drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2015

Jarhead


Çoğunlukla ilk filmi American Beauty ile tanınan Sam Mendes, hangi türe el atsa olayın dramatik boyutunu öne çıkaran yetkin bir sinemacı. Mendes'in tür denemesine giriştiği üçüncü uzun metraj çalışması Jarhead, Anthony Swofford adlı bir askerin anılarından oluşturduğu romanından uyarlanan bir savaş filmi. Kadroda; Jake Gyllenhaal, Jamie Foxx, Peter Sarsgaard ve Chris Cooper gibi önemli isimler yer alıyor. Filmde petrol kuyularını korumak amacıyla Suudi Arabistan çöllerine gönderilen bir grup askerin (özellikle keskin nişancı Swoff'un) yaşadığı psikolojik çöküş işleniyor.

2000'li yıllarda Hollywood, 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrasında Orta Doğu'ya yöneldi. Her ne kadar Jarhead, Körfez Savaşı'nı konu edinse de son yıllardaki konjonktürün etkisi çok bariz. Sam Mendes'in bir savaş filmi klasiği yaratma düşüncesiyle yola çıktığını düşünmüyorum. Ancak seçtiği hikayenin buna müsait olmadığı çok açık. Mendes, ortaya karakter merkezli, durağan ve savaşı yüceltmeyen bir film çıkarırken Jarhead'in atası olarak Stanley Kubrick'in başyapıtlarından Full Metal Jacket'ı belirlemiş. Filmin 15 dakikalık ilk bölümü acemi askerlerin eğitim aşamalarını görselleştiriyor. Daha ilk karede karşılaştığımız; küfürler yağdıran, sert komutan tiplemesi bunun en açık göstergesi. Benzerlikler bununla sınırlı değil; iki filmde de eğitim kısmının ardından operasyon safhasına geçiliyor ve öldürme eylemi sorgulanıyor.

Eğitim sürecinde gerek izletilen savaş filmleriyle gerekse de verilen ağır eğitimle savaşa hazırlanan askerler; gün gelip savaş ortamına sevk edildiklerinde, çölde uzun bir bekleyişle karşılaşınca psikolojik dengeleri bozuluyor. Deyim yerindeyse savaşmak için can atıyorlar ama beklenen savaş onlara uğramıyor. Mendes, filmini Swoff adlı bir askerin bakış açısından anlatıyor. Sık sık ana karakterimizin iç sesini duyuyoruz. Orada yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan sıradan bir Amerikan genci ekseninde savaşın birey üzerinde bıraktığı tahribatın altı çiziliyor. Bir savaş sahnesinin olmaması filmi karakter draması hüviyetine taşıyor ve tür içerisinde farklı bir konuma yerleştiriyor. Çölde geçen bölümlerde üst düzey bir görsellik yakalanırken son yarım saatte petrol kuyularının yanmasıyla eşsiz kareler yansıyor perdeye. Görüntü ve sanat yönetimi, oyunculukları ve savaşmaya-öldürmeye koşullanan bireylerin psikolojisini kusursuz bir biçimde perdeye taşıyan bir savaş draması denilebilir Jarhead için.

Son söz: Sam Mendes, beklentileri boşa çıkarmıyor. 7.5\10

30 Ağustos 2013

Thirst ve Let the Right One In


Thirst
Güney Kore sinemasının son dönemde yetiştirdiği en yetkin yönetmenlerden Park Chan-wook, intikam üçlemesinin en önemli halkası Oldboy ile tanınıyor. Yönetmene Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü getiren Kan Arzusu, 2000’li yıllarda Twilight serisiyle başlayan vampir alt türündeki değişimin ve romantizm aşısının son örneği oldu. Filmde, kendisini hastanelerdeki ölümcül hastalara adayan ve bu uğurda bir virüs kaparak ölen bir rahibin, farkında olmadan vampir kanı verilmesiyle hayata dönmesi ve yeni yaşamında vampirliğiyle rahipliğinin yarattığı çelişkiler üzerine gider Park Chan-wook. Lafı dolandırmadan söylemeliyiz ki, Kan Arzusu, vampir mitolojisine yeni bir yorum getirmekle kalmayan, onu yeniden yazacak kadar iddialı bir hikayeye sahip. Ancak Chan-wook’un böyle bir iddiası ve niyeti yok. İnsanlığa hizmet eden bir rahibin, gün gelipte vampire dönüşmesiyle içine düştüğü ikilem, korkuya değil dramatik yapıya hizmet ediyor. Usul usul ilerleyip, akıllara kazınan sahneleriyle seyirciyi neye uğradığını şaşırtan ve sona geldiğinde dokunaklı bir aşk öyküsüne dönüşen Kan Arzusu, Park Chan-wook’un usta işi yönetmenliğiyle devleşiyor. Korku sinemasının son dönem ürünlerinde, dramatik bir taban üzerine inşa edilen filmlerin en olgun ve kusursuz olanı Kan Arzusu...


