazandırma çabası, bir klasiğin doğuşu anlamına geliyor. Soğuk savaş paranoyasının 50 ve 60’lar bilim kurgusunu esir aldığı dönemin göbeğinde aklını kaçıran bir subayın, kıyameti getirebilecek nitelikte bir bombayı ateşlemesi sonrasında yaşananları bir güldürü havasında işlemek tam da Kubrick’ten beklenebilecek zekice bir hamleydi. Film, insanoğlu kaderini teknolojinin ellerine bıraksa da insan faktörünü devre dışı bırakamaz söylemiyle kötücül bir sona ulaşıyor. Üç farklı karaktere can veren Peter Seller’ın kompozisyonu ise bu kara mizah başyapıtının en leziz ayağını oluşturuyor.

4- Planet of the Apes


Çok uzak bir gelecekte, maymunların hüküm sürdüğü bir dünya tablosu çizen Pierre Boulle fantezisi ‘Le Planete des singes’, 1968’de Franklin J. Schaffner yönetmenliğinde yolu sinemayla kesişen romanlar kervanına katılıyor ve gişe başarısıyla türün makus talihini değiştiren, yeni uyarlamaların önünü açan filmlerin başını çekiyor. Schaffner’ın filmi evrim teorisini ters-yüz edip kendi gerçekliğini yaratmasını bilmiştir. Bizdeki adıyla Maymunlar Cehennemi; hikayenin düşünsel alt yapısını yansıtabilmesi, sinematografisi, dönemi için başarılı makyaj çalışması ve etkisinden bir şey kaybetmeyen sürpriz finaliyle bir post-apokaliptik bilimkurgu başyapıtı.

3- A Clocwork Orange


İnliltere’de yasaklanan Anthony Burgess romanı A Clockwork Orange, Stanley Kubrick için biçilmiş bir kaftandı. Film, çetesiyle insanlara şiddet uygulayan Alex’in, bunun sonucunda hapse atılması, yeni geliştirilen ve deneme aşamasında olan bir tedavi yöntemi için gönüllü olup iyileşmesi, toplum arasına karışması ve artık şiddet uygulayan değil, şiddete maruz kalan bir bireye dönüşümünü anlatır. Kısaca insanın karanlık tarafına bakan, iyi-kötü algısına ve bireysel şiddetin önüne geçmenin çözümsüzlüğüne kadar pek çok noktaya değinen, sözünü sakınmayan cesur bir film A Clockwork Orange. Burgess’ın bol katmanlı hikayesine Kubrick yorumu ve onun eşsiz sinema dili de eklenince ortaya sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri çıkıyor. Hikayenin yakın gelecekte geçiyor oluşu ve Kubrick’in görsel tercihleri filme tam bir bilimkurgu gözüyle bakılamamasına sebep olduğunu da ekleyelim.

2- Blade Runner


Phillip K. Dick’ten yapılmış en başarılı uyarlama Blade Runner, uyarlanan roman ise ‘Do Androids Dreams of Electric Sheep’dir. 2019’un Los Angeles’ında kolonilerinden kaçan 6 android ve bu androidleri yakalama göreviyle peşlerine düşen eski polis Deckard’ın hikayesi, türe hakim bir isim olan Ridley Scott’ın yönetmenliğinde; makine-insan, yaratıcıyla buluşma ve varoluş gibi temalar etrafında  gidip gelen  bir Future Noir’e dönüşüyor. Geleceğin dünyasında geçen bir dedektiflik öyküsünde hayatın anlamı üzerine kelam eden, bunu da kusursuz bir görsellikle bütünleyen Blade Runner 80’lerde gün yüzüne çıkan ve Siberpunk denilen bir alt türün ilk ve en önemli temsilcilerindendir. Peşi sıra çekilecek bilimkurguların çoğunu derinden etkilemeyi başarmış distopik bir başyapıt.

1-  2001: A Space Odyssey


Stanley Kubrick, Arthur C. Clarke’ın ‘The Sentinel’ adlı kısa hikayesindeki ışığı görmüş ve yazarla kafa kafaya verip destansı bir bilimkurgu şaheseri yaratmıştır. İnsanın doğuşundan uzay çağına ve sonsuzluğun ötesine uzanan filmde Kubrick, üç parçalı bir anlatı yeğliyor. Maymundan mekanikleşen insana oradan da yeni bir insan formuna evrilen türümüz ve tasavvur edemediğimiz bir bilgelik masaya yatırılıyor. Kubrick’in zamanını aşan filmi, janrı ayağa kaldırmakla kalmıyor düşünsel bilim kurgu çağını da müjdeliyor. 2001: A Space Odyssey; sırrına vakıf olamadığımız, görsel, işitsel, metafiziksel bir deneyim yaşatıyor ve Kubrick’in mükemmelliğe erişen yönetmenliğiyle devleşip bilim kurgu sinemasının zirvesine oturuyor.

