Savaş filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Savaş filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2025

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #77 Jarhead

Çoğunlukla ilk filmi American Beauty ile tanınan Sam Mendes, hangi türe el atsa olayın dramatik boyutunu öne çıkaran yetkin bir sinemacı. Mendes'in tür denemesine giriştiği üçüncü uzun metraj çalışması Jarhead, Anthony Swofford adlı bir askerin anılarından oluşturduğu romanından uyarlanan bir savaş filmi. Petrol kuyularını korumak amacıyla Suudi Arabistan çöllerine gönderilen bir grup askerin (özellikle keskin nişancı Swoff'un) yaşadığı psikolojik çöküşün işlendiği filmde Sam Mendes beklentileri boşa çıkarmıyor.

2000'li yıllarda Hollywood, 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrasında Orta Doğu'ya yöneldi. Her ne kadar Jarhead, Körfez Savaşı'nı konu edinse de çekildiği dönemin konjonktürünün etkisi çok bariz. Sam Mendes'in bir savaş filmi klasiği yaratma düşüncesiyle yola çıktığını düşünmüyorum. Ancak seçtiği hikayenin buna müsait olmadığı çok açık. Mendes, ortaya karakter merkezli, durağan ve savaşı yüceltmeyen bir film çıkarırken, Jarhead'in atası olarak Stanley Kubrick'in başyapıtlarından Full Metal Jacket'ı belirlemiş. Filmin 15 dakikalık ilk bölümü acemi askerlerin eğitim aşamalarını görselleştiriyor. Daha ilk sekansta karşılaştığımız; küfürler yağdıran, sert komutan tiplemesi bunun en açık göstergesi. Benzerlikler bununla sınırlı değil; iki filmde de eğitim kısmının ardından operasyon safhasına geçiliyor ve öldürme eylemi sorgulanıyor.

Eğitim sürecinde gerek izletilen savaş filmleriyle gerekse de verilen ağır eğitimle savaşa hazırlanan askerler; gün gelip savaş ortamına sevk edildiklerinde, çölde uzun bir bekleyişle karşılaşınca psikolojik dengeleri bozuluyor. Deyim yerindeyse savaşmak için can atıyorlar ama beklenen savaş onlara uğramıyor. Mendes, filmini Swoff adlı bir askerin bakış açısından anlatıyor. Sık sık ana karakterimizin iç sesini duyuyoruz. Orada yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan sıradan bir Amerikan genci ekseninde savaşın birey üzerinde bıraktığı tahribatın altı çiziliyor. Bir savaş sahnesinin olmaması filmi karakter draması hüviyetine taşıyor ve tür içerisinde farklı bir konuma yerleştiriyor. Çölde geçen bölümlerde üst düzey bir görsellik yakalanırken son yarım saatte petrol kuyularının yanmasıyla eşsiz kareler yansıyor perdeye. Görüntü ve sanat yönetimi, oyunculukları ve savaşmaya-öldürmeye koşullanan bireylerin psikolojisini kusursuz bir biçimde perdeye taşıyan bir savaş draması denilebilir Jarhead için.

7 Temmuz 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #27 Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok


Eric Maria Remarque'ın "Im Western Nichts Neues" adlı romanından "All Quiet on the Western Front" adıyla 1930 yılınında sinemaya uyarlanan, yönetmenliğini pek de tanımadığımız Lewis Milestone'un yaptığı bu savaş karşıtı başyapıt, aradan geçen onca zamana karşın etkisinden hiçbir şey kaybetmemiş, yeni kuşaklarca keşfedilmeyi bekleyen bir klasik...

Bir grup Alman gencinin 1. Dünya Savaşı'nın öncesinde okullarındaki milliyetçi bir öğretmenin onları kışkırtması, gözlerini boyaması ve vatanseverlik duygularını istismar etmesi sonucunda neyle karşı karşıya kalacaklarını bilmeden okulu bırakıp orduya yazılmalarının ve savaşmak için gönderildikleri cephede yaşadıklarının öyküsüdür anlatılan.