Let the Right One In

John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından aynı isimle senaryolaştırdığı ve Tomas Alfredson’un yönettiği İsveç yapımı bir vampir filmi olan Gir Kanıma, gösterildiği festivallerden sayısız ödülle dönmüş ve 7’den 70’e her kesimin beğenisini kazanmasını bilmişti. 1982 yılının Stockholm’ünde 12 yaşındaki Oskar ve bir vampir olan Eli’nin kapı komşusu olduktan sonra başlayan arkadaşlıkları, iki yalnız ruhun birbirini buldukları romantik altyapılı ve korku destekli bir dramaya dönüşüyor. Aslında film, ergenlik çağındaki Oskar’ın okul hayatı, arkadaşları tarafından tartaklanması ve bu durumun üzerine giderken ağırbaşlı tutumu ve anlatım tarzıyla Amerikan gençlik filmlerinin arthouse versiyonunu andırıyor. Alfredson’un vampir hikayesine yaklaşımı da aynı arthouse izlenimini veriyor. Dolayısıyla da korku janrına uzak olan bir yönetmenin vampirliği vahşet yaratmak için değil, hikayesini anlatmayı sağlayan bir araç olarak kullandığının altını çizmek gerekiyor. Film, vampir mitine modern bir bakış atıyor atmasına ama bu alt türün kurallarına da sadık kalıyor. Her ne kadar, bir drama gibi dursa da kan göstermekten çekinmeyen ve Stockholm’ün tekinsiz sokaklarında gerilimli sahneleri eksik etmeyen bir film Gir Kanıma. Amerikan versiyonu Let Me In’den önce görülmeli…

9 Ekim 2012

Kısa kısa.. Warrior ve Cowboys and Aliens

Warrior
Spor filmlerini dramayla buluşturduğunuzda başarı şansınızı ikiye katlarsınız. Warrior'un seçtiği yol da bu. Parçalanmış bir aile tablosu ve her biri sorunlu karakterler. Farklı tekniklerin kullanıldığı bir dövüş turnuvasında yolları kesişen iki kardeşin öyküsü seyirci için sürpriz olmamakla birlikte heyecan dolu ve duygusal bir final vaat ediyor. Yabancısı olduğumuz bir dövüş izliyoruz ve bu dövüş boks gibi bir estetiğe sahip değil. Dövüşler olabildiğince hızlı çekilmiş ve aynı biçimde kurgulanmış. Gerçeklik hissi yoğun, dramatizasyonu çarpıcı fakat sinemasal olarak o denli kuvvetli değil. Warrior'dan maximum keyif almak için hikayeden bihaber olmak ve fragmanı da izlememek gerekiyor. Böylece tahmin yürütecek ve daha zevkli bir hal almasını sağlayacaksınız filmin. Şunu bilin yeter; hünerli ellerden çıkma karakterler ve bu karakterlerin bir şekilde ayrılan yollarının tekrar kesiştiğinde neler olacağı düşüncesi ana motivasyon kaynağınız olacak. Türe yabancıysanız drama sevmeniz yeterli olmayacaktır. 8.2'lik Imdb puanı beklentinizi çok yukarı çekmesin. 7.2