28 Ocak 2013

Anket: 2000'li yılların en iyi 15 bilimkurgu filmi


2000'li yılların en iyi 15 bilimkurgu filmini seçtiğimiz anket sonuçlandı. Öngördüğümüz gibi Inception, birinciliği kimseye kaptırmazken, geçtiğimiz yılın ses getiren üç bilimkurgusu; Prometheus, Looper ve Cloud Atlas, listelerinizde olmasına karşın en iyi 15 film arasına giremedi. Kendi adıma en büyük sürprizin Star Wars efsanesinin son halkası Revenge of the Sith'in yeterli oyu alamaması diyebilirim. Filmlerin listedeki konumlarıyla ilgili kısa kısa değerlendirmelerimi paylaşıyor ve katılan arkadaşlara teşekkür ediyorum.

1- Inception: Christopher Nolan, The Matrix'in bilimkurgu\aksiyon anlayışını -aksiyon safhasının sanal ortamda vuku bulması- Inception'da bilinçaltına uygulayarak benzer bir etki bıraktı. Her ne kadar, vizyona girdiğinde 'Matrix çakması' diyenler olsa da son 10 yıllık dönemin yaratıcı-özgün bilimkurgu alanının demirbaşı olduğu gerçeği yadsınamaz. Sonuç olarak Inception'ın birinciliği hak ettiğini söyleyebiliriz. Açık ara kazandığını da belirtelim.

2- Eternal Sunshine of the Spotles Mind: "Eternal Sunshine..."ın elde ettiği ikincilik aslında büyük sürpriz. Neden derseniz, filmin bilimkurgusal yanının zayıflığı (bilimkurgu olarak değerlendirmeyenler de hiç az değil) derim. Ancak şöyle bir gerçek var ki, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 2000'li yılların en iyi filmlerinden ve bu beğeni de onu ikinciliğe taşıdı.

3- The Fountain: Darren Aronofsky'nin bilimkurgu sinemasında daha ne kadar ileri gidilebilir sorusunun peşinde gidip, görsel anlamda büyüleyici; geçmiş, bugün ve gelecekte geçen aşk öyküsüyle etkileyici; yönetmenliği ve kurgusuyla baş döndürücü filmi The Fountain, kısa zamanda kültleşti. Ben ve benim gibi fanlar, The Fountain'i üçüncülüğe taşıdı. Kısaca gönüllerin şampiyonu diyebiliriz.

4- Donnie Darko: Bilimkurgu sinemasının en popüler kavramlarından Zaman yolculuğunu, hiç de alışık olmadığımız bir kıyamet filmi anlatısıyla birleştiren Donnie Darko mütevazi bir başyapıt. The Fountain ile giriştiği üçüncülük yarışını kaybetti ancak anketimizde en fazla tam puan alan film oldu.

5- Artificial Intelligence: Kubrick'in mirası Steven Spielberg'in ellerinde muzzam bir bilimkurgu şaheserine dönüşmüştü. Ancak ankette bu kadar üst sıralara konumlanabileceğini tahmin edememiştim.

6- District 9: İstilacı uzaylı algısını mülteci ve tutsak uzaylıyla değiştiren ve bunu da sahte belgeselci bir üslupla farklı bir şekilde ambalajlayan District 9, son dönemin en yaratıcı bilimkurgularından biriydi. Anketteki sırasını hak ettiğini söyleyebiliriz.

7- Children of Men: Kısırlık sebebiyle insan soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir yakın gelecek portresi. Gerçekçi bir betimleme, çarpıcı bir anlatım ve umut dolu bir final... Children of Men'i ilk 15 içinde görmek güzel

8- Mr. Nobody: Yaptığımız seçimler ve olası sonuçları üzerine karmaşık ve fazla uzun tutulmuş bir bilimkurgu Mr. Nobody. Ancak finalde hikayelerin ustaca bağlanmasıyla karmaşa yerini basit bir gerçeğe bırakıyor. Bu gerçek de aslında filmin bilimkurgusal yanını zedeliyor. Netice itibariyle Mr. Nobody, son dönemin keşfe açık başarılı bilimkurgularından.

9- Melancholia: Trier'en 'arthouse' kıyameti Melancholia, görünen o ki, listedeki yerini düşündüğümüzde bilimkurgu algısı yaratmayı başarmış.

10- Avatar: Son dönemin major bilimkurgusu Avatar'ın bu kadar gerilerde kalması şaşırtıcı. Anlaşılan filmin popülaritesi ters tepki yaptı.

Son 5 film de şu şekilde sıralanmakta

11- Minorty Report:
12- Matrix Reloaded
13- The Man From Earth
14- Wall-e
15- The Buterfly Effect