Gençlerin savaşın ne anlama geldiğini fark etmeleri çok sürmeyecektir; açlık, sefalet, korku, arkadaşlarını kaybetme, hayatın gerçekleriyle yüzleşme, insan öldürmenin ve ölümle burun buruna yaşamanın verdiği ızdırapla masumiyetlerini kaybedişleri seyirci olarak bizlerin de savaşı sorgulamasına sebebiyet veriyor. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, savaşın açtığı kapanmaz yaraları tüm çıplaklığıyla resmederken kaos ortamında -cephede- zaman zaman komik anlara da yer veriyor. Öne çıkan karakterimiz Paul Baurner'ın savaş anında bir çukurda sıkıştığı sırada yaşadıkları filmin söylemek istediklerini özetliyor. Savaş sahneleri olabildiğince gerçekçi, tanınmamış yüzlerden oluşan oyuncu kadrosu ve filmin genel yapısı bir karakter üzerine yoğunlaşmamıza izin vermiyor. Bilinçli bir tercihle savaşın kendisi ve karakterler üzerindeki yıpratıcı etkisi gözler önüne seriliyor. Filmin Remarque'ın alt metinleri sağlam romanından uyarlanması zamana karşı koyabilmesindeki en büyük etken. Anti-militarist tavrı, savaşın anlamsızlığını vurgulaması, klasik öğeleri yalın ve bir o kadar da çarpıcı bir dille anlatması onu türün unutulmaz örneklerinden biri yapıyor.

26 Şubat 2015

Jarhead


Çoğunlukla ilk filmi American Beauty ile tanınan Sam Mendes, hangi türe el atsa olayın dramatik boyutunu öne çıkaran yetkin bir sinemacı. Mendes'in tür denemesine giriştiği üçüncü uzun metraj çalışması Jarhead, Anthony Swofford adlı bir askerin anılarından oluşturduğu romanından uyarlanan bir savaş filmi. Kadroda; Jake Gyllenhaal, Jamie Foxx, Peter Sarsgaard ve Chris Cooper gibi önemli isimler yer alıyor. Filmde petrol kuyularını korumak amacıyla Suudi Arabistan çöllerine gönderilen bir grup askerin (özellikle keskin nişancı Swoff'un) yaşadığı psikolojik çöküş işleniyor.

2000'li yıllarda Hollywood, 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrasında Orta Doğu'ya yöneldi. Her ne kadar Jarhead, Körfez Savaşı'nı konu edinse de son yıllardaki konjonktürün etkisi çok bariz. Sam Mendes'in bir savaş filmi klasiği yaratma düşüncesiyle yola çıktığını düşünmüyorum. Ancak seçtiği hikayenin buna müsait olmadığı çok açık. Mendes, ortaya karakter merkezli, durağan ve savaşı yüceltmeyen bir film çıkarırken Jarhead'in atası olarak Stanley Kubrick'in başyapıtlarından Full Metal Jacket'ı belirlemiş. Filmin 15 dakikalık ilk bölümü acemi askerlerin eğitim aşamalarını görselleştiriyor. Daha ilk karede karşılaştığımız; küfürler yağdıran, sert komutan tiplemesi bunun en açık göstergesi. Benzerlikler bununla sınırlı değil; iki filmde de eğitim kısmının ardından operasyon safhasına geçiliyor ve öldürme eylemi sorgulanıyor.

Eğitim sürecinde gerek izletilen savaş filmleriyle gerekse de verilen ağır eğitimle savaşa hazırlanan askerler; gün gelip savaş ortamına sevk edildiklerinde, çölde uzun bir bekleyişle karşılaşınca psikolojik dengeleri bozuluyor. Deyim yerindeyse savaşmak için can atıyorlar ama beklenen savaş onlara uğramıyor. Mendes, filmini Swoff adlı bir askerin bakış açısından anlatıyor. Sık sık ana karakterimizin iç sesini duyuyoruz. Orada yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan sıradan bir Amerikan genci ekseninde savaşın birey üzerinde bıraktığı tahribatın altı çiziliyor. Bir savaş sahnesinin olmaması filmi karakter draması hüviyetine taşıyor ve tür içerisinde farklı bir konuma yerleştiriyor. Çölde geçen bölümlerde üst düzey bir görsellik yakalanırken son yarım saatte petrol kuyularının yanmasıyla eşsiz kareler yansıyor perdeye. Görüntü ve sanat yönetimi, oyunculukları ve savaşmaya-öldürmeye koşullanan bireylerin psikolojisini kusursuz bir biçimde perdeye taşıyan bir savaş draması denilebilir Jarhead için.

Son söz: Sam Mendes, beklentileri boşa çıkarmıyor. 7.5\10

28 Nisan 2013

Rebellion

Geçen hafta Matthieu Kossavitz ile yapılan bir röportajı okuduğumda ilgimi en çok çeken cümlesi şu olmuştu: Artık eskisi gibi filmler yapılmıyor demişti ancak sözünü burada bitirmedi. Rebellion ile bir kez daha Sezar ödüllerinden (Fransa’nın Oscarı) eli boş dönen Kossavitz, bana göre daha önceleri hayli geniş olan vizyonunu daha genişleterek belki de hayatının en zor kararını verdi. “Fransız olmaktan gurur duymuyorum” dedi. Bu yorumu niye yaptığını anlamak güç değil. Peki Rebellion filmiyle ne alakası var bu giriş yazısının? Neden şimdi?