Cowboys and Aliens
Bilim kurgu sinemasının çok tercih edilmeyen alt türlerinden Steampunk; hikayesi geçmişe uzanan ancak günümüzden daha yüksek bir teknolojinin var olduğu bir dönem tasvir eder. Bu alt türün en bariz örneği 1999 yapımı Wild Wild West'tir (Vahşi Vahşi Batı). Cowboys and Aliens, Wild Wild West'de olduğu gibi western janrı içine bilim kurgu enjekte ederek tuhaf bir tür kırması olmayı deniyor. Steampunk'a göz kırpıyor fakat bir Steampunk olmamaya da özen gösteriyor. 1800'lerin Amerika'sı yine bildiğimiz gibi. Filmi ayırt edici özelliği klasik 'Uzaylı İstilası' şablonunu bir western hikayesine yedirerek anlatması, en zayıf noktası ise iki tür için de yeni bir şey söyleyememesi. Tek yönde ilerleyen ve yolun nereye ulaşacağı belli bir öykü, mizah anlayışından yoksun, yavan bir dille anlatılıyor. Filmin tek artısı uzaylıların dünyaya geliş amacının 1800'lü yıllara ayak uydurabilmesi. Sonuç olarak çabuk unutacağınız ve bir daha geri dönmek istemeyeceğiniz bir film Cowboys and Aliens. 5.6

22 Temmuz 2012

Extremely Loud & Incredıbly Close

Billy Elliot, The Hours ve The Reader'ın başarılı yönetmeni Stephen Daldry, her biri Oscar yarışı içinde yer bulan filmlerine bir yenisini daha ekledi. Daldry'nin son filmi bir roman uyarlaması olan Extremely Loud & Incredıbly Close (Çok Gürültülü ve Çok Yakın) bu yıl En iyi film ve En iyi yardımcı erkek oyuncu (Max Von Sydow) dallarında Oscar adayı olmuş ama eli boş dönmüş filmlerden.

9 yaşındaki Oskar özel bir çocuktur. Trajik 11 Eylül saldırısında babasını kaybedince hayatı alt üst olur. Evde babasına ait esrarengiz bir anahtar bulunca uzun soluklu bir yolculuğa çıkar. Oskar, şehri dolaşırken birbirinden farklı insanlarla tanışacak ve hayatına anlam kazandırmaya çalışacaktır.

Extremely Loud & Incredıbly Close, Amerika'nın 11 Eylül travmasının sinemasındaki yansımalarından biri. Film, 11 Eylül olayının ertesinde parçalanan bir ailenin toparlanma sürecini ve 9 yaşındaki bir çocuğun kaybettiği babasına olan özlemini, onu 'yaşatma' çabasını geri dönüşlerle ve duygusal bir tonda -aşırıya kaçmadan- anlatıyor. Daldry, film boyunca önümüze bazı soru işaretleri koyuyor ama bu soruları cevaplandırmak için hiç acele etmiyor. Son bölümde parçalar birleştirilip bir anlam kazandırılıyor. Ağır ilerleyen film -Daldry'nin diğer filmlerinde olduğu gibi- merak unsuru sayesinde seyircisinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Dramatik yapısı ustalıkla kurulan öyküde düğüm çözülürken kimi çarpıcı anlarda boğazınızda bir yumru oluştuğunu hissediyorsunuz. Daldry, ustalıklı anlatımını tekrarlıyor tekrarlamasına fakat bir şeyler eksik bu filmde. Olumlu tepkilerin yanında genel tatminsizliğin sebebi sanırım bu. Ne eksik derseniz etkileyici ve umut dolu finaline karşın Extremely Loud & Incredıbly Close'un hikayesini ve duygusunu seyircisine tam olarak geçiremediğini söyleyebilirim. Uyarlama olarak baktığımızda romanın büyüsünü perdeye taşırken birtakım sorunlarla karşılaşıldığını düşünüyorum. Tom Hanks, Sandra Bullock özellikle de Max Von Sydow ve çocuk oyuncu Tomas Horn çok çok iyiler. Sonuç olarak bir çocuk masumiyetiyle 11 Eylül ve sonrasına bakış attığımız bu filmin en önemli yanı, 11 Eylül'ün Amerikan Edebiyatını ve daha çok da Amerikan Sinemasını beslemeye ve halkının da bu olayla yüzleşmeye devam edeceğini gösteriyor oluşu sanırım.

Son söz: Extremely Loud & Incredıbly Close, eksiklerine rağmen çok başarılı bir drama. Stephen Daldry, beklentileri boşa çıkarmadığı gibi filmografisine klas bir film daha ekliyor. 7\10

10 Haziran 2012

My Week With Marilyn

2011 yılı içerisinde sinema 3 filmle geçmişine bakış attı. The Artist ile sessiz dönem, Hugo ile George Melies sineması ve My Week With Marilyn ile de gelmiş geçmiş en büyük aktrislerden Marilyn Monroe yad edildi. 3 dalda Altın Küre, 2 dalda Oscar adaylığından Altın Küre'de Michelle Williams en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı. Yılın kayda değer işlerinden olan filmin konusu hatırlayalım öncelikle.

1956 yılında üniversiteden yeni mezun olan Colin Clark, hayalini gerçekleştirip film sektörüne atılır. Oyuncu-yönetmen Laurence Oliver'ın başlamak üzere olduğu yeni filmi The Sleeping Prince'de en alt kademe olan üçüncü asistan olarak işe girer. Filmin başrolünde de Marilyn Monroe vardır. Çekim aşamasına geçildiğinde bu ikili arasında duygusal bir yakınlaşma ve bir dostluk oluşacaktır.

My Week With Marilyn, biyogafik bir dönem filmi. Biyografik filmlerde tercihler çok önemlidir. Ele alınan kişinin hayatından ya bir kesit aktarılır ya da tamamı. Filmimiz Monroe'nun bir haftasını mercek altına alıyor. Bunu yaparken de kritik bir kararla Milos Forman'ın Mozart'ın hayatını anlattığı biyografik başyapıtı Amadeus'un peşinden gidiyor. Yani tüm olayı Monroe yerine Colin Clark'ın gözünden aktarıyor. Bu tercihler filme artı ve eksiler katıyor. Monroe'nun dengesiz kişiliğine ilişkin ayrıntılar yalnızca film setinde yaşadıklarıyla verilmeye çalışılıyor. Colin Clark'ın bakış açısı ise Marilyn Monroe'nun yüzeysel mutluluğunu ve özel hayatındaki problemleri anlayabilmemiz ve derdine ortak olmamız hususunda yetersiz kalıyor. Monroe'nun hayatından kısacık bir dönemin anlatılması bir Marilyn Monroe biyografisi olarak çok da ciddiye alınmayacak ama kayıtsız da kalınamayacak bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Özel hayatı ve çalışma yöntemi konusunda fikir verdiğini söyleyebiliriz daha fazlası değil. Film, görüntü ve sanat yönetimiyle sınıfı geçerken ilk sinema filmini çeken Simon Curtis'in oyuncu yönetimi dışında pek de maharetli olmaması My Week With Marilyn'in en büyük talihsizliği. Oyunculardan söz açılmışken Michelle Williams'ın Monroe suretinde inandırıcı ve akılda kalıcı performansı filmi sırtlıyor.
Son söz: Biyografik filmleri sevenler görmeli, Michelle Williams ve Marilyn Monroe hayranları kaçırmamalı 6.5\10 

29 Mayıs 2012

Metropol insanının yalnızlığı: Shame


İlk filmi Hunger (Açlık) ile azımsanmayacak bir başarı elde eden Steve McQueen'in başrollerine Michael Fassbender ve Carey Mulligan'ı yerleştirdiği ikinci uzun metrajı Shame (Utanç) vizyona girdiği yılın en iyileri arasında gösterdiğimiz son derecede başarılı bir çalışma. Filmde; 30'lu yaşlarında New York'ta yaşayan seks bağımlısı, yalnız bir adamın, günün birinde kız kardeşinin kısa bir süre için yanına taşınmasıyla tamamen değişen hayatı konu ediliyor.