 Burç Karabulut yazdı



Bu sorularının bana kalırsa cevabı Rebellion’da saklı. Tabii ki politik pozisyonunu yüzünden uzun zamandır büyük bir zorluğun altına girmiş olan Kossavitz, Rebellion ile yeni bir film vizyona sokmuş olmuyor ayrıca auteur köklerine de dönüş yapıyor. Rebellion, Fransa’nın bir kolonisi olan (aynı zamanda doğa cenneti) Yeni Kalendoya’da otuz Fransız polisin öldürülmesi üzerine Fransa bölgeye, Legarjus önderliğinde uzlaşma ekibi gönderiyor. Fransa’da cumhurbaşkanlığı yarışının sürmesi ise Kalendoya olaylarının politik bir güç haline gelmesi ile Legarjus’u ikilemde kalıyor: Fransa’ya rağmen Fransa için…

Fransa’dan geriye kalan acı dolu bir Fransız öpücüğü

Uzun zamandır kendi üslubuyla (auteur) sinemaya ara vermiş olan Kossavitz için La Haine (Nefret)’den beri aradığı şeyi buluyor. Başka birinin sinemasında devlet yüceltilecekken, Kossavitz bizleri devlet şiddetiyle başbaşa bırakmayı tercih ediyor. Nefret (La Haine) ile yarattığı havanın aynısını yaratarak çok başarılı bir filme imza atıyor. Adeta seyirciye de her sahnede ayrı bir tokat atmaktan geri durmuyor. Kassovitz’e göre Fransa’dan geriye kalan acı dolu bir Fransız öpücüğü.

Kassovitz’in kabul ettiği bir tarz onu olduğundan farklı bir auteur yapıyor. Nefret bu tokatı, çok iyi attığının kanıtı olmuştu. Polis şiddetini, getto hayatını ve ıssız Paris sokaklarını harmanladığı birbirini ardına puzzle tamamlarcasına oturan kareler - bence en ünlüsü Paris’in herkesçe bilinen Eyfel Kulesi’ne arkasını dönen üç Afrikalı sahnesi-arkasından gelen şiddetin otoriterinin keyfi sularına çekmesi (nefreti bile), güçlülere ait bir silah olduğunu anlattığı o şiirsel nefret ve şok tablosu yerini alenen pek de şiirsel ve estetize olmayan devlet terörüne bırakıyor.


Apocalyse Now!

Rebellion’da, Battle of Algiersle (Cezayir Savaşı) filmiyle özdeşleşen kolonici bakış açısını ve onun yerel halk tarafından geri püskürtülmesi, La Haine ile şoke eden polis şiddeti, İsyan ile travmatik olarak devletin kendi şiddet tarihine eklemlenip yeni bir cehennem yaşatmayı başarıyor. Flashback ile açılan film, günümüze yavaşça gelip bizi bir dedektif hikayesine bağlıyor. Her sahnenin açılışı öncesinden gelen ve arkasından gelecek olana öyle bir eklemlenmiş ki Kalendonya sorunun ortaya çıkışı ve ardından gelen politik tansiyon sürekli bir çaresizliği ve nefreti, en sonunda şiddeti ve politikadan doğan keyfi şiddeti tetikliyor.

Hikayenin en can alıcı kısmı ise, cennet gibi bir ada olan Kalendoya’nın işgalinin tamamen görselliği ile Apocalypse Now filmini çağrıştırıyor. Kalendoya’yı düşünürken Fransa’nın Vietnamı olarak düşünmek mümkün. Kanak yerlilerin (Kalendoya sakinleri) silahları ellerine alıp kendi adalarını Fransızlara karşı korumaları imgesel olarak bir Vietnam estetiğini içinde barındırırken, hikayenin klasik Vietnam’dan farklı olarak Fransız CIA görevlisi Lagarjus’un rehineleri kurtarmak için her geçen an yaşadığı baskı, stres hem de politik hesapların içinde oyuncak olmasının verdiği durum ve belirsizlik ile Kanaklılarla uzlaşma çabası yılan hikayesine dönüyor.

14 Mayıs 2012

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - Hart's War


Primal Fear, Fallen ve Frequency gibi başarılı tür filmlerinin yönetmeni Gregory Hoblit'in adı hiçbir zaman büyük yönetmenler arasında anılmayacak belki ama o ilgiye değer filmler çekmeye devam ediyor. Hoblit'in 2002 yapımı savaş draması Hart's War'ın (Şeref ve Cesaret) başrollerinde Bruce Willis ve Colin Farrell var.