Filmi çözümlemek için Brandon karakterine bakmak, içinde bulunduğu koşulları kavramak ve ruh halini anlamlandırmak şart. New York gibi bir metropolde yapayalnız bir insan Brandon; geçmişin acılarını bilinç altında bir yere gömmüş, ailesiyle ilişiğini kesmiş, sosyo-ekonomik açıdan refaha ulaşmış, yüzeyde yapay bir mutlulukla hayatını idame ettiren, sorunların üzerine gitmektense kaçmayı tercih eden, belki de tüm bu sorunların ve mutsuzluğun dışavurumu olarak ortaya çıkan seks bağımlılığıyla kendisine ve çevresindekilere zarar vererek yaşamını sürdüren, bağımlılığından kurtulamayan-kurtulmak da istemeyen bir karakter. Kız kardeşinin gelişiyle Brandon'ın hayatı neden alt üst oluyor peki? Sebebi basit. Brandon'ın yalnız bir hayatı seçmesindeki ana etken bağlanma korkusu. Sissy'nin gelişiyle aileye dair anılar ve unutulmak istenen geçmiş gün yüzüne çıkıyor. İkisi arasındaki kardeşlik bağı ve bir abi olarak Brandon'a biçilen kardeş sorumluluğu onu fazlasıyla rahatsız ediyor. Brandon, bir iş arkadaşıyla yakınlaşıyor. Bu yakınlaşmanın ertesinde bir otel odasında ilişkiye giriyorlar. Daha doğrusu giremiyorlar. İkili arasında oluşan duygusal bağa ilişkin küçük bir kıvılcım dahi seks bağımlısı olan Brandon üzerinde ters tepki yapıyor. Sahne sonrasında başka bir kadınla ilişkiye girmesi-girebilmesi de bu savı destekliyor. 

Shame'de ana tema yalnızlık. Metropol insanının yalnızlığı... Steve McQueen, bu çerçevede bir birey üzerinden yalnızlık olgusunu irdeliyor diyebiliriz. Bunu da gerçekçi bir yapı kurarak dingin bir anlatım ile gerçekleştiriyor. Filmin dramatik yapısı farklı dünya görüşüne sahip iki kardeşin çatışması ve Brandon'ın suçluluk duygusu üzerine kurulmuş. McQueen, modern hayatın getirdiği yeni yaşam biçiminin insanlığı götürdüğü noktaya işaret ediyor. Bunu da geçmişini bilmediğimiz, kendini hayatın akışına kaptırmış ama hayattan da bir beklentisi olmayan yalnız bir adam üzerinden vermeye çalışıyor. Diğer yandan da insanı bu duruma getiren sistemi eleştiriyor. Olası alt metin sanırım kapitalist sistem. Belki de modern yaşamın çocukluktan başlayarak insanı psikolojik sorunlarla dolu bir geleceğe hazırlaması. Tabi McQueen'in filmi karakter draması düzleminde ele alması ve erotik dram ambalajıyla sunması işin rengini değiştiriyor.

Shame'de açılış ve kapanıştaki metro sahneleri kilit bir noktada duruyor  -spoiler- Açılışta Brandon, sarışın, alımlı bir bayanla kesişiyor ve kadın indiğinde peşinden koşturuyor (kadının) parmağındaki yüzüğe aldırmadan. McQueen, henüz filmin ilk dakikalarında Brandon'ı böyle bir ruh haliyle karşımıza çıkararak karakter hakkında genel bir izlek oluşturuyor. Ve sona gelindiğinde aynı sahne tekrarlanıyor fakat bu kez Brandon, kadını takip etmiyor. Yaşadıkları buna izin vermiyor. Karakter üzerindeki değişimi çarpıcı bir şekilde göstererek filmi noktalayan McQueen, hedefine ulaşıyor. - spoiler sonu-

Shame'in Oscar yarışına dahil edilmemesi ise büyük talihsizlik. Akademi neden görmezden geldi bu cesur filmi? Ah evet sorunun cevabı da sanırım 'cesur' kelimesinde saklı. Zira Shame; En İyi Film Oscar'ına aday olan Moneyball, War Horse, The Descandants, Midnight in Paris ve Extremely Loud and Incredibly Close'dan çok daha güçlü bir film. En iyi film adaylığı bir yana Michael Fassbender'in unutulmaz performansı nasıl ıskalandı? Öyle ki, bu performans bir oyuncu Oscar'a aday olabilmek için daha ne yapmalı sorusunu getiriyor insanın aklına.

Son söz: Shame, 18+ yaş sınırına tabi tutulan ve cüretkar seks sahneleriyle de çokça konuşulan ancak erotik film kalıbı içerisine dahil edilemeyecek çarpıcı bir drama 8.7\10

20 Nisan 2012

Match Point

Komedi sinemasının en önde gelen, en yaratıcı isimlerinden büyük usta Woody Allen, zaman zaman komediyi bir kenara bırakıp dramalara da imza attı ancak komedi-drama dışına hiç çıkmamıştı. Her yeni filmiyle yenilik peşinde koşan Allen, 2005 tarihli filmi Match Point (Maç Sayısı) ile polisiye\drama diyebileceğimiz bir suç öyküsüyle çıktı karşımıza. Allen, radikal bir değişiklik yaparak öncelikle farklı bir türe soyundu ve hikayeyi İngiltere'ye taşıyarak bu değişimi daha gözle görünür kıldı.

Genç tenis eğitmeni Chris Wilton, zengin bir ailenin oğlu olan Tom'a verdiği özel dersler sayesinde yüksek sınıftan insanlarla yakınlaşma şansına sahip olur. Chris, Tom'un kız kardeşi Chole ile flört ederken yine Tom'un Amerikalı aktris sevgilisi Nora'ya aşık olur. Chris, Chole ile evlendikten sonra da yasak ilişkisine sürdürür. Nora'ya sahip olmayı, aynı zamanda da evlilikle kazandığı zenginliğin devam etmesini istemektedir. Chris, sahip olduklarını kaybetmek veya aşkı tercih etmek arasında bir seçim yapmak durumunda kalacaktır.

Her ne kadar Match Point'e polisiye etiketi yapıştırılmış olsa da Woody Allen, bir suç öyküsünü -son yarım saatini saymazsak- polisiye kalıplarının dışında kendi üslubuyla anlatıyor. Dramalarında ucundan kıyısından gördüğümüz mizahı hiç göremezken ustanın entelektüel dokunuşunu filmin her anında görmek mümkün. Allen'ın Match Point'te altını çizdiği ana unsur şans faktörü. Zira tenis kortundaki açılış sekansı ve finalin bu sekansla ustaca bağlanması (polisiye örgü tamamen şansa bırakılmış) kimi seyirciye inandırıcılıktan uzak gelirken kimine de şansın hayatımızdaki yerini sorgulamamıza sebebiyet veriyor. Match Point'in ikinci odak noktası ise 'tercihler'. Allen, Chris karakteri üzerinden önce aşk için ne kadar ileri gidebilirsiniz diye soruyor ardından da kurulu hayat düzeninizi (evlilik, kariyer vs.) riske attığınızda onu koruyabilmek için neleri göze alabilirsiniz sorusu ile baş başa bırakıyor bizi.

Match Point, Allen'ın gerek karakterleri gerekse de mekanlarıyla en soğuk filmi diyebiliriz. Özellikle İngiltere'nin üst sınıfını temsil eden karakterleri ve içlerine girmeye çalışan Chris karakteri empati kurabileceğimiz tipler değil. Bu noktada oyuncu ve oyunculukları doğal bulmadığımı (kötü değil kesinlikle) ve filmin tek zayıf yönünün bu olduğunu söyleyebilirim.
Son söz: Match Point son dönem Woody Allen filmleri içinde eleştirel anlamda en çok takdir toplayanı oldu. Bana kalırsa da Allen'ın son 15 yıldır yaptığı filmler arasında en iyisi 8.2\10

19 Nisan 2012

21 Grams

Meksikalı genç yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu, ilk filmi Amores Perros (Paramparça Aşklar Köpekler) ile bir çok ödül almış ve uluslararası üne kavuşmuştu. Inarritu'nun 2003 yapımı ikinci filmi 21 Grams, sonradan Babil ile ölüm üçlemesi olarak adlandırılacak serinin ikinci halkası. Birbirinden bağımsız 3 film elbette ama temalar ortak. Amores Perros'da olduğu gibi senarist yine Guillermo Arriaga. 