Amerikalı Albay McNamara II. Dünya Savaşı'nın son döneminde Almanlara esir düşer. Esir düştüğü Nazi kampının en yüksek rütbeli subayı olduğu için kendi askerlerini komuta eder. Albay sessizce bir kaçış planı hazırlamaktadır. Kampta işlenen bir cinayet ona planını uygulama fırsatı verir. Alman Subaylar askeri mahkeme ile meşgulken o ve bir grup subay yakınlardaki Alman cephaneliğini havaya uçurmak için harekete geçer.

Hart's War, savaş filmlerinin alt türüne dahil edebileceğimiz bir 'Toplama Kampı' filmi ancak klasik bir örnek değil. Filmi ve hikayeyi farklı kılan detay Hart's War'ın aynı zamanda bir 'Mahkeme' filmi olması. Hikaye iki koldan ilerliyor ama karşımızda dağınık bir film yok. Özellikle ikinci yarısında gerilimin de kendini hissettirmesiyle seyir keyfi artıyor. Irkçılık, cesaret, fedakarlık ve onur gibi kavramların altı çiziliyor. Hart's War bir Amerikan filmi ve dolayısıyla Amerikan askerinin yüceltilmesi durumu burda da var fakat rahatsız edici boyutlarda değil. Filmin birinci sınıf görselliğini -ki en çok bu yönüyle takdir topladı- ve II. Dünya Savaşı atmosferini kurmadaki başarısını es geçmemek gerekir.

Son söz: Savaş filmlerini seviyorsanız ve büyük bir beklenti içine girmeden izlerseniz hoş bir 2 saat geçireceğinizi söyleyebilirim. 7\10

6 Şubat 2012

War Horse

Verdiği uzun aranın ardından 2011 yılı içerisinde iki filmle döndü Steven Spielberg. İlki Adventures of Tin Tin adlı başarılı bir animasyondu. İkincisi ise klasik bir Spielberg filmi olmaya aday War Horse (Savaş Atı). Klasik olmaya aday derken klasik Spielberg temalarıyla yoğrulmuş olmasını kastediyorum. Spielberg, savaş filmlerini sever ve genellikle farklı bir açıdan yaklaşır olaya. İlk savaş filmi '1941' 2. Dünya Savaşını fon alan bir komediydi. 1987 yapımı Güneş İmparatorluğu savaşı bir çocuğun gözünden anlatır. 1998 yapımı Er Ryan'ı kurtarmak ise kardeşleri cephede ölmüş bir askeri sağ salim evine ulaştırmaya çalışan bir grup askerin öyküsüne odaklanır. Ustanın son savaş filmi War Horse ise İngiltere'de 1. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine cepheye gönderilen bir atın kahramanlık öyküsünü ele alıyor.

İlk kez 1. Dünya Savaşına dair bir öykü anlatan Spielberg 145 dakikalık uzun filmiyle beklentileri tam olarak karşılayamıyor ne yazık ki! Evet 6 dalda Oscar adayı başarılı bir film bu ama söz konusu Spielberg olunca beklenti çıtasını  her zaman çok yukarılarda tutmuşumdur. Film, hikayenin genel çerçevesini çizerken fazla vakit kaybediyor. Sözünü ettiğim zaman dilimi 45 dakika. Hikaye ve karakter gelişimi için epey uzun bir süre. Savaşın çıkmasıyla birlikte film ivme kazanıyor fakat bu sefer de savaş esnasında atın bir çok kez el değiştirmesi sürekli yeni karakterler ve yan hikayeler türemesine sebebiyet veriyor. Neyse ki Spielberg zaman zaman sarkan hikayeyi son yarım saatte toparlıyor ve iyi bir finalle noktalıyor. Spielberg filmini (finalini saymazsak) aldığı eleştirilerin aksine çok da dramatize etmeden anlatmayı başarabilmiş.  Peki, Savaş Atı'nı izledikten sonra ne kadarı akılda kalıyor derseniz çok değil derim. Final bölümü dışında fazla unutulmayacak anının olmadığını belirteyim. Bunun yanında usta görüntü yönetmeni Janus Kaminski'nin birinci sınıf bir iş çıkardığını ve filmi görsel olarak tatmin edici kıldığını belirteyim. Aynı şeyleri John Williams'ın müzik çalışması için söyleyebiliriz.

Savaş Atı'nın Oscar adaylıkları ve şansı
En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Orjinal Müzik, En İyi Ses Kurgusu ve En İyi Ses Miksajı. Savaş Atı'nın En İyi Film kategorisinde şansının sıfır olduğunu düşünüyorum. Teknik dallardan ise En İyi Görüntü ve Sanat Yönetmeni kategorilerinde ve Orjinal müzik dalında iddiası tartışılmaz. Film, geceden bir belki iki ödülle ayrılabilir.
Son söz: Büyük usta Steven Spielberg'in orta karar filmlerinden biri War Horse. Fazla beklenti içerisine girmezseniz keyifli bir seyirlik 6.3\10