Kolej profesörü Paul Rivers ile karısı Mary'nin evlilikleri ölüm ve yaşam arasında tehlikeli bir dengededir. Paul, hastalığının son safhalarında olan bir hastadır ve kalp nakli beklemektedir. Mary ise suni döllenme ile hamile kalabilmeyi umut etmektedir. Christina Peck ise kötü geçmişinden sıyrılmış iki çocuk annesi ve iyi bir eştir. Ekonomik açıdan sıkıntı çeken eski dolandırıcı Jack Jordan ve karısı Marienne, sahip oldukları iki çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mücadele etmektedir. Ve trajik bir kaza bu 3 çiftin hayatlarını kesiştirecek ve geri dönülmez şekilde değiştirecektir.

Inarritu, hikaye kurgusuyla oynamayı çok seven bir yönetmen. Öyle ki 21 Grams'da kurgu hikayenin önüne geçmiş. Inarritu, ne anlattığıma değil nasıl anlattığıma bakın demek istemiş sanki. Film, baştan sona üç hikayeyi iç içe geçirerek paralel olarak anlatıyor. Bununla da kalmıyor hikayeleri zamansal olarak eğip büküyor, başını ve sonunu iyice silikleştiriyor. Bir çokları için fazlasıyla karmaşık gelebilecek bu yapı 21 Grams'ı benzersiz yapıyor. 21 Grams, klasik bir kesişen yollar hikayesi olacakken biçimsel özellikleriyle mutlak yaşanması gereken sinemasal bir deneyim olup çıkıveriyor. 

3 hikaye de dramatik ancak birbirleriyle kesiştiklerinde ve sonrasında trajik hal alıyorlar. Inarritu, ruh-beden, yaşam-ölüm, kader-inanç gibi kavramlar üzerinden bir sorgulamaya girişiyor ve hayat üzerine büyük laflar etmekten de çekinmiyor. Filmin çıkış noktası 21 Grams'ın ifade ettiği anlam. Her insan ölürken ağırlığından 21 gram kaybeder diyor ve bu teoriyi de bir araştırmaya dayandırıyor Inarritu. Naomi Watts, Sean Penn ve Benico Del Toro insanüstü performanslarıyla karakterlerin yaralı ruhlarını derinden hissetmemizi sağlıyorlar. 
Son söz: Hüzünlü, olabildiğince karamsar ve etki gücü çok yüksek bir drama, bir başyapıt. Inarritu'nun en iyi filmi 9\10

21 Mart 2012

Take Shelter


2011 yılı içinde Cannes, Sundence ve Toronto film festivallerinden övgü ve ödüllerle dönen, senaristliğini ve yönetmenliğini Jeff Nichols'ın yaptığı mütevazı bütçeli bu bağımsız film Take Shelter (Sığınak) yılın kaçırılmaması gereken filmlerinden.

Curtis LaForce, karısı Samantha ve altı yaşındaki işitme engelli kızı Hannah'la birlikte küçük bir kasabada yaşamaktadır. Curtis, kum ocağı firmasında ekip şefi olarak çalışmakta ve mütevazı bir hayat sürmektedir. Bir gün Curtis, kasırgalarla ilgili kabuslar görmeye başlar ve kabuslarının sonu gelmez. Yaşadıklarını kendisine saklayan Curtis, arka bahçesine bir sığınak inşa eder.

Take Shelter'ın yazar ve yönetmeni Jeff Nichols, elindeki hikayeye hakim ve yapabileceklerinin sınırını çok iyi biliyor. Dingin anlatımını, sade dilini ve filmin 2 saatlik süresini düşünürsek sıkıcı olabilecek ve ağır aksak ilerleyebilecek bir filmden merak duygusunu daima ayakta tutan, kurduğu atmosfer ve inceden inceye ördüğü gerilimle gerçek bir sinemasever filmi olup çıkıyor Take Shelter. Nichols, biçimsel numaralara hiç girmiyor yalnız Curtis'in gördüğü kabusların başlangıç kısımlarını silikleştirerek seyircisini hazırlıksız yakalıyor. Take Shelter'da üzerinde durulması gereken en önemli nokta Curtis'in içine düştüğü ikilem. Curtis, annesi gibi bir paranoid şizofren mi yoksa gördüğü kabuslar bir felaketin habercisi mi? Curtis'le birlikte film boyunca aynı ikilemi biz de yaşıyoruz.

Take Shelter, konuşulduğu gibi kıyamet temalı bir film değil. Ancak yönetmen Nichols'ın kasırga üzerinden kıyameti ima ettiğini söyleyebiliriz. Anlatılan Amerika'nın sıklıkla maruz kaldığı yerel  felaketlerin ve bu felaketlerin bireyde yarattığı kaygıların, ailesini korumaktan başka gayesi olmayan bir babanın sanrılarının ve paranoyasının dışavurumu diyebiliriz. Take Shelter gibi psikolojik dramaların öne çıkan özelliği oyunculuk performanslarıdır. Curtis karakteriyle Michael Shannon dört dörtlük bir oyun çıkarırken yılın parlayan genç yeteneği Jessica Chastain ona ayak uyduruyor. Ve çok konuşulan final tüm sorulara cevap veriyor. Take Shelter, sürpriz bir finali olmamasına karşın büyük şaşkınlık ve hayranlık bırakıyor.

Son söz: Yönetmenliği, oyunculukları ve bıraktığı etkiyi düşünürsek 2012'nin en iyilerinden olduğunu söyleyebiliriz. Yine de ağır ilerleyen bağımsız filmlerden hazzetmeyenler uzak durabilir. 8.3\10

25 Aralık 2011

Drive

2011'in adından sıkça söz ettiren filmi Drive ülkemizde 10 Şubat 2012 tarihinde vizyona girecek. Drive'ın yönetmen koltuğunda açıkça söylemek gerekirse hiç duymadığım bir isim oturuyor: Nicholas Winding Refn. Ne tesadüftür ki dün izlediğim 2009 Danimarka yapımı Valhalla Rising adlı filmin yönetmeni de kendisi çıktı. Ve bu iki film sonrasında takibe aldım N. W. Refn'i.

Filmimiz, sinemanın kalbinin attığı yerde Hollywood'da dublörlük yapan usta bir araba sürücüsünün geceleri de kendi kuralları doğrultusunda soygunlara katılmasını konu ediniyor. Sürücümüzün hayatı komşusu İrene'in hapisten yeni çıkan kocasıyla tanışması ve başı belaya giren adama yardım etme girişimiyle alt üst olacaktır. İrene ve oğlu ile dostluğun da ötesinde bir bağ kuran sürücümüz (adsız bir karakter bu) hayatları tehlikeye girince gözünü de karartacaktır.

Drive'ın açılış sekansı beklentileri bir hayli yukarı çekiyor. Bu açılış sekansında; sürücümüzün soygunlarda nasıl çalıştığını ve araba kullanmadaki maharetlerini görme imkanı buluyoruz. Ana karakterimizin az konuşan, sessiz bir tip olması ve asosyalliği onla empati kurmamızı güçleştiriyor fakat bu kesinlikle filme zarar vermiyor aksine merak duygumuzu kamçılarken filme olan bağlılığımızı artıran bir unsur oluveriyor. Tam da bu noktada -masumu korumak için her şeyi yapan korumacı erkek stereotipi- akla Martin Scorsese'nin klasiği Taxi Driver'ın ana karakteri Travis Bickle'ı getiriyor. Zaten Taxi Driver'ın Drive'ın atası olduğunu söyleyebiliriz. Nicholas Winding Refn'in yönetmenliği, filmin kurgusu, senaryosu, oyunculukları, filmin ruhunu yansıtan enfes müzik çalışması ve görselliği birinci sınıf. Özellikle helikopter eşliğinde yapılan gece çekimlerinde Los Angeles'ın ışıltısı görülmeye değer. Bu arada Drive'ın adına bakıp da bir aksiyon filmi beklememek gerekiyor. Zira önümüzde aksiyon soslu bir drama var. Bir suç öyküsü bu ve bir yandan da soygun filmlerine taze bir bakış açısı getiriyor denilebilir. Drive; ağır ilerleyen fakat sıkmayan, kanlı fakat aşırıya kaçmayan, Ryan Gosling ve Carry Mulligan'ın adete gözleriyle oynadığı şık bir film.

Son söz: Drive'ın 2012 yılının en iyi 10 filmi listemdeki yeri hazır diyebilirim 8.8\10